Ana içeriğe atla

Devirmenin önkoşulu: Delirmek

Şu sıra, Murat Uyurkulak’ın Tol’unu uzun süredir okumak isteyip de ancak şimdi okuyabilenler kervanına katıldım. Şimdi biraz, yeni katıldığım bu kervandan bahsetmek isterim.


Kervandakilerin hepsi, romandan edindikleri bir ya da birkaç cümleyle devam ediyorlar yola. Yengiye, yenilgiye, hüzne, coşkuya, mutluluğa ve yüreğin, bilincin prizmasından ışıyan başkalıklara ilişkin, heybetli-bir o kadar heybet düşmanı!- sözler mırıldanıyor herkes. Benim de var elbet mırıldandığım bir şeyler. “Bu kadar az kişi delirmeseydi, böyle mi olurdu memleketin hâli” diyorum ben de. Yol boyunca gezdiriyorum yanımda bu cümleyi. Kimileyin hararetle anlatırken düşüyor aklıma; kimileyin hararet yaparak düşünürken düşürüveriyor yükseldiğim yerden...

Bir delilik Uyurkulak’ınki... Tol, bir delilik mahsülü. Delilik ise, müthiş bir aklın, akılla yarışan, sonunda aklı da, kendini de yoran bir yüreğin mahsülü... Yorgunluğun verdiği bir enerjik hâl, bu delilik. Bungunluğun verdiği coşku.

Acıması yok, Tol’un. Tol, acır mı hiç? Acıyan intikam’a intikam denir mi? İçerde çürüyen intikam duygusunun küfü, nelere sıçramaz?

Almak istediği intikamı kendi içinde çürümeye terk eden, onun küfünün ömrünün, benliğinin her yanına sıçramasına adeta müsaade eden bir neslin evladıyız biz! Taşıdığı büyük ve güzel iddiaları, “vaktiyle bir ihtimal olan” iddiaları bir çırpıda zihninin çöplüğüne itelemeye çalışan, bunu başaramayınca ise iddialarına, onu “kendi” yapan her şeye küfretmeye koyulan bir neslin... Uyurkulak kadar acımasız olmak gerekirse şöyle demek gerekir: Kendine boşalan bir neslin evlatlarıyız!

İntikam alınmalıydı; alınamadı. Zafer kazanılmalıydı; kazanılamadı. Devrim, “ben”de başlamalıydı ilkin, sonra sana, ona, bize, size, onlara ve herkese yayılmalıydı; yayılmadı. Daha “ben”de tıkandı üstelik! O güzel hayaller, o güzel ölülere binip gittiler. Geriye iki seçenek kaldı: Ya ruhunu satacak ve kurtulacaktın bu bunalımdan, ama başkası olarak; ya “kendin” olmakta ısrar edecek ve delireyazacaktın. Ruhunu satanlar, bir garip maceracı olarak görecekti seni; normal olan onlar! Sen ise, iddialarının, hayallerinin hedef aldıklarına duyduğun kin yetmezmiş gibi, bir de onlara kinlenecek, nefretini büyütecektin içinde. Deli diyeceklerdi sana; sen ise, büyük bir hazine gibi koruyacak, saklayacaktın deliliğini...

Sahi ya, delirmek ibadet gibi... Hele de aklın bunca savrulduğu zamanlarda... Akla sarılanların, “akillikle” övünenlerin akla hayale düşman varoluşları, delilikten başka çare mi bırakıyor? Tol, işte bu yüzden gerekli. İntikam, işte bu yüzden... Etrafımıza dolup taşana, içimize sızmaya çalışana, aklımızı ve yüreğimizi esir almaya çalışana, kısaca(ama bir o kadar uzunca, hatta kalınca!) bizi işgal etmeye çalışana karşı, nasıl intikam alabiliriz? Peki ya, olup bir türlü bitmeyene isyanın delirmekten daha kuvvetli, daha uç bir hâli var mı?

Deliyi küçümsemeyin! Her şeye hâkim olduğunu sandığınız aklınızın, delice isteklerin getirdiklerinden daha iyi kararlar verdiğini de zannetmeyin! Deli, kendi dilediğini yaşar. Biz ise, aklımızın durmak bilmez oto-kontrolüne boyun eğeriz. Deli, isyan eder, “gidene ve gelmekte olana”; biz itaat ederiz. Bu yüzden ya, önce “ben”de başlamalıdır devrim; ve önce “ben”i devirmeli, “ben”i kurmalıdır!

Uyurkulak’ın Tol’una kulak veriyorum; böyle duyuyor benim kulaklarım: Deli, en büyük gerilladır. Deliliği belirleyen bu çağın -hadi akıllıca konuşalım!- verili konjonktürün, kıstaslarıysa eğer, delirmek, devrimin önkoşuludur!

Ben, “ben”i yıkacak ve kuracak, tümüyle istediğim gibi yaşayacak, bunca “delirecek” kadar yiğit değilim. Ama aranızda böyle yiğitler varsa, rakı ısmarlayabilirim!

Yorumlar

  1. 80 döneminin en önemli sonuçlarından biri "aklına mukayyet olmaya çalışan" yenilgiler kuşağı yaratmak olmadı mı zira? delirmemek için yenilmeyi tercih edenlerdenizdir belki en çok.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Sağ" olun, "var" olun! Mümkünse her zaman biraz da deli olun! Selamlar...

      Sil
  2. Delilik biraz da zamanı anlama(ma)ktan geçiyor herhalde. Onun için her zaman ve mümkünse!Selamlar...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.