Ana içeriğe atla

1 Mayıs solun podyumu mu?


 1 Mayıs’ın tarihsel ve siyasal önemine dair bir sürü şey yazıldı, çizildi zaten. Ben başka bir şeyden bahsetmek istiyorum.

1 Mayıs, bütün o tarihsel ve siyasal birikimin ışığında mı kutlanıyor gerçekten? Eğer öyleyse, o birikime sırt çevirmek elzem hale gelir!

Solun parçalanmış hâlinden bahsedip kabak tadı vermek istemem; ama 1 Mayıslar, bu parçalanmış görüntünün ve daha fazlasının sergilendiği günlere dönüşüyor.

Salt bir örgütler ve bayraklar karnavalı yok ortada. Aynı zamanda, birbirini itip kakan, sırasını çalmaya çalışan, pankartının, bayrağının hacmiyle birbirini ezmeye çalışan, yani bildiğiniz çocukça kavgaya tutuşan örgütlerle doluyor 1 Mayıs alanı. Bu seneki 1 Mayıs yürüyüş ve mitinglerinden de buna örnekler çıkarmak mümkün. Ama örnekler üzerinden tartışmak, meseleyi örgütler düzeyinde bir soruna, yani “münferit vaka”ya indirger ki, yapmak istediğim bu değil. Problem, tek tek örgütlerde değil; örgüt algısında...

Kabul etmeliyiz ki, örgütler ve örgütler-arası ilişkiler bir “iktidar alanı”na dönüşüyor. Devrimcilerin önemli kısmı, örgütlü hayatla tanışmalarının ertesinde, memleket meselerinden çok, örgüt-içi veya örgütler-arası meseleleri tartışmaya başlıyor. Bu da devrimin, halkın ve
ülkenin sorunlarının mücadelenin arkaik unsuru haline gelmesine, esas unsurun ise örgütün salahiyeti ve kuvveti olmasına neden oluyor. Hatta bırakalım örgütü, bazı yaklaşımlar neticesinde, esas mesele örgüte dahil bireyin kuvveti oluveriyor.

Bu, Marksizm’in bulaştırıldığı “iktidar” ve “bürokrasi”yle ilgili bir problemdir ki, bu problemin başlangıcı ne bugünde, ne de bu ülkededir. Bu problem ki, adına “sosyalist” denen devletlerin yarattığı bürokratik cehennemin de müsebbibidir.

Devrimci hareketin memleketle ve halkla nasıl ilişkileneceğine dair her cepheden bir sürü laf edilir, bir sürü de ahkâm kesilir. Benim naçizane söyleyeceklerimden biri de budur: Devrimci hareketin memleketle ilişkilenmesinin çıkar yolu, iktidarı ve bürokrasiyi besleyen örgüt algısından kurtulması, klasik öncülük ve devrim teorilerini gözden geçirmesidir. Yoksa, 1 Mayıs’ta aynı sloganı sırayla atma komikliğine, sıra kapma kavgalarına, “ismim okunmadı” mızmızıyla kürsü işgal etmeye varan çocuksu örgütçülüğe, bazen muhafazakâr milliyetçilerin bayrak aşkının üzerine çıkan bayrak ve pankart fetişizmine panzehir üretmenin yolu yoktur.

Eğer varsa başka yol, lütfen tartışalım. Ama “münferit vaka” diyeceksek bugüne kadar olan binlerce şeye, konuşmayalım daha iyi!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.