Ana içeriğe atla

Aydın kartviziti ve mutfaktaki bulaşıklar



aydın: 2. Genellikle eğitim görmüş, çok okumuş, kültürlü, bilgili, görgülü, ileri ve açık düşünceli, kendisi aydınlanmış olduğu için çevresini de aydınlatabilecek nitelikte olan (kimse). Eş. Entelektüel, eski dilde münevver. Ör. ‘Bu ülkede aydın olmak zordur.’” (Türkçe Sözlük, Ali Püsküllüoğlu, Can Yay.)

aydın: 2. (Os. Münevver) Çağının kültürünü edinmiş, ileri düşünceli, düşünceleriyle davranışları tutarlı, bilimsel dünya görüşüne sahip kişi.” (Türk Dili Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi)

Yukarıdakilerden ilki Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünden, ikincisi ise, Orhan Hançerlioğlu’nun Türk Dili Sözlüğü’nden… Tartıştığımız anlamıyla “aydın”ı böyle tanımlamışlar.

Bu tanımlar da, “aydın”ın genel kullanımı da bana hep “jakoben” gelir. Tepededir aydın. Toplumun görüsüne tur bindirmiştir; ve bu ona, yol göstericilik sıfatı kazandırır. Ayrıca bir avantaj da: Ellerini temiz tutma avantajı. O, okumalı, yazmalı ve gerektiğinde konuşmalıdır; o kadar. Hatta çoğu kişi için “aydın”ın bunun ötesine geçmesi, sözgelimi bir eylemde ön safta görünmesi, abesle iştigaldir. Zira o, “militan” değildir. Naif, onun göbek adıdır.

Yaygınlaşmaya başlayan ve “aydın kibri”ni hiç olmadığı kadar konuşmamıza neden olan bu durum, hep ve herkeste böyle değildi tabii… Tarih, aydınlığını halka borçlu olduğunun ayırdında olan ve bu sorumlulukla hareket eden aydın sıfatlı insanlarla da doludur. Onlardan daha fazla da, aydınlığını kendisinden yüzlerce yıl sonraya bile taşırabilmiş, ancak bir türlü “aydın” olamamışlar vardır elbette. Peki ama bugünkü bu vaziyet neden?

Bunun hem dünyayla, ama daha çok da ülkeyle ilgili gerekçeleri var. Kapitalizmle gayri-nizami bir ilişki kurmuş bir ülkede yaşıyoruz. Uygarlığın merdivenlerini nizami biçimde tırmanmamış, kendi toplumsal aydınlanma dönemini ithal etmeye çalışmış bir ülke burası. Tabiri caizse, uygarlık tarihi, düzeyi ve biçimi itibariyle, bir “ucube”.

Bu ülkede aydın, jakobenliğe özenen cumhuriyet kadrolarınca, halka tamamen zıt olan ve ona dair her şeye burun kıvırana dendi ilkin. İktidarın o günkü “toplum mühendisliği” her ne idiyse, ona hizmet eden “aydın” oluverdi. Sonra bu hastalık, iktidara karşı çıkanlara, devrimcilere de bulaştı. Onlar da çok zaman, en sıra dışı olanlarını veyahut en “güzel giyinen”lerini aydın ilan ettiler. Sonra bir baktık, iş iyice aldı yürüdü.

“Aydın ayaklanmaları” var ya, ayağa dahi kalkılmadan yapılan. Kime göre, neye göre olduğu bilinmeden “aydın” sıfatı yakıştırılanlar, mütemadiyen toplanırlar, bir imza metni etrafında. Sonra memleketin anlı şanlı, alanlarında otorite dergileri önce haftalarca bildirinin içeriğini, sonraysa bildirinin “tutmaması” neticesinde, “aydının toplumsal rolü”nü filan tartışırlar. Hiç sekmez; hep böyle olur bu. Aydının toplumsal rolü tartışıldığında sekmeyen bir şey daha vardır: O da hemen, Fransız Burjuva İhtilali’nden portreler sunmaya başlamaktır. Zira memleket aydınının devletçisiyle, devrimcisiyle, yüzünü döndüğü yer, genelde orasıdır.

Yine uçtan ve bir miktar provoke edici bir dil kullanıyorum, farkındayım. O yüzden bir miktar uzlaşı zemini yaratmak için, parantez açayım: Memleketin aydınlık bir duyarlığa sahip olan sanatçıları, yazarları, politikacıları da oldu/oluyor elbet. Ve onlardan yansıyan aydınlık, hepimizden bir miktar yansıyor. Sözüm onlara değil. Sözüm, kendisine “aydın kartviziti” bastıranlara…

Ortalıkta “aydın kartviziti”yle gezinenlerin, memlekete de, memlekette yaşayan çeşitli uluslardan halkın toplumsal mücadelesine de zerre faydası yoktur; bundan kesinkes eminim. Hatta çoğu zaman, boş lakırdılarıyla zarar verirler. Onu geçtim, öyle ele ayağa düştü ki bu “aydın”lık. Ülkenin kelli felli dergileri aydın sorununu reklam ve dizi yıldızı Mehmet Ali Alabora’yla bile tartışabiliyor. Onu aydın yapan ise, ünü sadece. Hatta o gibilere “kuşum aydın” bile diyebiliriz! (Evrensel Kültür Dergisi, Sayı 207, Mart 2009)

Yukarıda yazdıklarımdan muradımı açıklayıp, esas konuya geçeyim şimdi: İşte şu söylediklerim, “aydın” meselesinin artık klasik düzlemin dışında konuşulması gerektiğine işaret ediyor. Hayır, binlerce yazılıp çizilenleri tekrarlamıyorum. “Aydın”ın içini, artık başka biçimde doldurup, “aydın kartviziti” sahiplerini ve bazılarının(bu bazen salt çoğunluk da olabilir!) aydın addettiklerini bu başlık altında yok saymaktan bahsediyorum. Ben “Kürt ve aydın/ı” başlığını tartışırken, kendi adıma, bunun ilk adımını atacağım.

(Ajit-prop was here!)

Sanırım Arif Damar’ın şiiriydi, şöyle diyordu: “Sen halktan yana aydın/biz aydınlanmış halk”

Halktan yana aydın, halkın sofrasından yiyen, ama bulaşıklara hiç elini sürmeyendir.

Aydın halk ise, yaparken aydınlanır, aydınlanırken yapar.

Meseleye devlet-i âli açısından bakarsak da böyledir. Bir kavganın ortayerinden yazmayıp da kavgaya methiyeler düzen bir şairden kim korkar? Kim korkar, romantizmin kofundan, idealizmin sofundan? Sadece imzalayıp, sadece destekleyip kavganın ateşinden sakınmaya çalışan aydın kartvizitli birinin tutuklandığını gördünüz mü hiç mesela?

Albert Camus, şöyle diyor, kulak verelim: “Zamanımızda olup biten işlere sanatçı olarak karışmak zorunda değiliz ama, insan olarak karışacağız elbet. Sömürülen ya da kurşuna dizilen madenci, kamplarda, sömürgelerde yaşayan köleler, ezilen, canı çıkarılan dünya dolusu insan sürüleri sustuğu sürece, konuşabilenlerin onların yerine konuşması, onlardan yana olması gerek. Ben, günler günü gazetelerde, kitaplarda bunca kavga yazıları yazdıysam, ortak savaşımlara katıldıysam, dünyayı Yunan heykelleriyle, ana-yapıtlarla doldurmak isteği değildi beni dürten. (…) Ama bu demek değildir ki, sanatçı yanımızı toplumsal bir çeşit din dersi vermekle harcayacağız. (…) Ama toplum işlerine insan yanımızla katılırsak, yaşadığımız gerçek ister istemez söz söyleyişimizi etkiler. Söyleyişte de sanatçı değilsek, neyin sanatçısıyız? Yaşarken savaşçı olduktan sonra, yapıtlarımızda ıssız çöllerden, bencil sevişmelerden de söz estek, yaşadığımız savaş içten içe bir titreşimle o çölü, o sevişmeyi insan sesleriyle doldurur.” (Albert Camus, Denemeler, Say Yay.)

(Alıntıyı kısa kesebilirdim; ama yapamadım. Sanırım okuyunca hak vermişsinizdir.)

Aydın kavganın içindeyse eğer, sözleri bir kavganın tınısıyla gelir bana. Ama kavganın içinde değilse, ateş gelip de yakmıyorsa onun da bir yerlerini, art niyet sezerim, "prim çabası" sezerim. Ve laf aramızda sürekli ya, çok da var böylelerinden, hepimiz biliriz.

Sanat bazen, korkakların sığındığı yer de olabiliyor. Hadi şuna sanat demeyelim de, “sanat”(!) diyelim; her neyse… Ama açık ki bazen, elini kirletmemek için söze, notaya, boyaya sığınıp ruhlarını kurtaranlar oluyor. Onlara da “aydın” deniyor.

Kürt’ün aydınla ilişkisini de buradan kurmak gerekiyor. Kürt, bir ateş çemberinde yaşıyor. Kürt ulusunun haklarına dair söylenen her söz, lav silahıyla karşılanıyor. Memleketteki başka her türlü sorundan bahsettiğinizde maruz kalmadığınız öfkeye, Kürt sorununundan ve Kürt ulusunun haklarından az buçuk bahsettiğinizde maruz kalıyorsunuz. Dolayısıyla bu çifte kavrulmuş baskı, başkaldırıyı kaçınılmaz kılıyor. Hatta başkaldırıyı, sıkça kullanıldığı gibi, bir turnusol kağıdına çeviriyor: İnsanlığın turnusol kağıdı…

“İnsanlık” deyince bi’ acayip soyut kalıyor; açmalı biraz. İnsanlıktan kastım, duyargalarını yitirmemiş olmaktır. Sözgelimi benim herkese samimi bir sevgiyle yaklaşan, dürüstlüğünden zerre ödün vermeyen, malınızı, canınızı ikirciksiz teslim edebileceğiniz kuzenim, insanlıktan çıkmış olabilir. Hem de onca “iyi insan” olmasına rağmen. Zira o, yanıbaşında Kürt’e yaşatılan çifte kavrulmuş zulme, bilerek veya bilmeyerek, ortak olmaktadır.

Meselenin esası budur. İnsan “aydın kartviziti” almadan önce insan kalabilmelidir. Memlekette insan kalmanın tek koşuluysa, ateşten bir dirhem de olsa nasiplenmektir. Ateşle imtihan olmaktan korkmadıktan sonra, benim için söylediklerinin anlamı da yoktur. Savunduğum yahut savunmadığım şeyleri yeterli derinlikte ifade etsin, benim nazarımda aydındır.

Ama en nihayetinde, Marksist literatür “beslemesi” bir talebeyim ben, şunu da söylerim: Aydın dediğin, son tahlilde, bir küçük burjuvadır. Öyle olmak zorunda olduğu için değil, öyle olmak istediği için… Ateşe kızlarını, oğullarını kurban etmiş acılı bir ana, o küçük burjuvadan ve elbet ki benden çok daha aydınlıktır. Aydınlığını, yüreğinde taşıdığı karanlığa borçludur.

Çok uzat(a)mayacağım. Bugün uzun süreden sonraki ilk iş günümdü ve ayak tabanlarımdan parmak uçlarıma dek her yanım sızlıyor. Bıyıklarım bile yorgunluktan salmışlar kendilerini…

Yazıyı “aydın”a söylenmeyen ama müsaadenizle benim aydın kartvizitlilere söylemek istediğim bir alıntıyla kapatmak istiyorum. Hem Camus’dan alıntı yapıp Sartre’dan yapmamış olmanın vebalini taşıyamam üzerimde:

“(…)Onları ısıtan ve aydınlatan ateş, size ait değil. Siz, saygılı bir mesafeyle duran siz, kendinizi kaçak, geceye özgü, işi bitmiş hissedeceksiniz. Şimdi sıra sizde. Bir başka şafağın doğacağı bu karanlıklarda artık zombi sizsiniz.” (Jean-Paul Sartre, Frantz Fanon’un Yeryüzü’nün Lanetlileri’ne yazdığı önsözden)

NOT: Bu yazı, Kürt 2.0 Dergi'nin 3. sayısında yayınlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.