Ana içeriğe atla

Çözüm derken?



RED Dergisi Temmuz 2012 sayısından...
Tam da çözüyorduk!

Her şey ne de güzel iyiye gidiyordu!

Zamanlamaya bak hele! Sabotaajj!

Konuşup duruyorlar. Hatta öyle çok konuşuyorlar ki, konuştuklarını bize gerek kalmadan, kendi başlarına anlamsızlaştırıyorlar. Hiçbir alışılmadık söz öbeği yok söylediklerinde. Ama neymiş, çözüm atmosferindeymişiz! Neymiş, tam da olumlu adımlar gelmeye başlamış!

Artık şu çözüm meselesini iyiden iyiye konuşmanın vakti geldi de geçiyor? Nedir çözüm denilen? Nasıl çözülür, kim çözer, niye çözer?

Hükümete ve bilcümle devlet güdümlü medya organına göre, Leyla Zana’nın onca yıllık mücadeleye ve kazanımlarına karşı körleştiğini ve bugünü dahi göremez hâle geldiğini açığa çıkaran sözleri, bizi çözüme yaklaştırmış. “Başbakan bu sorunu çözer!” demek, sorunun çözümüne işaret etmek, iyimser rüzgarların esmesini sağlamak oluyormuş. Yani bu ülkede başbakanın adı, salavat gibi olmuşmuş. Her sözün, her işin başında onu anmak, ondan feyz almak gerekirmiş!

Hele Barzani’nin, Talabani’nin(-ki kendileri Zana’nın tarifiyle Kürt halkının üç önderinden ikisidir.) devreye girmesi, yüreklere su serpiyor, değil mi ama? Tam da bu güzelim süreçte anadilin seçmeli eğitimi adımıyla çalınan bir parmak bal ise, tadından yenmiyor!

Buradan yetkililere sesleniyorum: Yahu ağalar, beyler, siz çözümden ne anlıyorsunuz? Çıkarsanız ya ağzınızda kokuttuğunuz o mâlum baklayı artık. “Derdimiz Kürt sorununu çözmek değil, Kürt direnişini çözmek” deyiverin de, siz de rahatlayın, biz de rahatlayalım!

Hedef şaşırtıyorlar. Hem de hiç durmadan, tek bir dakika soluk almadan, sürekli hedef şaşırtmaya uğraşıyorlar. Devletin Kürt sorununa dair son ve uzun soluklu yöneliminin en önemli icraatlarından biri de bu. Çözümün ne olduğuna dair kafaları bulandırarak, balans ayarı yapmaya çalışıyorlar. Kimileyin, ölümü göstererek sıtmayı çözümün adresi haline getirmeye; kimileyinse, döve döve uslandırmaya çalışıp, sadece dövülmemeyi nimetten saydırmaya çalışıyorlar. Evet, işte bu yüzden, çözümü, gerçek çözümü, kendi meşreplerimize göre tartışmak gerçek bir zorunluluk halini alıyor.

Nedir çözüm? Ve hakikaten sırası mı şimdi çözümü konuşmanın?

Sırası değil.

Egemen sistemin “çözümün arifesindeyiz” oltasına takılmadan konuşmak durumundayız. Çözümün arifesi ancak, halkların kendi kaderlerini kendilerinin belirleyeceği yeni bir toplumsal durumun kurulması ihtimali doğarsa gerçekleşecek, bu artık yeterince berrak. Herhangi bir egemen, ne Kürtlere, ne de bu ülkedeki başka herhangi bir ezilene herhangi bir çözüm vaat etmiyor. Çözüm, ezilenlerin nasırlı eliyle, alınteriyle şekillenecek. Zira, egemenlerle masaya oturuldu, çok şey konuşuldu. Gülücüklü pozlar verildi kimileyin, protokoller imza altına alındı hatta. Egemen sistemin vaat ettiği umut kırıntılarının üzerine coşkuyla atlanıp, siyasal yönelimin değiştirilmesinden, sistemle barışık bir paradigmanın oluşturulmasından dahi bahsedilir oldu.

Peki ya sonunda?

Ezilen Kürtlerin, Alevilerin, Romanların ve başka bazılarının ağzına bir parmak bal çalan devletin balı, daha ağızda erimeden şekerleniverdi!

Lafı kıvırmadan konuşacağım. Devrimciler bugün, Kürt ulusal hareketi başta olmak üzere, AKP iktidarının ilk yıllarında liberalleşme tuzağına düşen bütün hareketlere karşı, “biz demiştik” deme hakkına sahiptir. Ve bu hakkın etkin kullanımı, hakikaten çok önemlidir.

Daha Ergenekon operasyonları başlar başlamaz, devrimciler ne demişti? Bu sistemin dönüşümünü hedefleyen bir sürecin parçasıdır. Ülkenin geçmişindeki karanlık sayfalarla yüzleşmek gibi bir dert asla ve kat’a yoktur. Mesele, emperyalizmin planlarına göre şekillenen yeni konsepte uygun, yeni bir devlet yaratmaktır.

Haklı çıktık. Bugün artık, AKP’nin Ergenekon’la demokratikleşme adımı attığını herhangi bir devrimcinin karşısında söylemek için, bir kilo pudraya bulanmış bir surat gerekir.

Kürt açılımı başlar başlamaz, devrimciler ne demişti? Açılımın aldatmaca olduğunu, esas amacın Kürt halkının direngen unsurlarını tasfiye ederek, Kürt sorununu sistem-içi bir düzlemde “çözüm”e kavuşturmak olduğunu söylemişlerdi. Buna mukabil Kürt hareketi başta olmak üzere bazı arkadaşlar ise, ne olursa olsun sürecin ülkeyi ileriye doğru götüreceğini, devletin artık Kürt sorununu çözmek zorunda kaldığını, bu yönelimi desteklemek gerektiğini söylemişlerdi. Bu grup içerisinde süreci demokratikleşme adına alkışa tutanlar da az değildi hani.

Yine haklı çıktık. Kürt sorunuyla ilgili sürecin berraklaşmasıyla, esas amacın tasfiye olduğu kabak çiçeği gibi serildi önümüze. Amacın ortaya çıkmasıyla dellenen hükümetin tutuklamadan katliama dek uzanan baskı politikası ise, demokratikleşme yalanını ayyuka çıkardı.

Ve yarın, yine haklı çıkacağız. Zira bugün yaşananın da, bu halkın gerçek çıkarları söz konusuysa eğer, hiçbir değeri yoktur. Oslo Görüşmeleri’ni de dahil ederek, bütün süreçten bahsediyorum. Zannımca, Kürt halkının ve ona öncülük eden hareketin yapması gereken şey, müzakerelere, barış yalanlarına sırtını çevirip, tam da Demokratik Toplum Kongresi’nin programında yazdığı gibi, yeni bir toplumsal durumu, kimseden tek bir lütuf beklemeden ve programını ve pratiğini daha da netleştirerek, kendi elleriyle inşa etmesidir. Bunun zor olduğu mutlaktır. Ancak devrimcilik, hemen hemen her zaman, doğruya karşı kolayı tercih etmek değil, kolaya karşı doğruyu tercih etmektir.

Velhasıl, çözüm felan yok, dağılabiliriz.

Lâkin, eğer süreç bu haliyle işlemeye devam ederse ve sürece, yeni bir hayatı kurma iradesiyle kuşanmış devrimci bir müdahale olmazsa, bir “çözülüş”le karşılaşabiliriz. Bu çözülüşle karşılaşmamak için, başta, bütün “çözüm”lere karşı dikkat kesilmek zorundayız.

Yorumlar

  1. uçan hollandalı9 Temmuz 2012 13:09

    abi burda yayınlıyorsun dergiyi satın almayacaklar valla .d

    YanıtlaSil
  2. Yahu haklısın bir nebze. Ama şöyle de bir şey var ki, bu meselelerde sözü çok geciktirdiğin zaman etkisi çok fazla azalıyor.

    Ben buradaki sözümün mümkün olduğunca fazla kişiye ulaşmasını istiyorum. O yüzden geciktirmeyi göze alamıyorum. Ama yine de derginin yayımlanmasının ardından birkaç gün geçmesini bekliyorum ya, faydası oluyor mudur, bilmem.

    YanıtlaSil
  3. bu fotograf nerde cekıldi?

    YanıtlaSil
  4. Behrevan,

    12 Eylül 2011'de, Şemdinli Jandarma Komutanlığı önünde...

    Fotoğrafı ilk yayınlayan ANF'ydi ama, onun haberini bulamadım. Fotoğrafa dair iki haber, aşağıdaki linklerde:

    http://www.ensonhaber.com/semdinlide-karakol-onunde-parcalanmis-pkk-cesetleri-2011-10-12.html

    http://www.yuksekovahaber.com/haber/o-fotolar-meclis-gundeminde--59771.htm

    Selamlar...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.