Ana içeriğe atla

Katillerden katil beğenmek mecburi mi?



Aşağıdaki yazı, RED Dergisi'nin Kasım 2012 sayısı için yazılmıştı. Ancak dergi, yazıda ifade edilen fikirlere katılmadığı için, yazıyı yayımlamayı reddetti. (Bu benim yorumum değil, onların direkt ifadesidir) Reddin gerekçesi biçimsel değil, içerikle ilgiliydi. Yazının derginin biçimsel ilkelerine uymadığı savıyla basılmasının reddedilmesi durumunda revize edebilir veya yayımlatma isteğimden vazgeçebilirdim. Ama fikirlerimin engelleniyor olmasına tahammül etmem, -fikirlerim ben'i yarattığına göre- kendimden vazgeçmek olurdu.


Adını açıkça koymak gerekir: Bu bir sansürdür. Ve sansürcülük, insanın ve fikrin özgürlüğü için mücadele ettiğini söyleyenler söz konusuysa, fena halde ayıptır.


Böylesi bir sansürün ardından artık RED Dergisi'nde yazmayacağımı da, eğer bununla ilgilenen birileri varsa, paylaşmak isterim.




29 Ekim günü, Ankara Ulus’ta, Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak isteyenlere polis müdahale etmiş, gaz bombası, cop filan kullanmış. Yetmemiş; Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak için elde bayrak yürüyüşe geçenlerle ilgili kara-propaganda çalışmaları tezgâhlanmış, organizatör örgütler itibarsızlaştırılmaya çalışılmış. O da yetmemiş, Savcılık hızlı bir soruşturmayla sürece müdahil olmuş. Falan filan…

Oldum olası böyle eylemlerle ilgili yazar ve konuşur, mâlumun ilâmına kınamayı iliştiririm. Bu kez yapmayacağım. İnsanların herhangi bir kutlama/gösteri girişiminin saldırıya uğramasını doğru bulduğumdan değil. Politik karşıtlarımın sansüre uğramasını dilediğimden de değil. Hiç öyle esaslı gerekçeler uydurmayacağım. Zira tek bir gerekçe var serimde: İçimden gelmiyor.

İçimden gelmeyişinin nedeni fanatik bir Kemalizm düşmanlığı veya kof bir cumhuriyet karşıtlığı değil. Bahsedeceğim. Ama ondan evvel, şunu söylemeliyim: Cumhuriyetin Osmanlı’dan kopuşla anlamlanan ilerici bir devrim nihayetinde kurulduğunu, bu açıdan yarattığı ileri değerlerin savunulmasının şart olduğunu söyleyenlerle aynı fikirde değilim. Rousseau’yla, Voltaire’le bizim 1923 dönüşümünü yaratanları aynı bağlamda değerlendirmeye çalışanlarla aynı fikirde olmayıysa, zinhar günah sayıyorum. Şimdi, “cumhuriyetin ilerici değerlerine sahip çıkmak” gibi tezler ortaya atanların en önemli tarihsel dayanağı, bu fikir üzerine inşa oluyor. Marksist literatürle konuşursak, güncel-politik söylem, 1923’te yaşanana “burjuva devrimi” demeye yahut dememeye göre biçim kazanıyor. Ben demiyorum. “Yarı-burjuva devrimi” gibi ucube kavramlar kullanıp kasmaya ise, hiç gerek görmüyorum. “İlericilik” tartışmasını neredeyse kilometre hesabıyla yapan anlayışta da değilim. İlericilik, “şurada azıcık ilerlendi, şurası eksik kaldı, şurası geriye gitti” gibi bir yaklaşımla, aritmetik kullanılarak hesaplanacak bir şey değildir. İlericilik benim için, bütünsel bir durumu ifade eder. Yoksa, aritmetiğe vurarak hesaplayacaksak, sözgelimi, Hitler de “birazcık” ilericidir!

Şimdi çok kısa, neden cumhuriyetin AKP-öncesi dönemine de, şimdiki hâline de birlikte karşı çıktığımı ve birinden birini tercih etmeyi, desteklemeyi, şartlı desteklemeyi filan düşünemeyeceğimi açıklamaya çalışayım. Okurken lütfen, yasalar önünde bir Cumhuriyet savunucusu kadar “şanslı” olmadığımı, söyleyeceklerimi çok daha özenli seçmek zorunda olduğumu hesaba katınız.

1923 dönüşümü, -salt üstyapısal dönüşümle lağvetmek mümkün olmadığına göre- Osmanlı’nın lağvını içermiyordu. Üretim ilişkileri değişmiyor, yalnızca kısmî bir evrim ve bütünsel bir “kılık-kıyafet değişikliği” yaşıyordu. İşte tam bu açıdan, yaşanan bir devrim değildi. Devrim bu olsaydı, İngiltere, İsveç, Danimarka gibi ülkelerde hâlâ yaşanmadığını iddia etmek zorunda kalırdık! Bu birincisi.

İktisada hâkim değilim. Ama az buçuk iktisadî bilgimle dâhi, Kemalizm’in uyguladığı “karma ekonomi”nin ne kamucu, ne de “rekabetçi kapitalist” olduğunu anlayabiliyorum. Zira, kamu mülkiyetinin özel mülkiyet karşısında direnç gösteremeyeceği gerçeğini de, uluslar arası tekellerle ve diplomatik/politik/ekonomik örgütlerle kurulan bağımlı ortaklıkların “rekabetçi kapitalizm” yaratmayacağını da bilmek için, karışık iktisadî formüllere ihtiyaç yok. Montaj sanayiyle kelimenin gerçek anlamıyla “proleter” ve “burjuva” yaratılamayacağını bilmek için de… Bu ikincisi…

Gelelim toplumsal alana…

1923 dönüşümünün ayrıca bir “aydınlanma”yı ifade ettiğini söylüyorlar. Aydınlanma âlâmetleri ise, kılık-kıyafet yönetmelikleri, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Batıcılık ve Latin Alfabesi’ne geçiş, Köy Enstitüleri’nin kurulması… Böyle “aydınlanma” olmaz. Birincisi, “tepeden inme” olduğu, toplumsal dinamikleri gözetmediği, fanatik ve sığ bir Batıcılıkla mâlul olduğu için; “özkültür”ü ilericileştirmek gayesini aklına bile getirmediği için… Burjuva aydınlanması, yaşandığı her ülkede, bir iktisadî dönüşümün siyasal iktidarla taçlanmadığı durumda, en çok da halkı iknanın ve yeni iktisadî duruma göre yeniden yaratmanın itkisiyle meydana geldi. Yeni siyasal/sosyal fikirler, kavramlar, eskimiş sınıf iktidarının meşruiyet zeminini ortadan kaldırma, onların yerine yeni “birleştirici paradigmalar” yaratma çabasının ürünüdür çoğu zaman.

Bir küçük portreyle devam etmek isterim: Benim dedem, Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmenken, aşkı yüzünden başını belaya sokup dağa çıkmış bir eşkıyadır. 12 yıl dağlarda eşkıyalık etmiştir. Eşkıyalık ettiği dönem, şimdi bazılarının “yarattığı değerleri savunalım” dediği cumhuriyetin “aydınlanma”sının sürdüğü dönemdir. Halkevlerinin taşrada varlığını sürdürdüğü, devletin Köy Enstitüleri gibi kurumlarla “aydınlığını” köylere kadar taşıdığı 1950’li yıllar… Ama o dönemin köyünü ve o köydeki dedemi anlatanlar, hiç de öyle cumhuriyet coşkusundan filan bahsetmezler. Aksine, basılan evlerden, yağmalanan tarlalardan, zapturapt için dört yana kurulan karakollardan, kıtlıktan filan bahsederler. O dönemden bahsettikleri yegâne aydınlık suretler ise, devrimcilere aittir. Daha çok da Kürt isyancılarına… Şimdi kimileri onları da “cumhuriyetin eseri” filan diye yaftalayacaksa daha baştan önlemimi alayım: Bi’ geçiniz abiciğim… Uzak ülkedeki bir cumhuriyet onları bir miktar aydınlattıysa bilmem ama, bizimkinden aydınlık adına bir fayda elde ettilerse, o da karşıtlıkları sayesinde olmuştur! “Bizim” cumhuriyet en fazla, kendisine karşıt yaratarak ülkenin aydınlanmacı mirasına katkı sunmuştur!

Şimdi gelelim, zurnanın ayarının iyice bozulacağı yere…

Kemalistlerle muhalefet adına ortaklaşmamızı salık verenler, bir karar versinler: Kürdistan, onların “mücadele coğrafyası”na dahil mi, değil mi? Eğer dahilse, cumhuriyete ve onun sözümona “aydınlanmacı” tarihine bakarken, Kürdistan’ı da hesaba katıversinler. Onun Kürdistan’dan nasıl göründüğüne, orada neler yaptığına dair de bir-iki kelam etsinler.

1923 dönüşümünü ilerici bir burjuva devrimi olarak görenler, ayrıca, cumhuriyetin kuruluş döneminde yapılan Kürt katliamlarını da, “feodalizmin tasfiyesi” olarak görmek zorundadır. Şeyh Said, Ağrı ve Dersim gibi isyanları, feodal kalıntıların ilerici cumhuriyete direnci olarak okumalı, cumhuriyetin Sovyetler Birliği’nin de desteğiyle gerçekleştirdiği katliamları meşru görmelidir. –Ki bu yapılıyor da… Yıllar önce, üzerinde “Düşünce ve Eylem” yazan, TKP’li üniversite öğrencilerinin çıkardığı derginin arka kapağında, “Gericilerin çetelesi” başlıklı listede Şeyh Said’in adı da vardı. Ve sebebi kuşkusuz, bu acayip tarih okumasıydı.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mahir Çayan ve o dönemdeki daha pek çok kadro, bu konuda yanlış yaptı. Açıklıkla söylemeli bunu. Kemalist reflekslerden ve algıdan bir biçimde kurtulmaları gerekirdi. Yapamadılar. Hem mücadele birikimlerini devraldıkları kendilerinden önceki devrimcilerden, hem de kendi fikrî yönelimlerinden kaynaklanıyordu bu. O dönemde Kemalizm’le ideolojik kopuş gerçekleştirebilen, bu nedenle de sistemle hem ideolojik, hem pratik manada en keskin karşıtlığa bürünebilen tek kişi vardı: İbrahim Kaypakkaya. –Ki bugün Denizleri anılarını kirletmek için azizleştirmeye çalışanlar, Kaypakkaya’ya hâlâ (hem de cumhuriyet sözümona tasfiye olurken!) bunu bile yapamıyorlar! Kuşkusuz onun da yanlışları, eksikleri var. Kuşkusuz Kaypakkaya’yı da tartışmalı. Ama Kemalizm’in tahlili ve Kürt ulusal sorununun bir “ulusal sorun” olarak ilk defa ciddiyetle konulması konusunda da hakkını teslim etmeli.

Velhasıl, cumhuriyetin Kürt coğrafyasından görüntüsü, baskı, zulüm, işkence, katliam olageldi hep. Hatta o kadar acayip ki, ülkenin bir taraflarında “cumhuriyet tasfiye ediliyor” gibi tespitler yapılmaya devam ederken, Kürdistan’da “öze ilişkin” bir değişim bile göze çarpmıyor. Baskı, zulüm, işkence, katliam ve asimilasyon, belki bir miktar çağa uydurularak, devam ettiriliyor. Klik dalaşı bile Kürdistan’a, başka vaziyette ulaşıyor.

Bunları yazmamdaki temel saik, cumhuriyetin kuruluşuna ve niteliğine dair perspektif sunmak filan değil; aman yanlış anlamayın. Giderek yaygınlaşan –hatta ummadığım dostlarımda bile belirginleşmeye başlayan- “cumhuriyet hayranlığı”yla ve Kemalistlerle(bütün Kemalistlikleriyle) ortaklaşmayı (özellikle de Kürtlere) telkin eden anlayışla arama görünür bir mesafe koymaktır derdim. Bu yazı da olsa olsa, mesafenin kısa ve eksik gerekçesidir.

Velhasıl…

Bugün, güncel-politik mevzulardan dolayı, Kemalizm’in bir kesiminin “muhalif”e dönüşmesinden hareketle, tüm bu veballeri taşıyan cumhuriyeti savunmayı başta Kürtler olmak üzere ülkedeki tüm uluslara telkin edenlere sorarım: Bu halkın katillerden katil beğenmek dışında seçeneği yok mudur?





Kemalizm gaza bulanınca...

Klik dalaşı, onu klik dalaşı olarak algılayıp, tahlil ve müdahaleyi buradan kurguladığınız zaman, bir miktar da eğlencelidir. Hatta bazen tam “çekirdeklik” hâle gelir.

Ankara Ulus’taki müdahalenin görüntülerini izlerken, çekirdek çitlerkenki halet-i ruhiyedeydim. Gaz bombası görüntüsü ne yoğun bir öfkeye sevk etti beni; ne de iki küfür yuvarlandı ağzımdan. Zira gaz bombasını yiyenler, bunca zaman gaz bombasından ötesine maruz kalan bir halkın yaşadıkları karşısında susmakla da yetinmeyip hamaset saçtılar. Ama devlet provokasyonu, ama değil. Nihayetinde, insan aklının almayacağı bir zulme ortak oldular. Şimdi devletin hakiki varlığının ufacık bir parçasıyla biraz da kendileri sıcak temas etmiş, çok mu?

Şimdi “düşmanımın düşmanı dostumdur” sığlığında yaklaşıp, “siz de gaz yediniz, o halde bizdensiniz” diyebilir miyim o görüntülere bakıp? Daha doğrusu, neden diyeyim? En fazla, bu görüntülerden devlete ve egemenlere ilişkin genel bir karşıtlık çıkarmalarını sağlamaya çalışabilirim. Ama itiraf etmeliyim, yine de bir şey yapamam. Zira bu ülkede, sistem karşıtı mücadeleye kanalize edilebilecek tepkilerin önünü tıkayan en önemli unsur ayaktayken, Kürt sorunu, öylece dururken yerinde, hatta geri sayarken, farklı kesimlerden muhalifi bir arada tutmanın olanağı yoktur. Daha karikatürize bir ifadeyle: Kemalist kişilik bozukluğunun tedavisi, Kürt sorununun çözümüne bağlıdır!

Yorumlar

  1. Kısaca söyleyeyim;Kemalist kişilik bozukluğunun kalıntıları olmasa bu yazıyı yayınlamakta "sakınca" görmezlerdi.. Üstüne birşeyler söylemeye gerek yok sanırım.

    YanıtlaSil
  2. Dostum, önce yazı yazmayı, imla kurallarını falan öğrensek daha iyi olmaz mı? Mesela şart ekinden sonra virgül konmaz, (...) süs değildir, sadece yargının bitmediği cümlelerin sonuna konur. Bağlaçlarla cümleye başlanmaz, özellikle de "ve" ile "ama" bağlaçlarıyla. "Acayip tarih okumasıydı" gibi cümleler insanı dehşete düşüyor. Cümleler içindeki "falan" "filan" gibi ifadelerle de yazı yazılmaz. Ayrıca "Cumhuriyet" sözcüğünü ya küçük harfle başlatın ya da büyük harfle ama tutarlılık olsun. Sözün özü bu yazıyı ben de yayınlamazdım. Öncelikle dilimizi, yazım kurallarımızı iyice öğrenmeliyiz. Sanırım Cumhuriyet'e buradan da vurabiliriz. öğretememişler demek ki(!)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler kardeşcağızım. Bahsettiğin imla kurallarına daha fazla dikkat edeceğim artık. Başka?

      Sil
  3. Saygıdeğer yazar bu yazının “olduğunu” söylemek imkansız. Bakınız Marxist olduğunu ve politika yaptığını söyleyen ve bu yönde bir deklarasyonda bulunmuş, ortaya yazı kriteri koymuş olan bir dergiye her istediğinizi okunsun tartışılsın diye gönderemessiniz. Gönderdiğinizde bunun rededilmesi karşısında da basın özgürlüğü/sansür tartışmasına atıfta bulunamassınız. Bu öncelikle çok kurnazca bir tutum olacaktır.

    İkinci olarak yayınlanmayan yazı, yazar aksini söylese de, açıkça bir Kemalizm ve Cumhuriyet analizinden yola çıkarak eleştirilerini bir zemine oturtuyor değil mi? Bakın işte bu analiz bırakın Marxist olmayı ya da materyalist bir diyalektik barındırmayı eklektik bir metoddan bile yoksun üstelik terminolojik problemlerle maluldür. Bu metodolojik problemin üzerine kurulan tezlerin de bir anlam ifade etse bile RED'de basılmaması kadar normal bir şey yoktur.

    Şimdi bunları örneklemek gerekiyor. Osmanlının lağvedilmesi, üst yapısal dönüşüm ve kılık kıyafet meselesine geleceğim ama önce şuna bakalım: Yazar "Montaj sanayiyle kelimenin gerçek anlamıyla 'proleter' ve 'burjuva' yaratılamayacağını bilmek için iktisada hakim olmak gerekmez" gibi garip bir çıkarımda bulunuyor. Bu aslında şu demek: Osmanlı yıkıldığında bu coğrafya büyük bir köylü toplumunu barındırmaktadır. Bütünüyle tarumar olmuş vatanda modern sınıflardan eser bile yoktur. Kemalist iktidar olmayan bir burjuva sınıfını devlet imkanlarını seferber edip palazlandırmıştır. Dolayısıyla iktidar “modern” bir iktidar görünümü verse de aslında zorunlu olarak sınıflardan bağımsızdır. Bir diğer deyişle burada ileri sürülen şey, moden sınıfların iktidarı elinde tutanlarca belli bir bilinçle yaratılmış olduğu gibi tuhaf bir formülasyona karşılık gelmektedir. Halbuki Marxizm bize tam tersini söylüyor değil mi? Tam olarak Marx şöyle diyor: “Üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur.”

    Ha şimdi, Yazar böyle bir teorik hata yaptığında yenileri de arkasından gelecektir. Misal “tepeden inmecilik”... Yukarıdan devrim vs. de denen çerçeve tarihsel materyalist bir öz taşımadığı gibi bizim koca kafalı liberallerden başka, tüm dünyada pek bir savunanı kalmamıştır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. proletarya cumhuriyetin ilanı akabinde geçilen karma ekonominin neticesinde T.C topraklarında hayat bulmuş bir sınıf da değildir. Osmanlı ekseriyetle köy ekonomisine dayanan fakat sanayi bakımından ise yerli tefeci bezirgan takımının ve dönemin mevcut egemen sınıflarının yordamı ile kurulan sanayi teşekkülleri dolayısıyla proleter bir kesime de sahiptir. Sana Osmanlı gerçeği ile ilgili olarak Hikmet Kıvılcımlının eserlerinden faydalanmanı tavsiye ederim. Ayrıca Osman arkadaş bir iktisatçı olmadığını dile getirmiş. Ellerine sağlık emek vermiş yazmışsın ben beğendim aynı fikirdeyim. İki katilden birine mecbur değiliz.

      Sil
  4. Yazarın diğer bir hatası da kendisinin dönüşüm dediği, esas olarak bir devrim sürecinin tamamlanması olarak da bakılabilecek (başka türlü de bakılabilir), Cumhuriyetin kuruluş sürecinin arkasına önüne değinmemesidir. Zira eğer bir burjuva devriminden bahsedecek ve eleştirecekse esas itibariyle en azından 1907’ye hadar geri gitmesi gerekmektedir. Zira 1908’de kitlesel eylemliliklerle ve zorla gerçekleşen devrimin çeşitli alanlarda sonlandırılması Cumhuriyetle birlikte olmuştur. Bakınız burada matrak bir şey de vardır. Şu kılık kıyafet meselesi ağızlarda sakızdır mesela. “Ne la kılık kıyafetin devrimi mi olurmuş” diye? Böyle bir aşağılama aslında buna devrim diyenlerin aşağılanmasıdır ama öyle değil. Bal gibi devrim olur. Sadece şu kadarını alıntı yaparak söyliyeyim: “Şapka eski devrin kafasına Cumhuriyetin yumruğu olmuştur.”

    Tabi yazıda “1923 dönüşümü, -salt üstyapısal dönüşümle lağvetmek mümkün olmadığına göre- Osmanlı’nın lağvını içermiyordu. Üretim ilişkileri değişmiyor...” gibi yine anlamsız çıkarımlara rastlamak mümkündür. Osmanlı’nın özel bir üretim biçimi mi var; Osmanlı denilen şey nedir; üretim ilişkilerinin dönüşüm süreci nasıl bir süreç; gibi sorular sorulabilir ama gerek yoktur.

    Güncele ilişkin de şunu söylemek gerekiyor sanırım. Bu memlekette 10 gün öncesine kadar devletten dayak yiyen bir avuç kimseydi. Bu kimseler artık kim dayak yerse yesin “biraz da siz yiyin bakalım” mı diyecekler? E ama memlekette herkes için aynısı söylenebilir. AKP’yi kimler destekliyor; kimler oy atıyor? Büyük köylü ve işçi kitleleri de meydana çıktığında aynı şey pekala onlar için de söylenebilir. Açıkçası herkesin böyle bir hakkı var. Ama bu tavırın dile getirileceği yer RED değildir.

    Bütün bunları getirip Kürt meselesine bağlamak ise başka bir kurnazlıktır. Kurnazlık olmasa bile kestirme bir iştir.

    Tabi yazarın argümanları çok daha fazla tartışmayı kaldırabilecek niteliktedir. İsterse sürdüre de biliriz. Ama iş sansür/basın özgürlüğü meselesine getirilip kişiselleştirilirse olmaz.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.