Ana içeriğe atla

Çözüm atmosferinden sahneler!



RED Dergisi Temmuz 2012 sayısından...

Malum ya, çözüm atmosferindeyiz. Hem sadece Kürt sorununun değil, elhamdülillah, her bir sorunun birer birer çözüldüğü bir memlekette yaşıyoruz artık. O hâlde, çözüm atmosferine yakışır bir medya faaliyeti sergilemek şart, değil mi ama!

Gelin, çözüm atmosferinin icraatlarını birlikte gözleyelim. Böylelikle, “çözüm süreci” tamama erdiğinde nasıl bir memlekette yaşayacağımıza dair de akıl yürütme şansımız olur hem.
Bir halkı hapisle terbiye etmeye kalkışmak...


AKP dönüşümünün en önemli ayaklarından birini tutuklamalar oluşturuyor. Hatta dönüşümün toplumsal meşruiyet ayağının en önemli icraatını tutuklamaların oluşturduğunu söylemek, sanırım abartı olmaz. AKP, tutuklayarak ve tutukladıklarını canavara dönüştürerek meşruiyet zeminini kuvvetlendiriyor.

“Dalağı az biraz kurutmak” pahasına, önce istatistiklere göz atalım.

2005 yılında memlekette 55.570 tutuklu ve hükümlü var imiş. Bu sayı, 31 Mart 2012 itibariyle, 132.369’a ulaşıyor. Yani bahsini ettiğimiz, memleket tarihinin en büyük tutuklama furyası! Anlı şanlı 80 darbesi döneminde dahi, tutuklamaların bu denli keskin bir biçimde artışına rastlanmıyor. Yani tabiri gayet caiz ki, AKP ülkede toplama kampları yaratıyor. Hem de kelimenin gerçek manasıyla! AKP’nin önemli icraatlarından biri de cezaevi inşaatı zaten. AKP döneminde memleketimize tam 68 yeni hapishane kazandırıldı!

Bir istatistik de cezaevi kapasiteleriyle ilgili. Ama açıkçası ona benim pek itimadım yok. Hem kapasiteyi neye göre belirliyorlar, kimbilir! Ama diyorlar ki, Türkiye’deki toplam 377 cezaevinin doluluk oranı yüzde 106. Cezaevleri, 121.000 kapasitelerine karşılık, 136.000 dolulukla “hizmet” veriyor! Halbuki Urfa Cezaevi’nde çıkan isyan sonrasında anlaşılmıştı ki, 264 kişilik hapishaneye, tam 1.057 tutuklu ve hükümlü sıkıştırılmış!

Daha fazla istatistiğe lüzum yok. Bunlar, aslında her gün görüp duyduğumuz, yakinen yaşadığımız hapishaneler gerçeğini daha somut hale getirmeye yeter de artar bile.

Yakın zaman önce Urfa Hapishanesi’nde çıkan isyan ise, çok daha somut bir gerçeğe işaret ediyor: Devlet, hapishanelere tam olarak toplama kampı, tutuklu ve hükümlülere ise, “kımıl zararlısı” muamelesi yapıyor. Ve bu durumun çok temel bir gerekçesi var: Bizi, “çözüm”e ikna etmek!

Hatırlayın: Diyarbekir’de halkın 2006’da patlayan öfkesi Mart Serhildanı’nı yaratmış, Mart Serhildanı’nın saldığı korku ise, hükümetin Terörle Mücadele Kanunu’nu çıkarmasına neden olmuştu. Bu kanunla ise, “kadın da olsa, çocuk da olsa gereken yapılacak”tı. Sonra ne oldu? AKP, çoluk çocuk demeden hapishanelere tıkıp, onlarca yıl hapsi reva görmesinin ardından, sanki bir lütuf gibi yasa değişikliği yapıp, yüzlerce çocuğu salıverdi. Bu sıradaysa istediği tek bir şey vardı: Kürtlerin ona gönül eğdirmesi...

Şimdi de aynı şeyi yapıyorlar. Hapishanelere belediye başkanı, milletvekili, yaşlı, genç, çocuk demeden doldurduklarına bakıp ibret almamızı ve onların dışarı çıkabilmesi için her türlü şeye boyun eğip, ufak kırıntılarla yetinmemizi bekliyorlar. Yetmiyor, yeni “hapishane kompleksleri” vaatlerini alkışa tutmamızı bile bekliyorlar! Hapishaneler gerçeğiyle ilgili onların çözüm önerisi, daha fazla hapishane!

Ama onlar da, biz de iyi biliyoruz: Hapishaneler gerçeği, bu ülkenin tarihinde büyük önem taşır. Mustafa Kemal tarafından kurulan İstiklal Mahkemeleri’nden bugüne hapishaneler, sistemin niteliğine ilişkin somut veriler bulmak için bakılası yerler olmuştur. Ve oralardan en çok da, dağlanmış, yanık insan eti kokusu yükselir. Bu kokuyla terbiye vermeye çalışır devlet, ezelden beri. Fakat bu koz hep elinde patlamış, hapishaneler gerçeği halkın patlayan öfkesinin müsebbibi olarak egemen sistemin korkulu rüyası halini almıştır.

Diyarbekir 5 Nolu’da direnenler kazandı. Mamak’ta, Ulucanlar’da, F tiplerinde ve diğerlerinde de öyle... Direnenlerin içerden dışarıya yansıyan sesi, korkup sinenlerin sesine baskın geldi her zaman. Bugün de öyle olacak. Urfa Hapishanesi’nden memleketin her yanına süzülen yanık insan eti kokusu, bir kez daha, terbiye olmayı değil, direnmeyi salık verecek bize.

Birteklerin hâli...

Berat Birtek, üniversiteden tanıdığım bir arkadaş. Üniversiteye geldiği seneden(belki de daha öncesinden) bitirdiği(yoksa bitirmesine de mi izin vermemişlerdi?) zamana kadar, hatta sonrasında da, politik iddialarından ve mücadelesinden vazgeçmemiş, her daim eylemlerin, etkinliklerin bilinen yüzü olmuştur.

Berat, son hapsedilişinden önce de tutuklanmış, sanıyorum bir seneyi aşkın bir süre de hapishanede kalmıştı. Ama bu son hapsedilişi bambaşka bir hâl aldı.

Berat’ı ikinci kez hapsettiklerinde, kardeşi Bermal de içerdeydi. Yine aynı, mâlum suçlamalarla... Bermal de bir Dicle Üniversitesi öğrencisiyken hapsedildi üstelik. Şimdi Berat Tekirdağ F Tipi’nde bir hücrede, Bermal ise Diyarbakır D Tipi Hapishanesi’nde kalıyor.

Ama yetmedi...

Berat ve Bermal’in babası, Eğitim Sen Diyarbakır Şube Başkanı Kasım Birtek de, KESK’e yönelik son “KCK Operasyonu”nda gözaltına alındı, sonrasında sağlık sebebiyle salıverildi. Eğer Kasım Birtek de tutuklansaydı, Birtek Ailesi’nin dışarda kalan tek ferdi, anne Serhat Birtek olacaktı. Kendisi Giresunlu bir Türk. Ama pek çok Kürt’ten daha fazlasını yapıyor, Kürt halkının özgürlüğü için.

Çözüm arifesindeydik, öyle mi? Çözülmek istenen Kürt sorunu mu, Birtek Ailesi mi? Bunlar ne Kürt sorununu, ne de Kürdistan’da binlercesi bulunan Birtek Ailesi gibi aileleri, koskoca bir halkı çözebilirler.

Şimdi sözü, bir arkadaşına yazdığı mektuptaki sözleriyle, kendisine bırakalım:

“Çaya susadığın, daha doğrusu çaysadığın olmuş muydu hiç? Ne demek olduğunu bilir misin yani? Neredeyse 1 ay oldu çay içmemiştim. Bugünse 20’nin üzerinde duble bardakla içtim kana kana. Odamı değiştirdiler ve geldiğim odada hiçbir şey yoktu. Ne bir yoldaş, ne de nesneler. Sadece ben, kitaplar ve yalnızlığım. Daha önceki dosyalarımdan biri Yargıtayca onaylanmış ve 2 yıl ceza almışım. Bir süre hücre soğukluğunda yalnız kalacağım gibi görünüyor. Yargıtay’da başka cezalarım da var. Onlar da zincirleme gelirse, şu rehinlik durumu ortadan kalkmazsa, yıllarca kalabilirim burada. Çok dert etmiyorum tabii. Şu sıralar mektuplara benzer cümleler yazar oldum: ‘Büyük bir yaşamı hayal edince, ödediğimiz bedeller de büyüyor’ Peki bu durum bizi yıldırır mı? Hiç sanmıyorum!”

Yine KESK, yine KCK!

700’ün üzerinde öğrencinin hapishanede olduğunun “tahmin edildiği”(zira tam sayıyı kimse bilmiyor!) ülkemizde, tutuklama dalgası öğretmene, memura da uzanıyor helbet! Hatta onları da geçiyor, doktoruna, mühendisine felan da gidip vuruyor dalgalar. Lafı gelmişken, “dalga” sözcüğünün o güzelim romantik çağrışımlarıyla da bu denli oynanan bir dönem geçirmemiştir bu memleket. Hapishanede yazlan “Dışarda deli dalgalar/gelir duvarları yalar” sözündeki dalga da hiç bu kadar “yerinde” bir sözcüğe dönüşmemiştir!

Her neyse... Biliyorsunuz, KESK’e yine saldırıldı son dönemde. KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in de aralarında bulunduğu 58 KESK üyesi gözaltına alındı.

Şimdi, devleti teşhir edelim, lanet edelim, tel’in edelim, tekdir edelim tamam da, ben bu gözaltılarda daha büyük kabahati bizde buluyorum, açık söyleyeyim. KESK gibi yüzbinlerce üyeli bir sendika konfederasyonunu SMS’le eylem organizasyonu yapan, boyuna gezi ve piknik düzenleyen, iki kampanya yapıp tek imzayla üye toplamak dışında örgütlenme çalışması bilmeyen bir hâle getirirseniz, olacağı budur!

KESK’e yönelen baskıların amacı da, nedeni de, KESK’in ve genel itibariyle de sendikal hareketin hareketsiz bırakılmasıdır.

Evet, grevler örgütleniyor. Hatta evet, genel greve bile gidiliyor! Ama kendiliğinden gelişen hareketlerle ve tavandan bir günde alınan kararla yapılan genel(!) grevle, merkezi mitingle yapılan bir iş değil ki sendikal hareket. Sendikal hareket, esas olarak, emekçinin mücadele okuludur. Emekçi, sendikal hareket dolayımıyla hak alma bilincine erişir ve devlet karşısındaki gücünü görür. Daha açık ifadeyle: Sendikal hareket, emekçinin sınıf bilincini kuşandığı alandır.

Bugün, 80 darbesi öncesindeki barakalarda değil, lüks aynalı plazaların dairelerinde iş gören sendikalar, 80 öncesindeki kararlılığa ve etkiye ulaşamıyorlarsa eğer, sorun işte buradadır. Ve bu sorun sürmeye devam ettikçe, sendikal hareket üzerindeki baskılar daha da cüretkarlaşacak, memurlar ise giderek daha fazla “memurlaşacak”...

Evet, KESK’e yapılan baskınlara lanet olsun! Evet, gözaltına alınanlar, tutuklananlar derhal serbest bırakılsın! Evet, sendikal hareket engellenemez!

Ama aynı zamanda, evet, sendikalar bi titreyip kendine gelsin!

Ha bi de, söylemeden geçmeyelim, bu tutuklamalar da bir “çözüm alameti” değil.

Ölmeye devam...
Çatışmalar yine alevlendi. “Düşük yoğunluklu savaş”ın ölüm haberleri düşmeye başladı ajanslara. Ölü sayıları da havada uçuşuyor yine. Devlet bir taraftan, PKK bir taraftan ölü sayılarını açıklıyor. Kaç kişinin öldüğünü bile net olarak bilemiyoruz bu teranede...

“Çözüm atmosferi”ndeyiz ya tam, hemen konuşuyor devlet erkânı: “Çözüm çabalarını sabote etmeye çalışıyorlar”

PKK’yle Kürt sorununu ayırmaktan bahsediyor kalemşorlar köşelerinde...

Çok açık söylüyorum: Kürt sorunu artık PKK sorunudur. Açık ki, Kürt sorununun bugüne değin gündem olmasını sağlayan da, Kürt halkının kimliksel haklarına yönelik kimi adımlar atılmasının müsebbibi de PKK’dir. Bunlar açıkken PKK’nin tasfiyesine girişilen bir dönemde “çözüm atmosferi” nasıl oluşur?

Bu kafayla, bıraktım sorunun gerçek çözümünü, sistem-içi çözümü bile kotarılamaz. Olan ise, bu ülkenin birlikte yaşayan, birlikte iliklerine dek sömürülen, birlikte geleceksiz bırakılan gençlerine oluyor. İşte savaşın ve savaşa dair söylenenlerin en zorlayıcı tarafı da bu!

Bazıları gazetelerin bir gün “Şok! Şok! Kürt sorunu çözüldü!” manşetiyle çıkmasını bekliyor ya, hadi öyle varsayalım. Varsayalım ki bir gün, Kürt sorununun kültürel/siyasal hak talepleriyle ilgili ayağı, çatışmaları durduracak bir hâle getirildi. O zaman bitecek mi?

Cesar Pavese’nin meşhur deyişiyle yanıt bulmak mümkün: “Savaş bir gün biterse, kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız?”





Bakkal penceresi...
Son olarak, mahallenin merkezi sayılan bakkaldan bakalım şu ne idüğü belirsiz çözüm atmosferine. Yaz aylarında yaptığım bakkallık mesleği, memlekete mahalleden bakmak açısından önemli bir deneyim oluyor benim için.

Bakkal cephesinde yeni bir şey yok! Kapıdan giren herkesin şikayeti hâlâ aynı. Domatesin pahalılığından ve yeni neslin hoyratlığından dem vuruyorlar durmadan. Ayrıca bakkaldaki televizyonda gördükleri haberler karşısındaki tepkilerinde de hiçbir değişme yok. Ağız dolusu küfrediyorlar, küfretmeleri istenene... Ve bu yüzden, ben gibi bakkalları National Geographic’ten başka kanal izlememeye mecbur bırakıyorlar. Hiç değilse ceylan peşindeki aslana küfretsinler de, damarıma basmasınlar!

Mahalleden görünen, AKP’nin derinlere işleyen toplumsal dönüşümü... Cemaatin kadınları toplayıp “sohbet günü” yaptığı günlerde kola, kek ve bisküvi satışlarında sıçrama olsa da, bu durumdan rahatsızım. Erkeklerde ise, bir badem bıyık furyası göze çarpıyor. Berberlerin bir kısmının da, bu durum sayesinde işlerin artmasına karşın rahatsız olduklarını biliyorum. Düğünler de bu durumdan azade kalmıyor elbette. Tef sesleri duyulan dini düğünler de yaygınlaşmaya başladı mahallede. Tef müzisyenleri bu işten iyi paralar kaldırıyorsa da, henüz onların rahatsız olduğuna dair bir söylentiye rastlayamadık.

Şimdi de, hiç öyle enflasyon laflarına falan girmeden, çok somuttan, birkaç yılın fiyat karşılaştırmasını yapalım.

Bakkallığa ilk başladığımız yılda, yani 2005 yılında, tam da bu aylarda, domatesi 25-30 kuruştan sattığımızı çok net hatırlıyorum. Şimdiki fiyat, ortalama 1 TL. Ve bu kısa bir dönem için. Karpuz, 10 kuruşa kadar geriler, dalgalı bir fiyatla devam ederdi. Şimdi 25-30 kuruşun altına düştüğü görülmedi. Köy yoğurdunun kilosunun 1 TL olduğu da çok net hatırımda. Şimdi 1.75 TL’den piyasada... Beyaz peyniri 4 TL’den satardık. Şimdiki fiyat 8.5 TL. Sigarayı ve içkiyi, mekruh ve günah sınıfından oldukları için saymıyorum bile.

Daha fazlasına lüzum yok. Görüldüğü üzere temel gıda ürünlerinin önemli kısmında, şu 6-8 yıllık dönemde yüzde yüz veya daha fazla bir zam gerçekleşmiş. Ama buna mukabil maaş zamları komik düzeylerde olmuş.

O meşhur ve kaçınılmaz sorunun yeri, tekrar geldi: “Yahu bu asgari ücretliler nasıl yaşıyor alla’aşkına?”

Her şeyin pek güzel çözüme ulaştığı bir dönem mi deniyor şimdi buna? Bir bakkal olarak, domatesin, biberin fiyatı düşmeden ve National Geographic izlemekten kurtulmadan, buna asla inanamam!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.