Ana içeriğe atla

Demirtaş: Meclis'e KPSS'yle girmedik!



BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’la, Orta Doğu’da yaşananları, Kürt sorununun çözümünü, emperyalizmin süreçteki rolünü ve Kürt hareketinin buna dair konumlanışını konuştuk. Ama konuşmak istediğimiz birçok şeyi de konuşamadık. Zira sınırlı zaman ve sayfaya karşılık, çok fazla soru vardı.

Röportaj, Twitter üzerinden ayarlandı; bir kafede yapıldı. Bu açıdan da önemlidir. Zira Demirtaş’ta, ne onulmaz bir bürokrat egosu, ne de genel başkan ritüellerini gördük. –Ki röportaj öncesi mesajlaşmalarımızda kendisine “abê” diye seslendim. ‘Sayın başkanım’ gibi hitaplara veya çeşitli dalkavukluklara, başta kendisinin karşı çıkacağından ise eminim.

Röportajı okumadan önce bir uyarı daha: Röportaj 25 Eylül günü yapıldı. Sürecin bunca hızlı geliştiği, gündemin birkaç saat içinde allak bullak olabildiği şöyle bir dönemde, aylık bir derginin bu gündeme yetişebilme yeteneği elbette sınırlıdır. Bu röportajdan da onu beklemek, haksızlık olur.

Hapishanelerde süren ve layık olduğu ilgiyi göremediğini düşündüğümüz açlık grevleriyle başlamak istiyoruz. Bu konuyla ilgili ne yapıyorsunuz, ne düşünüyorsunuz? Planladığınız bir eylem takvimi var mı?

Açlık grevleri daha yeni başladı. Fakat biliyorsunuz açlık grevleri ölüm sınırına dayanmadan gündemleşmiyor. Çok yanlış bir anlayış mutlaka. Biz de bugün arkadaşlarımızla değerlendirdik. Yarından itibaren basın açıklamalarıyla, çeşitli eylemlerde açlık grevlerinin kamuoyuna mal olması için çalışmalara başlıyoruz. Ayrıca milletvekillerinden oluşan heyetler, açlık grevleri yapılan bütün cezaevlerini ziyaret edecekler. Bu şekilde, hem taleplerini, hem de içinde bulundukları durumu kamuoyuna duyurmaya çalışacağız.

Açlık grevi tabii kendi içinde çok saygın bir eylem. Yani insanların başkaları için bedenlerini böyle açık biçimde, günbegün ölüme yatırması kadar etkileyici başka bir eylem ben bilmiyorum. Tabii biz de bu süreçte onların taleplerini, açlık grevine girme nedenlerini sahipleniyoruz.

Gördüğümüz üzere AKP’nin dönüşüm planının temel ayaklarından birini de “hapsetme” oluşturuyor. Ayrıca Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit uygulaması da uzun süredir devam ediyor. Nasıl değerlendirmek lazım bunu? AKP ne yapmaya çalışıyor? Diz çöktürmeye mi çalışıyor? Yoksa Orta Doğu’daki son gerilimlerde kuvvet kazanmak için, Kürt hareketini kısa vadede hareketsiz bırakmaya mı çalışıyor? Hem bu operasyonları, hem de Öcalan üzerindeki tecriti nasıl değerlendiriyorsunuz?

Soruda belirttiğiniz gerekçelerin hepsi aynı anda vardır. Fakat şöyle bir yakın geçmişi hatırlayarak bu soruya cevap vermek lazım. 2011 seçimlerine kadar biliyorsunuz bir görüşme süreci, müzakere süreci, Oslo süreci yürüyordu. İyi kötü bir noktaya da gelinmişti. İmzalanan protokollerin karşılık bulacağı zaman ise, seçim sonrasıydı. Bizim okumamıza göre, hükümet o noktadan sonra şöyle bir şey ortaya koydu. Aslında başından beri aklında olan ama uygulaması seçim sonrasına denk gelen bir politika oluşturdu. Neydi o? Şimdi Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da bir halk hareketlenmesi var. Arap Baharı denilen bir yeniden yapılanma süreci başlıyor. O yeniden yapılanma sürecinde aslında Arap halklarından çoğu güçlü öncülerden yoksun, nereye varacağı çok belli olmayan yarı-devrimsel bir süreç yaşıyordu. Ama bir devrimin demokrasiyle, özgürleşmeyle buluşması biraz da halkın örgütlü gücüne, özgücüne bağlıdır. İşte tüm uluslar arası güçler, daha ilk andan itibaren, Arap Baharı’na zaten müdahale ettiler. Herkes kendi istediği şekilde sonuçlanmasını istedi. Bazı yerlerde de başarılı oldular doğrusu. Arap halklarının haklı isyanları, ayağa kalkışları, bir yerden sonra artık demokrasiyle buluşmak yerine artık, modern/post-modern devrimlere dönüşmeye başladı.

"AKP'NİN PROJESİ ÇÖKMÜŞ, TASFİYE OLMUŞTUR"

Kürtler açısından bu böyle değil. Kürtler örgütsüz bir halk değil. Hükümet de bunu biliyordu. Dolayısıyla Kürt halkının öncü gücüyle bir mutabakat yaparak çözüme gitmek, başlayan halk devrimlerine bir örnek teşkil edebilirdi ve bu durum halkların lehine gelişen bir sürecin başlangıcı olabilirdi. Dolayısıyla, böyle bir çözümü Kürt halkının muhataplarıyla, öncüleriyle gerçekleştirmek, onları meşrulaştırıp bir güç olarak tanımak yerine ezmek, tasfiye etmek, gerekirse diğer Arap halklarına da örnek olarak şekilde burnunu sürtmek AKP açısından da, uluslar arası güçler açısından da bir tercihti. Bunu nasıl yapacaklardı? Tutuklamalar, KCK operasyonları bunun bir ayağıdır. Askeri operasyonlar bunun bir ayağıdır. İmralı tecriti bunun bir ayağıdır. Bir konsept şeklinde, belirli bir program çerçevesinde tamamı yapıldı. Hiçbir uygulama birbirinden bağımsız değil. Hepsi birbiriyle bütün, birbirinin besleyenidir aynı zamanda. KCK operasyonları, askeri operasyonlar, tutuklamalar, uluslar arası dış destek, istihbarat desteği, ekonomik hamleler desteği, bölgeye sözde yatırımlar, AKP’ye yakın bir takım örgütlerin desteğinin alınması, medyanın baskılanması… Bütün bunlar bu konseptin parçalarıdır. Bunları bu çerçeve içinde ele aldığınızda kendi içinde mantıklı, tutarlıdır. AKP Kürt hareketini tasfiye etmek istiyorsa, bütün alanlarda aynı zamanda saldırmak zorundaydı. Doğrusu buna inandılar da yani; bunun başarılı olabileceğini düşündüler. Yani geçmiş iktidarlar bunu yapamıyordu; çünkü böyle kompleks bir projeleri yoktu. Ordu iyi savaşmıyordu, medya destek vermiyordu, uluslarası destek yetersizdi, falan filan. Bu defa biz hem bunu yapacağız, hem Kürtlere kırıntı mahiyetinde bazı açılımlar yapacağız; böylelikle bu işi bitiririz, deyip inandılar. Gelinen noktada da görüyorsunuz proje çökmüş, tasfiye olmuştur.

Bizler, Türkiye devrimci hareketi olarak, sürecin başından bu yana yaşananı emperyalizmin AKP eliyle gerçekleştirdiği bir dönüşüm sürecinin parçası olarak okuduk. Bölgedeki gelişmeleri de aynı şekilde, emperyalizmin bölgesel planlarını gözeterek yorumlamaya çalıştık. Gelinen aşamada ise, bu dönüşüm planının artık doruğa ulaştığını düşünmeye başladık. Peki bu süreçten, AKP’nin emperyalizm lehine memleketi dönüştürmeye çalıştığı bu süreçten, Kürt sorunu adına nasıl ve neden bir çözüm çıkar? Daha açık ifadeyle: AKP ve emperyalizm neden çözsün? Sürecin hangi ihtiyacı çözümü dayatır?

Şöyle bakmak lazım: Emperyalizm denilen, uluslar arası sermaye dediğimiz güçler, pragmatisttir. Kendi çıkarları doğrultusunda, bazen diktatörlerle iş yaparlar, bazen katillerle iş yaparlar, bazen demokratlarla iş yaparlar; bu konuda pragmatisttirler, ilkesizdirler.

Tirşikçi diyorlar bu coğrafyada…

Yani, evet, buradaki karşılığı odur. AKP de böyledir.

Kürt sorunu 100 yıllık bir sorun tabii… Büyük Ortadoğu Projesi’yle ortaya çıkmış bir sorun değil. Kürtlerin yaşadığı trajediyle sonradan birbirine bağlantılı hale gelmiştir. Yani BOP Kürtler için çıkarılmış bir proje değil; Kürtler de bunun bir parçası haline getirilmeye çalışıldılar. Dolayısıyla Kürtler şöyle düşündüler: Biz meselemizi bu iktidarla çözebiliyorsak, bizim taleplerimize olumlu yaklaşıyorsa, sonuçta iktidarda kim olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti bizim muhatabımızdır, seçilmiş hükümeti de kimse, o bizim muhatabımızdır. Dolayısıyla, onlar çözmeye hazırlarsa, biz onlarla çözeriz. Bu, ilkeli, ahlaklı bir yaklaşımdır. Siz eğer bu işi bir devrimle, kopuşla çözmeyecekseniz, uzlaşıyla, birlikte yaşama temelinde çözmeyi bir program olarak önünüze koymuşsanız, ‘ben buna hazırım’ diyen bir hükümetle görüşmemek, ilkesizlik olur, savaşta ısrar olur, silaha tapmak olur. Kürt hareketi bana göre bu konuda ilkeli davranmıştır. AKP’nin kamuoyuna, topluma verdiği mesajlar, toplumdan destek almasını sağlamıştır. Neydi bu mesajlar? İşte ‘biz Kürt sorununu çözeceğiz’, ‘akan kanı durduracağız’, ‘Kürtlerin haklarını teslim edeceğiz’, ‘Kürtlerin varlığını inkâr etmeyeceğiz’… Bütün bunları kamuoyuna açık biçimde söylemiş ve destek almıştır. Dolayısıyla, kamuoyunun AKP’ye desteği, aslında Kürt sorununun çözümüne destektir. Kürt hareketi de oluşmuş olan bu desteği AKP’nin önüne koymuştur. ‘Madem öyle, buyurun gelin çözelim’ demiştir. Çözebilir, çünkü kendisi açısından da istikrarı bozan, Ortadoğu’da dengeleri bozan bir sorundan ‘kurtulmuş’ olmanın kendisine faydası olabilirdi.

Şöyle düşünebilir AKP: Halkların bölgesel bir güç haline geldiği, Kürt halkının özellikle bölgesel bir aktör haline geldiği bir dönemde Türkiye’de barışın sağlanması, demokrasiyi güçlendirebilirdi. Bu da AKP’nin işine yarayabilirdi. Yeter ki doğru temelde ele alsın. Bu fırsat tanındı. Kürtler açısından bir çözüm umudu demek, küçük bir ışık da olsa onun ardından koşmak demek, bütün bu zulümlerden kurtulmak demek… Kürtler sonuna kadar bu iyi niyetle yaklaştılar. AKP’ye de sonuna kadar fırsat sundular. Müzakere, diyalog fırsatını yarattılar. Mesele şudur ki, AKP’nin çekirdek kadrosu, politikalarını oluşturan takım, ortaya çıkan bu fırsatları demokrasi lehine veya halkların çıkarı lehine kullanmak istemediler. Bunları niye istemediler, hangi güçler buna engel oldu; detaylıca tartışmak gerekir. Fakat en nihayetinde, geldiğimiz noktada, bu fırsatları elinin tersiyle ittiği ortadadır.

Bu seksen yıllık sistem üzerinde bir demokrasi inşa etme söylemi, AKP’nin genel söylemiydi. Bu söylemin arkasında durmuş olsalardı, Kürtler bunun imkanını sunmuşlardı. Her türlü desteği de sunmuşlardı. Peki yapılmamış olsaydı? AKP’nin 2006’dan beri kullandığı söylemlere rağmen Kürtler savaşta ısrar etseydi, AKP’yle görüşmeseydi… Bugün, 2012 yılında gelip Kürtlere şunu soracaklardı: ‘Kardeşim, bunlara hiç fırsat vermediniz ki! Belki bunlar askeri vesayeti yıkacak, yerine demokrasi inşa edeceklerdi.’ Fakat Kürt hareketi gerekeni yaptı. Bunu denemiş olmak, bence, ahlaki bir tutumdu.

"BİZİM MODELİMİZ ANTİ-KAPİTALİSTTİR"

Peki, Kürt hareketinin mevcut çözüm önerisi demokratik özerklik… Takip edebildiğimiz kadarıyla demokratik özerklik, özyönetimci, kapitalist moderniteye de karşı çıkan, piyasacılığa karşı emeği savunacağını söyleyen bir programa sahip. Nasıl olacak bu? AKP, devlet, bu talebi kabul eder mi?

Sadece AKP olarak da bakmamak lazım. Egemenler, tariflediğimiz anlamda bir yolu hoş karşılamazlar. En nihayetinde bizim çözüm modelimiz anti-kapitalisttir. Ayrıca Kürt hareketini kendi içinde şu tartışmayı yürütmüş ve kararını vermiştir. Nedir o: Ulus-devlet dediğimiz yönetim mekanizması piyasayı besleyen bir mekanizmadır. Uluslar arası sermayenin emrinde olan bir devlet mekanizmasıdır. Dolayısıyla halklarla, ulusla alakası olmayan, halkların başına bela olmuş bir modeldir. Ama eğer ulus-devlet olmayacaksa dahi, halkın bir yönetiminin olması lazım. ‘Ben ulus-devlete karşıyım ama, şöyle bir modele sahibim’ diyebilmeniz lazım. Kürt hareketi bunu oluşturdu. Bu öyle bir model olmalıydı ki, Ortadoğu gerçeğine uymalıydı, Türkiye gerçeğine uymalıydı, Kürt gerçeğine uymalıydı, Kürdistan gerçeğine uymalıydı, hem emek gerçeğine uymalıydı. Yani hepsini bir arada barındıran bir model olmalıydı. Hem Kürtler kendi kendini yönetebilmeliydi; hem emek sömürüsünün, doğa tahribatının, cinslerin ezilmesinin karşısında olan bir anlayışla örgütlenme, yönetim modeli ortaya çıkmalıydı. Ama aynı zamanda bu model, başka halkların düşmanlığı pahasına ortaya çıkmamalıydı.

Şu anda yeni bir ulus-devlet Kürtler açısından belki mümkün olabilir; çok kan akar, belki Kürtler ulus-devlet anlamında bir Kürdistan kurabilir, bunu başarabilirler; ama ortaya çıkacak Kürdistan Ulus-Devleti, Kürtlere mutluluk getirmez. Halklara düşman bir Kürdistan olur; kendi içinde de halkların haklarının kesildiği bir mekanizma oluşturulmuş olur. Ulus-devlet beraberinde özgürlük getirmeyecektir. Kürtler de yönetse Kürdistan’ı, böyle olacaktır. Böyle bir anlayışla, Kürt emekçileri, Kürt köylüleri ezmek zorundadır. Silaha, orduya para yatırmak zorundadır. Halkın kaynaklarını güvenliğe yatırmak zorundadır. Bu modelden Kürtlere özgürlük çıkmaz. Halkı ezmek, baskılamak zorundadır ki, devlet güçlü olabilsin. Ortadoğu’da başka türlü ayakta kalamaz. Bütün bu açmaz ve paradokslar, Kürt hareketinde tarihsel bir dönüşümle, bir paradigmasal dönüşümle, demokratik özerklik perspektifini ortaya çıkardı. Şimdi niye kabul etsin egemenler bunu, bu kadar tehlikeliyken? Kabul etmezler zaten, kabul etmiyorlar. Ama önemli olan bunu zihniyet düzeyinde, toplumsal akıl düzeyinde inşa etmektir. Çünkü işin özerklik kısmı kolaydır. Bask’ta da özerklik var, biliyorsunuz. Dünyanın birçok yerinde özerklik var. İşte Almanya eyalet sistemiyle yönetiliyor. Amerika öyle… Bunların hepsi, otonom yönetimlerdir. Merkezin yetkilerinin yerele dağıtıldığı yönetimlerdir. İşin bu kısmına aslında, devletler çok karşı çıkmıyorlar. Özerklik, idari anlamda çok tehlikeli bir şey olarak görülmüyor. ‘Demokratik’ kısmı tedirgin ediyor onları. Ama bu AKP’nin kabulüne bağlı bir şey değil. AKP’nin kabul etmesi gereken, idari anlamda, siyasi anlamda özerkliktir. Onun içini doldurmak, demokratikleştirmek, AKP’nin kabulüne, egemenlerine kabulüne bağlı değildir. Halk onu kendi içinde inşa eder. Nasıl inşa eder? Kadın hakları ve özgürlüğüne, çevre haklarına, çocuk haklarına, ifade özgürlüğüne, demokrasinin kültür haline gelmesine dair toplum kendi içinde tartışmalar yürütür, örgütlenir; haklarını, özgürlüklerini kendi içinde birbirine karşı savunur; yönetim modellerini mahalle meclisi, kent meclisi şeklinde oluşturur… Bütün bunlar giderek, o yönetim modelinin demokratik hâle gelmesini sağlar. Bu AKP’nin kabulüne bağlı bir şey değil. AKP, ‘ben sizin demokrasiyle yönetilmenizi kabul etmiyorum’ dese bile, o toplum demokrasiyle yönetilir. Bu, o toplumun kendi inşasına bağlıdır. Bu yüzden Kürt hareketi bir yandan inşa ediyor; bir yandan da siyasi ve idari anlamda özerkliği Ankara’ya kabul ettirmek için mücadele ediyor.

Buradan Batı Kürdistan’a geçiş yaparsak… Batı Kürdistan’da bu uygulanıyor mu? Demokratik özerkliğin deney alanı olarak görülebilir mi Batı Kürdistan?

Tabii… Çok da birebir örtüşen örneğidir aslında. Bakın, bildiğim kadarıyla beş-altı yıldır orada, bu inşa ediliyor. Mahalle meclisleri, kent meclisleri, bölge meclisleri falan hep oluşturulmuştu. Ama bunlar hep, illegal yapılardı. Ne zaman ki konjonktür kendilerine bir fırsat tanıdıysa, bunlar ortaya çıktılar ve kendilerini yönetmeye başladılar. Eğer hazır olmasalardı, bu örgütlü güçleri olmasaydı, Esad rejimi bu şekilde zora, sıkıntıya girmiş olsa da Kürtler orada hiçbir kazanım elde edemezdi. Oradaki örgütlülük tarihsel fırsatı yakaladığı anda ortaya çıktı ve bunu başardı. Bu, demokratik özerklik perspektifinin ne kadar etkili, güçlü olduğunu gösteriyor. –Ki bakın, şu çok önemlidir: Eğer Kürtler şu anda Suriye’de Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmiş olsalardı, boğulurlardı. Herkes boğmaya çalışırdı. Ama şu anda, ‘biz özerk yönetim olarak kendimizi idare etmek istiyoruz’ diyorlar ve hiç kimse de böyle meşru bir talebe ses çıkaramıyor. Türkiye birkaç gün bağırdı biliyorsunuz, ama sonra onlar da baktı ki, söyleyecek bir şey yok. Yani orada silahsız, kansız biz kendimizi yönetmek istiyoruz, diyorlar. Suriye bölünsün, falan demiyorlar. ‘Özerk Kürdistan yönetimi istiyoruz’ diyorlar. Çin’inden Rusya’sına, İran’ına, Amerika’sına, İsrail’ine, İngiltere’sine kadar herkes, bir yerde, bu gelişmeyi, girişimi izlemeye başladılar. Karşı çıkmadılar. Şimdi orada ‘bir ulus-devlet kurduk’, ‘biz bağımsızız, Kürtler olarak bu topraklar bizim’, ‘efendim, buradan Araplar çıksın, Nusayriler çıksın’ vs. denilseydi, kimse yaşatmazdı onları. Olumlu da olmazdı yani. Siyasi açıdan da, ideolojik açıdan da, ahlaki açıdan da doğru da olmazdı.

"ÖSO'NUN NE OLDUĞU BELLİ DEĞİL"

Peki genel olarak Suriye’yle ilgili bakışınız nedir? Yani muhalefet olarak gösterilen Özgür Suriye Ordusu’nun katliamlarına, provokasyonlarına da tanık oluyoruz. Üstelik emperyalizm tarafından destekleniyor, Türkiye topraklarından çatışmaya gönderiliyorlar. Ama Esad’ın da kim olduğunu biliyoruz, katliamlarını biliyoruz. Sizin bakışınız nedir? Mesela, Özgür Suriye Ordusu’nun da cepheden karşıtı olduğunuzu söylüyor musunuz?

Bakın, ben iki seçenekli bakmayı doğru bulmuyorum. Türkiye, bu iki seçenekten birini tercihte bulundu, yanlış yaptı. Üçüncü seçeneği görmek gerekiyor. Neydi işte o? Batı Kürdistan’ın yaptığı üçüncü seçenekti. Oradaki bütün muhalif güçleri –ki silahsız bir sürü muhalif güç var orada, Kürtler yalnız değil- Türkiye desteklemeliydi.

Şimdi, Özgür Suriye Ordusu’nun ne için savaştığını bilen var mı? Mesela Özgür Suriye Ordusu Esad’ı devirdiğinde ne yapacak; nasıl bir programla, nasıl bir gelecek vaadiyle savaş yürütüyor, kimse söylüyor mu? Yok. Önce bir siyasi programınız olur, bir gelecek tasavvurunuz olur, ‘ben şöyle bir sistem kuracağım’ dersiniz ve bunun için mücadele edersiniz. Değil mi? Bunlarda böyle bir şey yok. Bir ordu ortaya çıkmış, ne bir siyasi programı var, ne bir programda birlik var, ne halklara ne vaat ettiklerine dair bir vizyonları var. Hiçbir şey yok. Ne için savaştıklarını bir onlar biliyor. Kazandıklarında neler yapacaklar? Kürtlere neler verecekler? Orada Nasurilere, Süryanilere, Araplara ne verecekler? Hiçbiri belli değil. Biz kazanacağız, Esad’ı devireceğiz; efendim ondan sonra seçim olacak, yönetimi devredeceğiz. Nasıl bir yönetim devredecekler, bilinmiyor. Ama aslında, kamuoyu belki bunu açıktan bilmiyor fakat, özünde biliyor. Esad’ın yerine, yeni bir diktatoryal rejim inşa etmeye çalışıyorlar. Emperyal güçlerin hizmetinde, klasik batı demokrasisinin kırıntılarının da içinde olduğu, neo-liberal politikaların rahatlıkla hayata geçirilebileceği bir Suriye sistemi, rejimi…

Libya’dakine benzer bir süreç mi bekliyorsunuz?

Tabii… Fakat onların içinde de ortak noktaları olanlar var. El-Kaide ve benzeri güçler de, bu fırsatı değerlendirip iktidar gücü olmaya çalışıyorlar. Sonrasında muhtemeldir ki onlar da kendi ideolojik yaklaşımlarıyla orada egemenlik kurmaya çalışacaklar.

Bizden Özgür Suriye Ordusu’nun bilinmeyen bir programının, belli olmayan, kamuoyuna açıklanmayan, aleni olmayan mücadelesinin arkasında olmamız, söz konusu olamaz. Fakat bu, Esad yanlısı olduğumuz anlamına da gelmez. Hükümet hep böyle yapmaya çalışıyor. Referandumda da böyle yaptı, biliyorsunuz. ‘Evet demeyen hayırcıdır’ dedi; oysa biz boykot diyorduk. Buna rağmen boykotu görmüyordu, bizi ‘hayır’ cephesinden sayıyordu. Şimdi de, ‘efendim Özgür Suriye Ordusu’na karşı olan Esad yanlısıdır’ diyor. Yok, ikinize de karşıyız kardeşim. Yok mu üçüncü bir seçenek; var. Orada halkların özgücüyle bir demokrasi inşası mücadelesini biz destekliyoruz.

Peki, sizin de tespit ettiğiniz üzere, sürecin temel belirleyeni emperyalizm. Şimdi, krizden, gerilimden de dolayı, emperyalist güçlerin de, Esad’ın da Kürtlere müsamahalı davrandığı, gönlünü çalmaya çalıştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu kriz bir gün bitecek; süreç bir yere bağlanacak. Süreç bittiğinde mevcut anti-emperyalist ve özyönetimci çizgi, bu güçler dört taraftan kuşatmışken nasıl uygulanacak? Plan nedir?

Ben Suriye Kürtleri adına konuşmuyorum, önce bunu söyleyeyim. Bu yanlış olur, haksızlık olur. Özörgütlülükleri var, yönetimleri var. Ama dışarıdan, izlenimlerimizi paylaşayım. Bizim okumamızı, bizim görebildiğimizi konuşalım.

Bu sorunuzun cevabı çok kolay değil tabii… Küresel güçlerin bütün dünyayı kuşattığı bu noktada Kürtlerin çok kısa sürede bir çıkış yolu bulmaları, anti-emperyalist çizgiyi bir güç haline getirmeleri çok kolay bir şey değil. Ama bu Kürt hareketinin boynunun borcudur; bunun için uğraşmış bir harekettir. Anti-emperyalisttir, sosyalist bir harekettir. Bu hareketin merkezi halen böyledir. Ama aynı zamanda ulusal bir çelişkiyi, ulusal bir sorunu çözmeye çalışan bir harekettir. Kendi içinde sınıfsal talepleri olsa da, öncelikli olarak Kürt halkının kimliksel sorunlarını çözmeye çalışan bir harekettir. Şimdi, daha bir yıl öncesine kadar nüfus cüzdanında ‘Suriye vatandaşı’ bile olmayan Kürtlerin önümüzdeki yıl emperyalizme karşı güçlü bir ideolojik alternatif, güçlü bir model yaratmalarını beklemek haksızlık olur. Bir kere kimlikleri yoktu bu insanların. Kimliklerini kazansınlar önce. Kendi ülkelerinin, topraklarının, özerk Kürdistan’ın vatandaşı olsunlar. O insanların çoğu şu anda ekmek bulamıyorlar. Dolayısıyla şu anda dünyanın emperyalizm sorununun Kürtler tarafından çözülmesi veya orada bir gedik açılması beklentisi, bence Kürtlere haksızlık olur. Ama Kürt hareketinden bunun beklenmesi normaldir. Çünkü Kürt hareketi bunun sözünü vermiştir; Kürt halkı demiyorum… Ulus anlamında Kürt halkı, kendi içinde farklı ideolojik renkleri olan, farklı sınıf temellerinden olan hareketlerle kimlik sorununu çözecek. Ama Kürt hareketinin borcudur. Şimdi bu kolay sağlanır mı? Sağlanmaz. Ama bir model olarak, alttan örgütlenerek kendini koruyabilir. Nasıl yapabiliriz bunu? Bölgede neo-liberal sistem kendini nasıl var ediyor? Yönetimler eliyle kendini topluma sunuyor. Devlet, iktidar, hükümet, diktatör, her neyse… Onun eliyle toplumun hücrelerine kadar ulaşıyor. Ekonomik modelini devletin çıkardığı yasalarla uyguluyor. Bakanlıklarla işi kolaylaştırıyor. Valilikler, kaymakamlıklar bu işi kolaylaştırıyor. Medya destek veriyor. Kapitalist sistemde üretilen mal ve hizmetlerin yine kapitalist temelde topluma ulaşması için herkes aracılık ediyor. Devlet mekanizmasının tamamı aracılık ediyor. Aracılık etmeyen iktidarı da götürüyorlar; kendilerine uygun iktidarı getiriyorlar.

Şimdi, Kürt yönetimi, daha ilk günden emperyalizme kafa tutarak, ‘ben seni bitiririm’ falan demez, diyemez. Ama bunu nasıl yapabilir? İşte bu mahalle meclisleri, kent meclisi, demokratik örgütlenme modellerini güçlü bir şekilde oturtabilirse, o Kürt yönetiminin başında kim olursa olsun, o topluma istediği malı, istediği fiyattan satamaz. Örgütlü toplumu tek başına bir lider yönetemez. Tek başına bir liderin yönettiği ülke, kapitalizme, neo-liberalizme tam açık bir ülkedir. Eğer ki siz toplumu, kendi içinde güçlü, muhalefet edebilen, kendi yönetimine bile demokratik muhalefeti geliştirebilen bir örgütlülüğe kavuşturmuşsanız… Örnek vermek adına söylüyorum: Türkiye’de okullara bilgisayar satılıyor, değil mi? Milli Eğitim Bakanı tek başına oturuyor, bir firmayla anlaşmayı yapıyor; milyonlarca bilgisayar o ülkeye girmiş oluyor. Bizim önerdiğimiz modelde bir bakan, milyonlarca bilgisayarı bir başına alamaz, böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla burada o bilgisayar şirketi, bakanı bağlamakla bütün toplumu bağlamış olamaz. Bakanı bağlayacak, kaymakamı bağlayacak, valiyi bağlayacak, belediye başkanını bağlayacak; bunlar da yetmez, kent meclisini bağlayacak, il meclisini bağlayacak… Bütün bunları ikna edecek. Böyle bir sistemde, hepsinin tek bir tekelden alınması mümkün değil. Özsavunma dediğimiz şey budur zaten. Silahla değil… Toplumun kendini, neo-liberal kapitalist kültüre, egemen ekonomik anlayışa karşı savunmasının modelidir bu. Karar alma mercisi ne kadar çoksa, toplum o kadar savunma gücüne sahiptir. Batı Kürdistan da bu modeli kurmakla ancak bir örnek oluşturabilir ve emperyalist sisteme karşı ancak tabandan doğru gelişen bir mücadele yürütebilir. Çıkıp da Küba tipi ‘ben emperyalizme kafa tutarım, kimseyi de sokmam’ türü bir şeye giremez yani. Batı Kürdistan bunu yapmayacak, yapamaz da…

"SOLUN BATI KÜRDİSTAN'A DESTEĞİ ÇOK YETERSİZ"

Peki, Türkiye devrimci hareketinin Batı Kürdistan’da yaşananlarla ilgili tavrını nasıl buluyorsunuz? Ben RED’deki son yazımda bu tavrı eleştirmiş, desteğin yetersiz olduğunu söylemiştim. Siz ne düşünüyorsunuz? Devrimci hareket, bu konuda yeterli duyarlığı gösteriyor mu?

Şimdi tabii Türkiye’deki devrimci hareketlerin hepsi için aynı şeyi konuşmuyorum. Yapacağım değerlendirmeler lütfen genel olarak algılansın; hepsi böyledir, demiyorum.

Kemalizm’in Türkiye sosyalist hareketlerinin genlerinde bıraktığı iz, mesele Kürtler olunca çok ortaya çıkıyor. Yani yanıbaşında bir devrim yaşanıyor, halk devrimi yaşanıyor, bundan heyecan duymuyorsun. Şimdi, biliyorsunuz Arap Baharı, Türkiye sol hareketini heyecanlandırıyordu. İşte Tahrir Meydanı, Tunus özellikle,  Libya’daki halk hareketleri de dahil… Mesele Kürt olunca, Kemalizm, Türk milliyetçiliği damarı biraz ortaya çıkıyor. Bundan bence, Türkiye sol hareketinin kurtulması lazım; bunu sorgulaması lazım. Yani Kürt hareketi ve Kürt halkı orada bir çıkış yapıyorsa, bunun da şu anda aynı şekilde desteklenmesi lazım. Yani sosyalizmin kendi ilkesi gereği de, ‘ama’sız, ‘ancak’sız ulusun kendi kaderini tayin hakkını desteklemesi gerekir. Orada onlara model çizmek, başka sol hareketlerin görevi değildir. Bu sosyalizmin ruhuna aykırıdır. Önce destekleyeceksiniz, kendi kaderini belirleyecek, sonra elbette eleştiri hakkınız vardır. Ama mücadele sürüyorken, daha devrim gerçekleşmeden, model oluşmadan, ‘ama’lı, ‘ancak’lı kaygılı yaklaşımlarla destek çıkmamak kendi ilkelerine ters düşmek olur. O nedenle, şu andaki desteği çok yetersiz görüyorum. Türkiye’nin metropollerinde, Türkiye’nin devrimcileri, demokratları, sosyal-demokratları, Batı Kürdistan’a destek yürüyüşleri yapabilirlerdi. Bu, Kürt’te uyandırdığı heyecan kadar, Türk solcusunda da heyecan uyandırmalıydı.

Peki, Türkiye devrimci hareketinin kaygı duyduğu bir özne olarak, Barzani hakkında ne düşünüyorsunuz? Biliyorsunuz, AKP kongresine de katılacak önümüzdeki günlerde. –Ki süreç de çok gergin ilerliyor; tarafı net biçimde seçmeye zorluyor. ‘Griliği’ olanaksızlaştırıyor. Barzani’nin bu süreçteki rolü nedir? Kimin yanındadır? ÖSO’yla, ABD’yle ilişkisi nedir? Kürt hareketinin onun bölgedeki konumuna ilişkin tavrı nedir? Bu konuda çok net açıklamalar yaparsanız; zira tanıdığım pek çok kişinin kafası bu konudan dolayı karışık…

Şimdi, Kürt hareketleri, KDP, YNK, PKK, PYD ve diğer Kürt hareketleri hakkında değerlendirmede bulunurken, her birinin önünde iki temel hedefin olduğu unutulmamalıdır. Birincisi, kendi aralarındaki ideolojik çatışmadır, gerilimdir ve mücadeledir. Kürt halkı da bir ulustur; o ulusun içinde de farklı sınıf temelli hareketleri var. Kürt halkı bunların bazılarını destekliyor, desteklemiyor; bazılarını şartlı destekliyor. Ama şu bir gerçek: KDP sağ bir harekettir, milliyetçi bir harekettir. İdeolojik yaklaşımı budur ve bu çerçevede uluslar arası güçlerle ekonomik işbiriği yapmaktan da çekinmemektedir. Yapar da bunu. –Ki Güney Kürdistan hükümeti bu konuda çok rahattır. Anlaşma yapıyor, işbirliği yapıyor. Bu bir ideolojik yaklaşımın delilidir. Ama aynı zamanda bütün Kürt hareketleri ulusal çıkarlar için de birlikte mücadele etmek için hassas davranırlar. Her hareket elbette en güçlü hareket olmak için diğer hareketlerle demokratik bir yarış, zaman zamansa çatışma içine giriyorlar. Türkiye’de de bu böyledir, başka ülkelerde de böyledir. Ben eminim ki KDP arzular ki, Türkiye’de de en etkili hareket o olsun. Ya da Batı Kürdistan’da da en etkili hareket o olsun. Arzular ki, halk daha çok kendisini desteklesin. Bunun için diğer hareketlerle mutlaka bir yarış, mücadele içindedir. Bu yarış, yarın özerk Kürdistan ya da bağımsız Kürdistan kurulsa da bitmeyecek bir yarıştır. Bu sınıf mücadelesi her zaman devam edecektir.

"AKP BİZE GÖRE KATİL, GÜNEY'E GÖRE NEFES BORUSUDUR"

Barzani’yle aranızdakini sınıf mücadelesi olarak mı görüyorsunuz?

Tabii… Ulusun partileri her zaman birbirleriyle mücadele etmeye devam edecektir. Çünkü sınıfsal temelleri, sınıfsal yaklaşımları başkadır. Ama Kürtlerin ortak çıkarları çerçevesinde, mümkün olduğunca da birlikte hareket etmeye çalışırlar. Çünkü nedir? Kendi kurtuluşunu tamamlamamış bir halktır. Bütün partiler de bunu bilir. Kürt hareketleri geçmişten de dersler çıkardıkları için, şu anda birbirleriyle cepheden çatışmak yerine, ulusal çıkarlar temelinde işbirliği yapmayı, birbirlerini mümkün olduğunca desteklemeyi de ilkesel olarak önlerine koymuş durumdalar. Asgarî demiyorum, azamî buna uyuyorlar. Biz bu nedenle sayın Barzani’nin yaptığı her açıklamayı, her değerlendirmeyi, bu iki zorunluluğu göz önünde bulundurarak değerlendiriyoruz. Eğer yaptığı çalışma, girişim, ulusal birliğe temelden karşı, ona zarar veren bir girişimse biz bunu eleştirme hakkını kendimizde görürüz. Ama sınıf temelli bir yaklaşım olarak, işte uluslar arası güçlerle ilişkilenme, bölge güçleriyle ilişkilenme, uluslar arası petrol şirketleriyle ilişkilenme konusunda çok ağır eleştiriler yapmak konusunda, doğrusu biraz daha temkinli davranıyoruz. Bunun henüz zamanı olmadığını düşünüyoruz. Çünkü biliyoruz ki, Kürdistan Federal Bölgesi de henüz kendini garantiye almamış, ayakları yere basmamış, geleceği çok güvenli olmayan bir bölgedir. Biz oradaki Kürt halkının çıkarlarını düşündüğümüz için, eleştirileri yaparken çok daha dikkatli davranıyoruz. Onlara zarar vermemek, haksızlık yapmamak için de temkinli davranıyoruz. Mesele budur. Yani bizim dışımızdan Kürt hareketlerine bakanlar da biraz bu iki uzlaşmaz çelişkiyi görebilirlerse, Kürt hareketlerinin bu zorluğunu anlayabilirlerse bence her şey yerli yerine oturabilir.

Bize göre AKP rejimi Kürtleri ezen, tutuklayan, katleden bir rejimdir. Ama Güney hükümeti onun nefes borusudur. Bağdat’la ipler kopmuş. İran’a kapılar kapalı. Suriye kapısı kapalı. Yani tek çıkış yolu, gümrüğe açılan kapısı Habur’dur. –Ki siyasi olarak da destek gördükleri bir rejimdir. Ama aynı zamanda Amerika’nın güçlü bir ittifakıdır Türkiye. Güney Kürdistan da Amerika’nın güçlü bir ittifakıdır. Yani bu kadar iç içe girmiş ilişkiler ve çelişkiler konusunda, biz çok hoyratça konuşamayız. Yani kendi sınıfsal, ideolojik yaklaşımlarımız gereği, bütün Kürt hareketlerini mahkûm eden, onların kazanımlarını mahkûm eden veya zarar verebilecek bir pozisyona girersek, bu hepimize kaybettirebilir diye korkuyoruz.

Peki Ortadoğu’daki şu sürecin, kısa vadede Barzani’yle diğer Kürt hareketlerini karşı karşıya getirme ihtimali var mıdır sizce?

Yok, ben kısa vadede böyle bir şey görmüyorum. Tüm Kürt halkı ve liderleri çok dikkatli davranıyorlar. Hepsi ne kadar kritik bir süreçte olunduğunun farkındalar. Hepsinin geleceği birbirine de bağlıdır aynı zamanda. Ne kadar ideolojik fark varsa da, o kadar da gelecek açısından birbirlerine bağlılar. Türkiye Kürtleri kurtulmadan, Güney Kürtleri ayaklarını sağlam basamaz. Suriye Kürtleri kurtulmadan, diğer parçalardaki Kürtlerin hakları güvenceye alınamaz. Suriye Kürtleri rahat yaşarsa, İran Kürtleri güçlenecektir. Bütün Kürtler geleceğini kazanırsa, İran Kürtleri de kazanabilir. Yani hepsi birbirine o kadar bağlı ki… Bunu da unutmamak lazım ki, hiçbir Kürt lider de bunu unutmuyor şu anda.

Röportajı sosyal medya üzerinden ayarladık. Bir de oradan soru sormazsak eksik kalır. ‘Bizi meclisten kimse atamaz’ diye bir açıklama yapmıştınız. Sosyal medyada kimi tepkiler gördü bu açıklama. Parlamentoyu fazla önemsediğinize dönük eleştiriler geldi. Şunu özellikle sormamızı istediler: Meclis sizin için ne anlam ifade ediyor? ‘Sine-i millet’ sözü, ne zaman, nasıl devreye girer? Sebahat Tuncel’le ilgili süreçle ve BDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla tehdit edilmesiyle birlikte cevaplarsanız…

Yani o açıklamanın devamı şudur: Bizi halk seçti, halk götürür. Başka hiç kimse meclisten atamaz. AKP’liler ve bazı MHP’liler öyle bir hava yaratıyor ki, yani ‘Bu parlamento bizimdir. Biz kafamıza yatmayanları almayız’ gibi bir hava yaratıyorlar. Ben bunun ne kadar çarpık bir zihniyet olduğunu anlatmaya çalıştım.

Biz oraya KPSS’yle girmedik. Atamayla girmedik. Memur veya orada çalışan işçi değiliz. Onlar da o meclisi şirket gibi yönetemezler; oranın CEO’su değiller, bizim patronumuz değiller. Bu şekilde konuşmaları, bizi seçen halkın iradesine saygısızlıktır. Halk bize ‘parlamentoya gitmeyin’ derse, gitmeyiz. Biz kendi başımıza da bu kararı veremeyiz. 35 milletvekili bir araya gelip, ‘biz hadi parlamentoya gitmeyelim’ diyemeyiz. Bize bir yetki, görev verilmiş, denilmiş ki ‘parlamentoya gidin’. Gitmememiz gerekiyorsa, çekilmemiz gerekiyorsa, buna yine halk karar verir. Ama Tayyip Erdoğan buna karar veremez. Bizi yargılayan mahkemeler buna karar veremez. Bunu anlatmaya çalışıyoruz. Yoksa, o parlamento kutsaldır, orada millî irade var, bu millî irade her şeyi çözer, bizi kapıdan atsanız pencereden gireriz, anlamlarında söylemiyorum. Bu halkın iradesini savunmak anlamında söylüyorum.

Biz kolay seçilmedik. Seçim çalışmalarını nasıl yürüttüğümüzü biliyorsunuz. Hatta belki de çalışmaların içindeydiniz. Binbir zorlukla parlamentoya gitmişken, birileri çıkıp da ‘burada oturtmayız onları’ falan diyemez. Bunu diyebilecek olan, bizi seçenlerdir. Derler ki, ‘orada oturmayın kardeşim’. Biz de döneriz. Bunu anlatmaya çalıştık.

"SOSYAL MEDYA GİZLİ DANIŞMAN GÖREVİ GÖRÜYOR"

Peki… Sosyal medyadan bir soru daha. Bildiğimiz kadarıyla siz de bir Zaza’sınız. Bazı Zaza arkadaşlar, özellikle Bingöl’de yaşananlardan sonra, BDP’nin Zaza politikasını eleştirmeye başladılar. Hatta ‘bir gün statü kazanılırsa Zaza’lar ezilen kimlik mi olur?’ gibi uç yaklaşımlar dâhi var. Kürt hareketinin Zazalara ilişkin, kültürel ve siyasal olarak politikası nedir?

Sadece Zazalara yönelik olarak düşünmemek lazım. Kürdistan’ın bütün farklılıklarına, zenginliklerine yönelik herkesin düşünmesi lazım. –Ki burada ana eksen, Kurmancî lehçesinde konuşanlar değildir. Mesela Türkiye’de zenginliklerden bahsedilirken Türk merkezlidir; geri kalanlar zenginliktir. Ama Kürdistan’da merkez yoktur. Merkez etnik kimlik, merkez lehçe, merkez inanç yoktur. Kürdistan’ın tamamı zenginliktir.

Şimdi bunu düşünenler şöyle iddia ediyorlar. Yani, Kürtlerin Kurmancî konuşanları merkezdir, geri kalanlar zenginliktir. Kürtlerin Sünnî Müslüman olanları merkezdir, geri kalanları zenginliktir. Böyle değildir bizim bakış açımız. Kurmançlar da bir zenginliktir; Kürtler de bir zenginliktir Kürdistan’da… Ama merkez değildir. Yezidîler var, Keldanîler var, Ermeniler var, Aleviler var, Süryaniler var. Var da var. Zazalar var, az da olsa sınıra yakın Soranca konuşanlar var. Güney Kürdistan’da Soranîler zaten yaygın bir şekilde var. Bütün bunların her biri hatta, kendi içinde özerktir. Dil olarak, kültürel olarak özerktir.

Buradan yola çıkarak ‘Zazalar Kürt değil, ayrı kavimdir’ tezi, aslında Kürt mücadelesini zayıflatmak için ortaya çıkarılan bir tezdir. Zazaca, bildiğimiz kadarıyla –yani ben o dönemlerde yaşamıyordum, birkaç bin yıl önceydi- Kürtçe’nin ilk halidir. En eski lehçedir. Bunu Kürdologlar söylüyor. Üstelik Kurmancî konuşan Kürdologlar söylüyor. Ondan diğer lehçeler türemiştir, deniyor. Kürt halkının bu kendi lehçeleri, bir ulusal parçalanmaya yol açacak şekilde tartışılamaz. Fakat Zazaca da, kendi içinde bir lehçe olarak çok zengindir, korunması gerekir. Kurmancî kadar değerlidir, Türkçe kadar değerlidir; diğer bütün diller kadar değerlidir. Ayrı bir Zaza politikasına da gerek yok. Siz model olarak tüm lehçeler, kültürler ayrı olarak kendini yaşatabilir dedikten sonra, ayrı bir politikaya hiç gerek yok. Yani Zazaca konuşulan bölgelerde Zazaca eğitim yapılır. Yazışmalar Zazaca yapılır. Orada Kurmancî, Türkçe, Soranî veya başka dilde konuşanlar varsa, onların diline de saygı duyacak şekilde bir program oluşturulur. Ama ağırlıklı dili Zazaca olan yerin eğitim ve yazışma dili Zazaca olur. Dersim vs. gibi. Ama Hakkâri’de Zaza yok mudur? Vardır. Onun diline, kültürüne de saygı duymak gerekir. Aksi takdirde mevcut sistemle aynılaşmış oluruz. Ben bu eleştirileri kabul etmiyorum. Kürt hareketine yapılmış bir haksızlık, biraz da bilinçli saldırıdır. Bingöl Üniversitesi rektörü de bunu savunuyor zaten. ‘Biz Kürt değiliz, Zazaca Kürtçe değildir” diyor. Yani bazıları da ‘önce Türkler bizi asimile etti, şimdi Kürtler ediyor’ diyor, bunları doğru bulmuyorum.

Bizim eleştirilerini aktardığımız arkadaşların eleştirileri genelde Kürt hareketinin kültür kurumlarında Zazaca’ya yeterli önemin verilmediği yönünde…

Vallahi bu da biraz Zazaların eksikliğidir. Yani Zaza arkadaşlar daha aktif olmalı. İki tane eşbaşkanı Zaza olan bir partinin Zazaca daha fazla desteklemesi lazım, daha fazla geliştirmesi lazım. Biz parti olarak Kurmancî’yi öne çıkaran bir tutum içerisinde değiliz.

Artık yavaş yavaş sonlandıralım. Özellikle sosyal medya üzerinden ayarlanmış olması nedeniyle de çok değerli görüyoruz bu röportajı. Genel başkan büyüklenmesi hiç olmayan tavrınızdan dolayı da ayrıca kutluyoruz sizi. Başarılar diliyoruz.

İçinde büyüdüğümüz kültür biraz onu gerektiriyor. Biz sosyal medyadaki eleştirileri de dikkate alıyoruz. Yani bir çoğu farkında değildir ama, yazılan çizilen çoğu şeyi okuyorum. Link olarak gönderilen yazıları, fotoğrafları takip ediyorum. Değerli bir mecra. En azından bizim takip edebildiğimiz mecra değerli bir mecra. Twitter’ın, sosyal medyanın bir kısmı yozlaşıyor, başka bir mecraya akıyor ama, işin bu tarafında çok ciddi bir entelektüel birikim de oluşuyor. Çok değerlidir bence. Yani gizli bir şekilde bize danışmanlık yapıyorlar, haberleri yok. Sonunda maaş da isteyebilirler, o yüzden çok açmayayım ben bu danışmanlık konusunu.

Fotoğraflar: Umut Aksun (@krototip)


Yorumlar

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.