Ana içeriğe atla

Şîrê keran hatiye!*



Bu devletin hayırlı işler yaptığını propaganda ettiği her anda şüpheye kapılmalı, demiştik, değil mi? Hatta bırakın şüpheyi, oturup kara kara düşünmeli. Çünkü en büyük kötülükler hep, “hayır” vaadinin ardından geldi, geliyor. “İyi şeyler olacak” cümlesi, devlet erkânının ağzında, tam bir “çiftdüşün” jimnastiğidir. Buna benzer laflar söyleyenin badem bıyığının altındaki hınzır gülümsemeyi ise, ancak diyalektiğe aşina gözler fark eder.
 
“Okul Sütü Projesi”nden bahsedeceğim.

Zehirlenme vakalarından önce gözünüze ilişti mi bilmem ama, bu proje –benim takip edebildiğim kadarıyla- en az 4 aydır konuşuluyor. 4 ay öncesinden itibaren devletin ilgili makamları aracılığıyla, “iyi şeyler olacak” lafları altında bir süreç işletiliyor. Medya organlarına poz veren pudralı sırıtkan suratlar çocukların bedensel ve zihinsel gelişimine süt içme alışkanlığının ne kadar etki edeceğini anlatıyorlar. Ama satır aralarından başka cümleler okunuyor.
 
Gelin süreci birlikte gözleyelim.
 
Bundan aylar önce, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı, Ulusal Süt Konseyi’yle işbirliği içinde geliştiriyorlar projeyi. Proje kapsamında ilköğretimlerin ilk altı senesinde okuyan 7 milyon 200 bin öğrenciye, her gün 200 mililitrelik kutu süt dağıtılacağından bahsediliyor. Daha projenin ilk resmî ilanında ise, projenin amacı anlatılırken, şu ifadelere yer veriliyor:
 
“İlköğretim okulu öğrencilerine, dengeli beslenme suretiyle gelişme oranlarının artırılması ve mevsimsel süt arzı fazlalığının değerlendirilerek üretimde istikrarın sağlanması için, uzun ömürlü kutu süt dağıtılmasıdır.”
(29 Mart 2012 tarih, 28248 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Okul Sütü Programı Uygulama Tebliği’nden)
 
Bu devleti tanıyoruz. O yüzden bu “sıralı cümle”nin hangi sırasını ciddiye almamız gerektiğini de anlayabiliriz.
 
Çocuklara süt dağıtılmasını içeren projenin esas amacı, çocukların bedensel ve zihinsel gelişimi değil. Piyasada süt birikti. Birikmesi yetmedi, yeni sağma dönemi başladı. Stoklardaki sütün tüketilmesi, paraya dönüştürülmesi gerekiyor. Bu bir taraftan da süt üretimi yapan firmalar için bir “yandaşlık teşviki”… Zira ihaleyi alabilmek için “yandaş” olmak gerektiği, yaşadığımız çağda, koşullarda, kimse için sır değil.
 
Velhasıl, proje kapsamında açılan ihaleye, 4 şirketler birliği(konsorsiyum) giriyor. 4 bölge için ayrı ayrı teklifler veriliyor.
 
Teklifler de ilgi çekici.
 
Ben bakkal çocuğuyum. Halihazırda da memlekette bakkallık yaparız. İhaleye giren birçok süt firmasını da bu nedenle bilirim. Bu firmaların hangi miktardaki sütü piyasaya hangi fiyattan sürdüklerini de bilirim. Bakkal gözleriyle ihalede verilen ve devletin kabul ettiği tekliflere baktığımda, gördüğüm şey, devletin “sermayeyi kediye yüklediği” oluyor. Zira verilen tekliflerin ortalaması, 200 ml kutu süt için, 53 kuruş.
 
İnanın, ben teklif veren süt firmalarının hemen hepsinden, devletin aldığından çok daha ucuza süt alırım! Hatta günlük değil 7 milyon, haftalık bir kamyon bile süt indirsem, üstüne çeyrek kamyon da promosyon alırım!
 
Bu kazıkta bi’ poxluk var! Devletin bilinçli olarak yediği bu kazık, projenin şirketleri zengin etmekten, stoklarını eritmelerini sağlatmaktan başka bir muradı olmadığını, yeterince açık biçimde ortaya koyuyor.
 
Gerçi ne bekliyorduk ki?
 
Böyle olur kapitalizmin “sosyal devleti”… Sosyal politikaları, sosyaliteyle ilgili düşün insanları organize etmez; ihalelere katılan firmalar yönetir. En büyük sosyal sorumluluk projeleri, esasta, büyük şirketlerin imaj çalışmalarının parçasıdırlar. Zira kapitalizm, Marx’ın eskimeyen deyişiyle, “gölgesini kesemediği ağacı satar”. “Artı-değer” yaratmayan sosyal sorumluluğun da kapitalizmde yeri yoktur!
 
Binlerce çocuğumuzun zehirlendiği “Okul Sütü Projesi”ne asıl bu gözle bakmak gerekir. Ve buradan şu sonucu da çıkarmak gerekir: “Bu devlet, süt olsa içmeyeceksin!” Bu devletin vaat ettiği hiçbir çözüme kanmayacak, hiçbir vaade inanmayacaksın.
 
Meselenin bir başka yanı var.
 
Sütten zehirlenme vakalarının göründüğü ilk şehir Diyarbakır oldu. Hemen ardından Batman’dan da benzer haberler gelmeye başladı. Ve Kürt halkının, yıllardır kendilerine yaşatılan zulmün yarattığı refleksine tanıklık ettik buralarda: “Kürt çocukları zehirlenmeye çalışılıyor.” Projenin memleketin her yanında çocukları zehirlediği yaygın bir haber hâline gelene kadar, bu halet-i ruhiye sardı kentin dört yanını.
 
Psikolojik bölünmeden, bu sayfalarda daha evvel de söz ettik. İşte bu bölünmenin bir sonucu da bu reflekstir.
 
Diyarbakır’ın bir okulunda öğretmenlik yapan bir arkadaş, gelen velilerin “Türkler bizi zehirlemeye çalışıyor” dediğinden bahsediyordu. Daha önce, doğum kontrol çalışmaları için dönen söylenti gibi tıpkı. O zamanlarda da, “Ülkede Kürt sayısı artmasın diye kısırlaştıracaklar bizi” diyordu insanlar.
 
Bu refleksle baş etmeli. Baş etmek içinse, bu ülkenin Kürtlerinin ve Türklerinin aynı devletin aynı sütüyle zehirlendiğini, özellikle de Türklere anlatmalı. Eğer bir süre daha söylemezsek, giderek daha fazla bünyenin zehre bağışıklık, hatta bağımlılık kazandığını görmek zorunda kalacağız.
 
Son olarak, Diyarbekir’de bahse konu süte de hemen bulundu isim. Süt kamyonunun geldiğini gören ilkokul çocukları şu sözlerle karşılıyorlar geleni: “Şîrê keran hatiye!”

*: Şîre keran hatiye: Eşek sütü geldi!

Psikolojik Zehirlenme!..

Bu devlet, yüzsüzdür. Hele halkın kitlesel karşı koyuşuna hasret kalınan günlerde, daha da yüzsüzdür. Yüzünüze tükürürler de, elhamdülillah demenizi beklerler sizden.

Şimdi düşünün:

Herhangi bir sebepten ülke genelinde 2000’i aşkın çocuk hastaneye kaldırılıyor. 2000 çocuğun aileleri hastane ve okul binalarının çevresine konuşlanıyor. Herkes merak ve kaygı içinde olayın gidişatını takip ediyor. Ama bazı medya organları önce bir süre olayı görmeyip, hükümetten açıklamalar gelmeye başlayınca “telaşa mahal yok”la başlayan, “bazı şer odaklarının provokasyonu”yla devam eden, en sonunda da suçu çocuklara atan haberlerle çıkıyorlar karşımıza. Önümüzdeki günlerde süt vakasında Ergenekon, Devrimci Karargâh ya da KCK parmağı çıkarsa, şaşmayın sakın!

Hükümet cephesi ne diyor, ne yapıyor? Açık: Şimdi “sıvama” aşamasındalar.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, açıklamasında çocukların “süte hassas” olabileceğini söylüyor. Sonra devam ediyor: “Bu projeyi birilerinin provoke etmesine izin vermeyeceğiz.” Çünkü mesele sütlerin bozukluğu değil, hepsi, hepsi bizim suçumuz!

Sağlık Bakanı Recep Akdağ da benzer bir açıklama yapıyor. Ona göre de çocukların rahatsızlanması zehirlenmeden değil! Alt tarafı bir “hazımsızlık” var ortada. Çocuklar sütü hazmedemiyor-muş! Sağlık kurumlarının tetkikleri ve buradaki vakalar sonrasındaki bizim gözlemlerimiz, tanıklıklarımız açıkça gösteriyor ki, ortada bir zehirlenme var. Ama bakanın söylediği velev ki doğru. O halde şuna yanıt verin: Bu ülkenin çocukları neden süte hazımsız oldu? Nasıl oldu da bazı çocuklar ömürleri boyunca bünyeleri alışacak kadar süt içemedi? Bunun günahı, zehirlenmelerin günahından daha mı hafif görünüyor size?


NOT: Bu yazı, RED Dergisi'nin Mayıs 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.