Ana içeriğe atla

Sevgili devrimci dost...




Latin Amerika’da devrimciler ve halk acayip direniyor. Duyduğumuz kadarıyla kolektif yaşadıkları bölgeler kurmuşlar, filan. Ellerinde silahla bekleyen özsavunma güçleri de varmış. Devlet güçlerinden, emperyalist haydutlardan koruyorlarmış halkı. En ufak iç karışıklıkta da “bingo”! Hemencecik biniyorlarmış tepelerine; ve bir “kurtarılmış bölge” daha!

Uzak Asya’nın bazı bölgelerinde de -misal Hindistan’da, Nepal’de- benzer şeyler oluyormuş. Halkın savunma güçleri vuruyor; halk özgür yaşamı kuruyormuş. Komünler kurulmuş bazı yerlerde. Ve halk, gerekirse yoksulluğu bile paylaşacak bir bilinçle yaklaşıyormuş sürece.

Afrika’nın bazı yerlerinde de varmış benzeri örgütler. Henüz çok güçlenmemişler ama, yine de hatırı sayılır bir güce sahiplermiş!

Avrupa’nın bazı yerlerinde şanlı direnişler örgütleyen, barikatlarda dövüşenler varmış; onları mutlak duymuşsunuzdur. Yunanistan’da önce; sonra İspanya’da, Fransa’da ve başka bazı yerlerde. Polisi şamaroğlanına çeviriyorlarmış onlar da.

Biz, hepimiz de burada bi acayip alkışlayıveriyoruz onları. “Yaşa, varol” seslerimiz oralara kadar gidiyor da, bazen o şanlı direnişlerin orta yerinden selam çakan bir pankartla mutlanıyor hatta. Direnişçilerin fotoğraflarının veya amblemlerinin olduğu tişörtler de iyi satılıyor hani. Seyyar satıcılara bile düştüğüne göre!

Ne güzel, ne enternasyonalist insanlarız biz.

Ama bi’ yer daha var; gerçi temkinli yaklaşmalı biraz. Biraz karanlık sanki; ne oldukları belli değil. Hem Orta Doğu’da; ne olur ne olmaz. Destek vermezden evvel kırk kez düşünmeli. Destek verdi mi de, iki çift “yalnız değildir” sloganı atıyorsun diye, elli çift eleştiri düzülmeli! Mâlum, bu isyancılar ne Latin Amerika’dakiler kadar karizmatik, ne Uzak Asya’dakiler kadar uzak, ne Avrupa’dakiler kadar teknolojikler. Evet, doğru bildiniz, bu “herifler”, Kürt’ler...

Batı Kürdistan diye bir yer de varmış; gerçi çok bilmez idik ya... Orada bir kısım Kürt, sanırım 3-4 milyon kadar, “mektum” statüsüzlüğünde yaşarmış. Mektum, “ağzı bağlı” ve “kaydı yok” anlamlarına gelirmiş. İşbu Kürtler de, kimliksiz, kamu haklarından zerre yararlanmadan yaşamışlar onca yıl boyu. Sonunda bir iç karışıklık olmuş da, tavlanmaları gerekmiş. Bi’ Esad vaat etmiş, bi’ Hür Suriye Ordusu. Herkesin aklına birden, Kürt’ün statüsüzlüğü düşmüş. O “herkes”e biz de dahil...

Şahsım adına konuşayım: Mikronezya halkının enternasyonalist kavgasına dair bile birkaç şey duymuşluğum vardır ama, Batı Kürdistan’da yaşananlarla ilgili az buçuk bilgi sahibi olmamın geçmişi en fazla birkaç yıldır. Benim de eksiğimdir kuşkusuz; hatta tamamen benim eksiğimdir. Ama şunun şurasında, kendimi devrimci hareketle tanıştıktan sonra az buçuk bilmeye başladığıma göre, kendimi bildim bileli devrimciyim. Envaî çeşit devrimci örgütün yayınlarını da gerek internetten, gerek basılı halde takip eder dururum. Üç kişiyle beş kişi arasındaki küçük puntolarla yazılmış, ufacık bir resim bile sığdırılamadan basılmış onca polemik yazısına rast geldim de, şu Batı Kürdistanlıların problemleriyle ilgili tek satıra rastlayamadım. Şimdi bana arşiv çalışmasıyla filan gelmeyin; kaçak rakı ısmarlarım.

Velhasıl, fazla baymanın lüzumu yok: Batı Kürdistan’daki halk, yaşadığı kentlerde, birer birer el koyuyor yönetime. Hem de öyle darbeyle filan değil; bildiğin halk meclisleriyle. Sevgili devrimci dost, ilgini çekmediyse şöyle yazayım: Latin Amerika’nın dağlarla çevrili, Amazon’la kuşatılmış, yağmur ormanlarıyla bezenmiş bir kasabasında, halk yönetime el koyup bundan sonra idarenin komünler vasıtasıyla gerçekleştirileceğini duyurdu!

Tamam, kızmayın hemen. Ama şuna açıklık getirelim: Evet, süreç bi’ acayip. Evet, süreçte emperyalizmin çok önemli bir rolü var; hatta verili konjonktürde bu, başroldür. Evet, sürece müdahil olan emperyalistler ve işbirlikçileri vasıtasıyla, Kürt Baharı’nın da Arap Baharı’na dönüşme ihtimali mevcuttur. Ama her şeyden önce, şu anda ortada olan, bir halk hareketidir! Şu anda ortada olan, emperyalist planları yarıp geçen, emperyalistleri ve işbirlikçilerini bile şaşkoloz eden bir halk ayaklanmasıdır

Birkaç paragraf ötede, ben de endişelerimi dile getireceğim, ama başta bütün açıklığıyla şunu ifade etmeli: Batı Kürdistan halkının şanlı direnişi, onurumdur! Batı Kürdistan’daki kalkışma, onurlu bir kalkışmadır! Batı Kürdistan’daki halk meclisleri, emperyalist planlara karşı halkın karargâhı olmalıdır!

Ve bunları enternasyonalist bir dayanışma duygusuyla yazmıyorum. Latin Amerikalı’ya, İspanyol’a, Yunan’a, Hintli’ye filan enternasyonalist selam çakarım ama, Kürt’e olmaz. ANF’den Amed Dicle’nin müthiş Qamişlo izleniminde(http://bit.ly/QRtz29) yazdığı gibi, Nusaybin’den Qamişlo’nun, Qamişlo’dan Nusaybin’in minaresi görünür. Ortadaki gümrük muhafaza telleri, akrabaları ayırır birbirinden. İnsan akrabasıyla enternasyonalist dayanışma içinde olur mu? Munzur Festivali’nin geleneksel bol şenlikli Kürt sorunu panelinde Sebahat Tuncel söylemişti bunu. Evet, bu ülkede kendi halkıyla enternasyonalist dayanışma içinde olanlar var. Halbuki, elbette eleştirilmeli dilden geldiğince ve elbet, içine sinmeyen hiçbir şeye dahil olmamalı; ama bir taraftan omuz omuza kavgadan kaçıp bir taraftan “destek mesajı” gönderenler, çok acayip geliyor bana da... Desteklediğin eylem yanıbaşında, hey gidi gafil! Öyle uzaktan selam çakmak niye; buyur, ateş seni çağırıyor! Şşştt, Türk kökenli vatandaş! Sana da söylüyorum! Sen de “enternasyonalist dayanışma” içinde olamazsın Kürt’le. Çünkü Kürt de, savaş da senin mahallende!

Batı Kürdistan’a gelelim. Şu lanet çağa “enformasyon çağı” diyor ya bazıları; “enformasyon kirliliği çağı” deseler, dergilerine abone olurdum. Kafa bulandırmak istedikleri her mevzuuda olduğu gibi, Batı Kürdistan mevzuunda da müthiş bir enformasyon kirliliği yaratıyorlar. Gerçi çok da “tın” artık; zira halk, haberi bir biçimde yayıyor. Enformasyonun bir biçimi de halkçı enformasyondur ağalar! Yok öyle, hep bana, hep bana! Batı Kürdistan’da yaşananların hemen ardından, haberler, fotoğraf ve video iliştirilmiş halde geziniyor sosyal medyada.

Meselenin diplomatik bir ayağı da var elbet. Eh, ne de olsa işin içinde ABD var, Rusya var, Türkiye var, Barzani var. Hatta “global odak” denilen hemen herkes var. Bunca İbiş olur da dövüş olmaz mı hiç? Elbet bir acayip dövüş de var. Ama şu aşamada Kürt’ün müdahalesi, bütün bu İbiş’lerin hesaplarının dışındadır; bunu da atlamamak gerekir. Zira emperyalistlerin planı, Hür Suriye Ordusu’na eklemlenmiş, “Esed”e karşı örgütlenmiş bir Kürt muhalefeti iken; Kürtler sürecin başından bu yana ulusal/demokratik çıkarları ekseninde yaklaşıyorlar sürece. Ve çok doğru bir tahlille, şöyle söylüyorlar: “Bize ne Esad’tan, ne ötekilerden hayır var. Biz, biz’iz. İt dalaşı bitince kim başa gelirse gelsin, biz kendi yönetim biçimimizi, kendimiz inşa ediyoruz. Kim gelirse de, ona sunacağımız talep, işte budur!”

Peki talep ne?

Haberlerin izini sürün. Batı Kürdistan’da, halk meclisleriyle kararlar alan, kendi savunmasını halkın milis örgütlenmesi üzerinden kuran, önceki yönetimin göz yumduğu, desteklediği uyuşturucu tarlalarını sökmekle işe başlayan, komünler kuran, zenginliği paylaşan bir irade var.

Ve emin olun, dünyanın bilmem neresinde heyecanla karşıladığımız toplumsal kalkışmaların çoğunda da, en fazla bu kadarı var.

“Mükemmeliyetçilik”, bir “sol” komünizm hastalığıdır. Siyasi abê, kendi bildiğinin, istediğinin zerre dışına taşana, küçük puntolarla sayfalarca eleştiri yazar. Ama memleket dahilinde bu en çok, Kürt mevzuu gündeme geldiğinde böyledir. Latin Amerikalı aynı şeyi yaptığında tişörtünü basar da, Kürt yapınca “Ehem... Öhöm... Öncelikle şu hususun netleşmesi hayati önem taşımaktadır. …bilinmektedir. ...görülmektedir... …dir …dir …dir”

Yine açıklıkla ifade edeceğim bir şeyi, okurken buranın altını çizin. Çizmeyene fena atar yaparım, ona göre! Kürt’ün canını ortaya koyarak verdiği mücadelesine bedel ödemeyi göze almadan omuz vermeyenin, tek satır eleştiri hakkı yoktur! -Ki zaten ateş çemberinin dışından söylenenin de, ateşin içinde hiçbir karşılığı yoktur.

Batı Kürdistan için de vaziyet budur. “‘Kürt baharı’nın ‘Arap baharı’na dönüşme ihtimali”nden kaygı duyanların kaygıları elbette haklıdır. Ama bu eleştiriyi ateş çemberinin içinden yapmadıkları takdirde, olumsuz addettikleri durumların gerçekleşmesine de destek vermiş sayılırlar.

Şimdi ajit-prop’u bi’ tarafa bırakıp, endişelerimden bahsedeyim ben de. Yukarıdaki netlikte ifade edeceğim bunları da; kimse darılıp gücenmesin.

Kürt halkının en önemli düşmanlarından biri, programıyla, politik hattıyla, ilişkileriyle ve çelişkideki yeriyle, Mesud Barzani’de cisimleşen Barzaniciliktir.

Bana sorarsanız Barzanicilik, halkçı olmadığı kadar, millî de değildir. -Ki zannımca, çağımız koşullarında, ağzımıza sakız ettiğimiz “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” da yeniden yorumlanmalıdır. Basmakalıp bir yorumla önce Barzani’yi ulusun temsilcisi, sonra da Barzani eliyle gerçekleştirilen politik hamleleri “ulusun kendi kaderini tayini” olarak görmek, ulusa da ihanet olur.

Yakın zaman önce, Demokratik Toplum Kongresi’nde çalışan bir abimiz anlattı. Bir görüşme için Güney Kürdistan’ı ziyaret ediyor. Kürdistan Yönetimi’nin meclisinde ağırlıyorlar kendisini. İçeride o sırada, Halepçe Katliamı’ndan zarar görenlerle ilgili bir yasa tasarısı görüşülüyor. Dışarıdan ise slogan sesleri geliyor. DTK temsilcisi, orada bulunanlara dışarıdan gelen seslerin ne olduğunu soruyor. Eveleyip geveliyor; ama bir türlü doğruyu, gerçeği söylemiyorlar. Sonra bir kargaşa kopuyor. Meclis önünde toplanan Kürtlere, Barzani hükümetinin polisi coplarla saldırıyor. DTK temsilcisi sonradan öğreniyor ki, toplanan kalabalık, Halepçe Katliamı  mağdurlarının zararını tazminle ilgili çalışmaların bir geçiştirme çabası olduğu yönünde bir eleştiriyi ifade ediyormuş dışardakiler. Şu sözler ise, direkt DTK temsilcisinin ağzından: “Yapılan tamamen demokratik bir protestoydu. Ne bir silah vardı; ne de taş atılıyordu. Buna bile müdahale eden, bu kadar eleştiriyi kaldıramayan bir hükümetin, TC hükümetiyle ne farkı kalır?”

Evet, önümüzde iki “ulus” var: Barzanigiller ve Barzanigillerin polislerinden cop yiyengiller... Kaderini tayin edecek olan hangisi?

Onu geçtim; Barzani, klasik söylemle, emperyalizmin maşasıdır. Buna itiraz edebilecek tek bir insan evladı var mı? Barzani’nin emperyalizmin bölgesel politikalarının zerre dışına çıkabileceğini iddia edebilecek bir kişi var mı?

Bugüne kadar bu “maşalık” durumunun Kürtler için ne ifade ettiği gereğince net ortaya çıkmamış olabilir. Ama bugün için gayet nettir. Barzani gerektiğinde, Kürt halkının çıkarları pahasına da emperyalizmin yanındadır. Velhasıl, Batı Kürdistan’la ilgili ABD-TC elele yürütülen manipülasyon sürecinin önemli öznesi Barzani değil midir? Barzani değil midir, Batı Kürdistan’daki kalkışmanın yörüngesini emperyalist planların yörüngesine uyuşturmaya çalışan? Kürt halkının özyönetim talebini, bu kapsamda kurduğu özsavunmasını “silahlı güçlere geçit vermeyiz” gibi ne idüğü belirsiz cümlelelerle karşılayan Barzani değil midir?

Sıkça yazdım, yine yazıyorum: Orta Doğu’da Kürt halkı lehine esen rüzgarların önünde duracak bir özne de, programıyla, pratiğiyle, Barzani’dir.

Şimdi, sevgili Gürkan Haydar Kılıçarslan’a hürmetlerimle, biraz medyalogluk yapacağım.

Barzani’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğu’daki muradı ve emperyalist planlar dahilinde nasıl göründüğüne dair veriler elde etmek için, Türk medyasındaki ifadele bakılabilir.

Destekleyeceğiniz özneyi, bıyığa bakarak da seçebilirsiniz!
Birincisi, her bir tanımlamayı, onun psikolojik etkisini düşünerek ince eleyip sık dokuyarak kullanan sevgili medyamız, Barzani’ye neden “Kürt lider” der, hiç düşündünüz mü? Neden onunla ilgili yakıştırmanın başında bir “sözde” yoktur misalen. Neden o liderdir de, diğer herkes teröristtir?

O “Kürt lider”dir, çünkü Kürt halkının girilmesi istenen yörünge, tam da onun yörüngesidir. Bugünkü çizgisiyle stratejik tehdit olan Kürt halkı, Barzanici bir çizgide olunca, stratejik müttefike dönüşmektedir. Hatta kelli-felli, sistemin çıkarları zerre halel getirmeyen köşebazlar tarafından Kürt tarafında Barzani’nin olacağı bir Türk-Kürt Federasyonu bile akla uygun görünmektedir. Düşünebiliyor musunuz?

Demek ki neymiş? Dert, millî olarak Kürtler değilmiş. Dert, Kürt ulusunun millî taleplerini, emperyalizmin çıkarlarına uymayan bir programla birleştirmesiymiş. Dert, PKK çizgisiymiş.

Bu durumun daha doğrudan bir ifadesini, Deniz Zeyrek’in haftalar önce yaptığı bir izlenim-haberde de görmek mümkün. Radikal Gazetesi’nin 24.07.2012 tarihli nüshasındaki haberde, üst düzey bir TC yöneticisinin, Batı Kürdistan’da PKK yanlısı bir oluşuma karşı çıkacaklarını, ancak Barzani tarzı bir yönetim olursa, aksine, ilişkileri artıracaklarını söylediği belirtiliyor. PKK’ye karşı Barzani kartı! Bu kart, Türkiye’nin elinde koz; dikkat buyrun.

Gedikli köşebaz Taha Akyol ise, Hürriyet Gazetesi’nin 24.06.2012 tarihli nüshasındaki köşeyazısında, aynen şöyle soruyor: “KUK ve PYD milislerinin ‘kurtardıkları’ kentlerde kurdukları ‘Halkı Koruma Birlikleri’ Barzani’ye mi bağlı kalır? Yoksa bunlar KCK Sözleşmesi’ndeki ‘özsavunma güçleri’nin çekirdeği mi?”

Aynı gazetenin aynı nüshasındaki köşesinde Fatih Çekirge ise açıktan açığa, Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı Kürdistan’da PYD’ye karşı Barzani’yi desteklediğini dillendiriyor.

Falan filan... Çok uzatmanın da anlamı yok. Hasılı, açıktır ki Barzani, Kürt halkının canbedeli mücadelesinin değil, emperyalistlerin elinde bir kozdur. Şimdi çıkıp birileri, “Barzani’nin aslında gizli gündemi var. Şartlar bi’ olgunlaşsın, acayip şeyler yapacak. Büyük Kürdistan’ı kuracak” filan demesin lütfen. Barzani’nin gizli-açık hiçbir hayalinden ve kuracağı büyük-küçük hiçbir Kürdistan’dan Kürt’e tek hayır gelmez.

Neden bu denli uçtan konuşuyorum?

Kürt halkı içinde kuvvetlenmeye çalışan bir yönelim, Barzani’yi neredeyse “milli değer” addediyor çünkü. Ve bu addediş, Barzani’nin Kürt halkını emperyalist planlara dahil etmesini ve Kürdistan’ı parsel parsel emperyalizme peşkeş çekmesini kolaylaştırıyor. Vatan toprağı gidiyor ağalaaar!

Daha fazla uzatmanın lüzumu yok. Zira zaten, bakmayın siz, Barzani’nin şu aşamada o kadar hareket kabiliyeti de yok. Karşısında, bütün gücünü halka yaslanmasına borçlu olan bir hareket var. Batı Kürdistan’daki 3-4 milyon Kürt’e müdahalesinin yaratacağı sonuçların da farkında. O yüzden, emperyalist planlar neyi emrederse emretsin, saygı duymak, kabaran iştahını dizginlemek durumunda. Batı Kürdistan’ı onun yağlı coplarına bırakmazlar!

Sözün özü: Eleştiri, en büyük silah. Özeleştiri de öyle. Ama “yanlış”ı eleştirirken “doğru”yu kuvvetlendirmeye çalışmak, eleştirinin kuvvetlenmesinin de önkoşuludur. Batı Kürdistan’daki ve Kürdistan’ın dört parçasında kotarılacak öncelikli devrimci görev de budur!

RED Dergisi, Ağustos 2012

Yorumlar

  1. Osman 1. kısımda "ama"lı, "önce şunu belirtmek gerekir," "şunun altını net bir biçimde çizmek gerekir" şeklinde eleştirdiğin insanların durumuna 2. bölümde düşmüşsün:) ironi sağlam yani:) bir de barzanîyi tek bir pencereden ele alıp total bir tanımlama yapmak eksiktir ve yanlış analize de götürebilir:) 1. kısmını çok beğendim, 2. kısım yetersiz bana göre:)Rênas Baz

    YanıtlaSil
  2. Abê ben yukarıdakilerle aşağıdakiler arasında çelişme göremiyorum. Eğer aşağıdaki endişeler, yukarıdaki düzlemi, yani mevcut desteği engelliyor, ya da destek vermemeye bahane haline geliyor olsaydı, söylediğin haklı olurdu.

    Yetersizlik eleştirine ise sonuna kadar katılıyorum. Keşke daha derinden bir araştırma için zamanım, fırsatım olsa! Ama eğer bir gün, kendini daha fazla "dayatır" hale gelirse, kendimce, daha detaylı ve derine inmeye çalışan bir şeyler yazmaya çalışacağım.

    Teşekkürler ilgin için. Selamlar!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.