Ana içeriğe atla

"GEBERTİLDİ!"



Koca harflerle yazmışlar: “GEBERTİLDİ!” Aydın’ın ve Mahsum’un ardından. Bir programa işlemişler onları, bizi… Adına Dicle Üniversitesi denilen insan törpüleme merkezinde, onların istediği biçimi almayı reddeden bütün gençlerle birlikte, Aydın’ı ve Mahsum’u da bir programa işlemişler. Suretlerini işlemişler önce. Adreslerini, telefonlarını, memleketlerini… En altaysa, içlerinde büyüyen öfkeyi ve umudu dillendirdikleri her günü, her eylemi yazmışlar. En basitini bile.

Aydın Erdem ve Mahsum Karaoğlan, Dicle Üniversitesi öğrencisiydiler. Kaderlerini ortaklaştıran şey, polis kurşunuyla katledilmeleri oldu. İkisinin de ardından acı ve öfke dolu binlerce arkadaşları isyan etti. Bunların yüzlercesi gözaltına alınıp, onlarcası tutuklandı. Yüzlercesine on yıllarla ölçülen hapis cezaları verildi. Adlı adınca bir soykırım operasyonuydu bu. Umudun soyunu tüketmeye giriştiler, Dicle’de. Onlar tüketmeye giriştikçe çoğaldı umut; ve kudurdular. Daha fazla saldırmaya, daha fazla düşman olmaya başladılar bize. Gün geçtikçe daha fazla izlediler; daha fazla tehdit ettiler. Ve her zaman yaptıkları gibi, gereğini hissettiklerinde, gözlerini bile kırpmadan “geberttiler”

Önce bir kez daha onlardan, sonraysa “gebertenler”den bahsetmek isterim; yüreğim yettiğince…

İlyas Aktaş, 2006 yılında, Mart Serhildanı olarak anılan olaylar sırasında vuruldu. Dicle’de öğrenciydi. “Toplumsal olay”a gerçek mermilerle saldıran polisin öldürdüğü 11 candan biriydi o. Vurulmadan bir gün önceki eylemde bir çocuğa yardım ederken polis tarafından tehdit edilmişti. Çocukları bunca sevmesinin bedelini bir gün sonra ödedi.

Mahsum Karaoğlan, Erganili yoksul bir ailenin çocuğuydu. Öğrenci yurdunda kalır, para harcamadan geçinmeye uğraşırdı. Adıyla müsemmaydı; mahsumdu hep. Fotoğrafına bakarsanız, siz de görebilirsiniz bunu. Urfa’nın Amara Köyü’ne yapılan yürüyüşte, kafasından vuruldu. Cebinden ne silah, ne “doküman” çıkmıştı. Yalnızca 1 TL madeni para bulunmuştu üzerinde; işte gerçek suç unsuru!

Aydın Erdem
Aydın Erdem, 10 çocuklu bir ailede büyüdü. Ailesinin yüz akıydı; adıyla müsemmaydı o da; “aydın”dı. Dünyanın öte ucundan gelenle konuşsa, gülüşünün diliyle, bakışının diliyle dâhi ikna edebilirdi. –Ki herkesi, en uzağındakini bile sabırla, coşkuyla iknaya girişirdi. 6 Aralık 2009 günü, Diyarbekir’in orta yerinde, yakın mesafeden hedef gözetilerek vuruldu.

Mazlum Erenci’nin üniversite okumaya vakti olmamıştı. Ama üniversitelilerdi hep dostları. 16 yaşında, “taş atan çocuk” olarak mahpus edildi. 8 yıldı sanırım; hapse mahkûm edildi. Sonunda, bir manipülasyon yasasıyla salındığında, devam etti kaldığı yerden. Halka gerçekleri taşımak üzere, gazeteci oldu. Sonra, gerçekler onu, dağ başına itti. Savaşla büyüyen Mazlum, savaşta öldü.

Zeynep Ulaş, coşkusu kendinden büyük bir “çocuk”tu. Savaş bir çırpıda büyüttü onu. Ama çocukluğu yüzünde asılı kaldı. Ölmeden hemen önceki fotoğraflarında dâhi, gözlerinde o çocukluğun ışıltısını görebilirsiniz. Onun bir çığın altında can verdiğini öğrendiğimde, İstiklâl Caddesi’ndeydim. Fenerbahçe-Galatasaray maçının ertesinde… Bir teranedir gidiyordu ve kahkahalarla gülüyordu herkes. Ne Zeynep’e, ne diğerlerine, ne aralarından geçen bana aldırıyorlardı. Dünya, şu 7 milyar kişilik tantana, uğruna ölünecek veya yaşanacak kadar anlamlı görünmüyordu.

Katilleri artlarından “GEBERTİLDİ!!” demiş. Sır değildi, evet. Şaşıramıyoruz da artık; şaşıracak yerlerimizi heder ettiler zira. –Ki öldüklerinde de, müthiş bir öfkeye kapılmış, hırslanmış, ama şaşır(a)mamıştık. Bir insanın zalimliğin hiçbir türüne şaşkınlık gösterememesi ne demektir, anlayabiliyor musunuz? Hatta büyütün ölçeği, bir halkın “Yok artık! Bu kadarına da pes!” diyebilme yetisini yitirmesi, ne demektir?

Buna literatürde, ‘savaş’ diyorlar. Tersine de ‘barış’ diyorlar.

Biz, yani ne ben, ne savaşın muhatabı olan tanıdıklarım, ne de bir zamanlar sohbet ettiğim cansız bedenler, herhangi bir ölü için ‘gebertildi’ dedik. Herhangi bir ölünün ardından sevinmek, barbarlık sayıldı hep. İçten içe sevinenler var ise de, asla dışa vurmaya cesaret edemediler. Zira ‘silaha tapmak’, ‘savaş kışkırtıcısı olmak’, ‘ağzından kan akmak’ gibi, oldukça ayıp sayılan deyimlerimiz vardı bizim.

Roboskî’de, gökyüzünden üzerlerine inen bombayla, veda dahi edemeden hayatları sona eren 35 Kürt köylüsünün ailesi bile, savaşa tapmadı hiçbir zaman. İntikam hırsıyla dolup taşmadılar. Ölen tek bir gencin ardından “oh olsun!” demediler. Hatta, canlarının üzerine düşen bombayla aynı üniformayı giyenler kaza geçirdiğinde, saçlarını okşayıp onlara analık ettiler. Ama onların çocuklarına giden ambulanslar bile savaş çığırtkanlığının hedefi oldu. Çocuklarının tabutlarına dahi biber gazı sıkıldı. Onların çocuklarının ardından “GEBERTİLDİ!!” denildi…

Halen ‘barış’ istiyor insanlar. Politik görünüz gereği binlerce cümle kurabilirsiniz barış talebine dair. Taktiksel, stratejik, konjonktürel, falansal, filansal tonla laf edebilirsiniz. Ama tek bir şeyi inkâr edemezsiniz: Halen barış isteyen, halen kendilerine düşman edilenleri dâhi bağırlarına basıp saçlarını okşayabilme erdemini gösteren o analar, peygamberlik mertebesindedir.

Devlet, hiçbir zaman bunu yapmayacak; çünkü o bir makinedir. O, kimsenin, onu yönetenlerin dâhi ulaşamadığı, gerçekten dokunamadığı, göremediği bir ‘şato’da ikâmet etmektedir.

Kurtuluş, her şeyden önce, bütün ideolojik hamlelerden, politik yönelimlerden, stratejik hedeflerden ve bütün o külliyattan önce, içimizdeki ‘insan’dadır. İçimizde bizi iyiliğe, dostluğa, barışa çağıran bir ‘insan’ varsa, ona seslenmeliyiz. ‘Kazandığımızı’ düşündüğümüz anda dâhi. Aksi takdirde zaferimizi, o görünmeyen ama her şeyden fazla var olan makineye hediye ederiz; daha önce yaptığımız gibi.

Velhasıl…

“GEBERTİLDİ!!” yazmışsınız, pek âlâ. Kimbilir artlarından, ardımızdan başka neler demediniz. Ve hatta kimbilir, biz neler demedik, öfkenin yankısına dönüşen sesimizle. Eğer, istihbarî nedenlerle dâhi olsa, benden, bizden nefret ettiğiniz için dâhi olsa bu yazıyı okuyorsanız, sözüm sizedir: Hepimize yaptığınız onca şeye rağmen, halen içinizde bir yerlerde bir ‘insan’ olduğuna eminim. Şöyle bir düşünün: Hiç bilmediğiniz, gerçek anlamda görmediğiniz, tanımadığınız insanlara, size hamasi bir söylemle anlatılan fikirlere nasıl bu denli düşman olabilirsiniz? Sizin zalimliğinizi ve bizim öfkemizi aynı tarih yarattı. O tarihi, farklı taraflarda, ama birlikte yaşadık. Bize yaptıkları zulme karşı körleştirmek için, hamaset yüklediler size. Şimdi bir düşünün: İlyas, Mahsum, Aydın, Mazlum, Zeynep ve milyonlarcası, nasıl bir tarihle bunca öfkelendiler? Neler yaşadılar da canlarını bile hiçe sayarak, inandıkları için dövüştüler? ‘Şunun kışkırtmasıyla’ filan demek, yeterli mi bunu açıklamaya?

Ben, ‘insan içine doğduğu çevre tarafından şekillendirilir’ diyen bir öğretiyle büyüdüm. Ve siz ne yaparsanız yapın, kişisel bir hınç biriktirmeyeceğim size. Ve siz bunu ‘vatan hainliği’ olarak görseniz dâhi, sizin için de mücadele edeceğim. Çünkü vatan benim, vatan sizsiniz. Siz, benim için, bizim için, bir kez dâhi aynı şeyleri düşünebilir misiniz?


Bu yazı RED Dergisi'nin Ekim 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.