Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yeni yılınızı kutlamıyorum!

Yeni bir yıla girdiğimizi muştuluyor yine, bütün gazeteler. Havai fişek efektleri, garip ve sokulgan bir sevinç hali. Sokaklarda ışıklara bezeli çam ağaçları, Noel Baba ve diğer rutin yeni yıl halleri.

Hiç kimse kırılıp gücenmesin, açıktan, duyabilen herkese ilan ediyorum: Yeni yılınızı kutlamayacağım!

Nedenini iki başlı olarak anlatayım.

Özgür Basın'dan başkası yok mu?

Özgür basın çalışanı 20'si tutuklu 46 gazetecinin yargılandığı 'KCK Basın Davası', görülmeye devam ediliyor. Bu dava ki, tam bir komedidir. Gazeteciler, haber takibi sırasında yaptıkları telefon görüşmeleriyle, haberlerinin içeriğiyle ve bunun gibi basın faaliyetleriyle yargılanıyorlar. Yani bahse konu olan, herhangi bir insanın, herhangi bir sebepten yargılanmasını aşıyor. Halka haber taşımak suç olarak tanımlanıyor; halkın haber alma hakkı engellenmeye çalışılıyor.
Bunları biliyoruz. Memlekette hukukun da, insan haklarının da aldığı hali anlatmak, malumu ilam oldu. Anlatmaktan ziyade direnmek, dayanışma içinde olmak ve bu akıl dışı, izan dışı ablukayı parçalamak, günün anlamlı görevidir. Zira bu görevi de bize en çok, muhalif gazeteciler, medya organları hatırlatır. Bu ahval içinde, KCK Basın Davası'nda da meslektaşlarına yönelen bir hukuksuzluk bahse konu olduğu için, en çok bu muhalif gazetecilerin duyarlılık göstermesi beklenir, değil mi?

CHP/ML’lilere açık çağrı!

Türkiyeli devrimci hareketlerin önemli kısmının genlerinde Kemalizm mikrobu taşıdığına dair tespit, hala güncel. Güncelliğini de mütemadiyen, farklı çıkışlarla kanıtlıyor.
Aslında Türkiye devrimci hareketinin Kemalizm’le bu ‘gayrimeşru’ ilişkisinin kökleri, hayli eskilere dayanır. Fakat şu son günlerde, Kemalizm’in bir ucunun muhalife dönüşmesi nedeniyle, hastalığın daha keskin halde nüksettiğini söylemek de mümkün. Bir eğilim Kemalistleri dönüştürmeye çalışırken, başka bir eğilim daha kestirmeden giderek ‘hemen örgütlemeyi’ düşlüyor. Bu düşün neticesi de, pek tabii ki, onlara benzemek oluyor.
Solun genlerine işlemiş bu Kemalizm, son olarak, Şeyh Said’le ilgili ortaya çıktı. Son günlerin popüler ‘hack’ grubu RedHack(Kızıl Hackerlar), bir twit yazdı: “Biz Bedreddin, Şeyh Sait, Baba İshak, Kawa, Pir Sultan, Dadaloğlu, Deniz, Mahir, İbrahim’den alıyoruz kudretimizi. Hangisi boyun eğdi, ey AKP!” Sonra, bu twit Kemalistlerden Şeyh Said nedeniyle yoğun tepki alınca, ‘düzeltiverd…

Duvar Yazısı

Qamişlo-Nisêbin, Serêkaniyê (Ceylanpınar) ve Êfrîn-Kilis’te, Kürt yurdunun iki yanı arasına örülmek isteneniyle birlikte hayatımıza yeniden giren "duvar”, her alanda bir kötülük imgesi olarak çıkıyor karşımıza. Tarihte, edebiyatta, müzikte, siyasette... Belki yalnızca inşaatta öyle değildir!
Esareti imgeler duvar. Kapatılmışlığı, ayrılığı, yasağı... Bazen de engelleme uğraşını, gürül gürül akanın... İnsanın tarihinde yuttuğu en fena zehirlerden "mülkiyet”in de duvarla yakından ilişkisi vardır. Mülk, duvarlara sığınılarak edinilmiştir ilkin.
Yani duvar, pek de sempatik sayılmaz, insanlık alemi açısından. Öyle ki, kendisi bile utanmıştır bu durumdan da, rivayete göre, seslenmiştir insan evladına: "öyle bakmayın, bu yaralar şerefli yaralar değil/ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz”(A.İlhan)

Yol, su, kanalizasyon... Başka?

Seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde…

Yok, bu olmadı.

Birlik ve beraberliğe en çok…

Bu hiç… Tamamlamak bile namümkün.

Direnişimizin zafere en çok yaklaştığı tarihsel günlerde…


Bu da bayat.

N’apsak da anlatsak, içinde olduğumuz vaziyeti? N’apsak da, şöyle tınısıyla bile sarsabilecek bi’ cümle kuruversek! N’apsak da tekrara düşmesek!

Senin yolun yol değil!

Başbakan'ın sonunda şirazesi kaydı. Hayır, zaten pek hassastı, zor duruyordu yerinde ya; sonunda iyice kaydı!
Partisinin son grup toplantısı, yine bildiğimiz gibiydi. Konuşmasına sakin bir tonda başlayan başbakanımız, dakikalar ilerledikçe şişti, şişti; o şiştikçe karşısındaki partili kitlesi de şişti; alkışlar, 'yaşa, var ol!'lar havada uçuşurken, "Allaah!" nidasıyla patlayıverdi bir anda! "Yol için biz, gerekirse camii de yıkarız!" diye ünleyiverdi.

Çulhaoğlu'na merhamet edin!

Metin Çulhaoğlu'nun çocukça anarşizm eleştisine( http://haber.sol.org.tr/yazarlar/metin-culhaoglu/anarsizmin-bir-asalak-olarak-portresi-81139 ) ilişkin:

Sanata nasıl yaklaşmalı?

"Sosyalist gerçekçiliğin ideolojik ve estetik ilkeleri şöylece sıralanabilir: sosyalist ideolojiye bağlılık, halka hizmet ve partizanlık, emekçi halkın mücadelesiyle sıkı bağlar kurmak, sosyalist hümanizm ve enternasyonalizm, tarihsel iyimserlik, formalizmin, sübjektivizmin ve natüralist ilkelciliğin reddi. Sosyalist gerçekçiliğin görevlerini yerine getirmek demek, insan hayatına, düşüncelerine ve duygularına nüfuz eden bir bilgiye, insan tecrübelerine tekabül eden ve bunları iyi artistik formlar içinde veren bir tasvir gücüne sahip olmak demektir."(Materyalist Felsefe Sözlüğü; Sosyal Yay.; Ağustos 1980; Syf. 412)
Böyle söylüyor, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin kavramları sosyalist düzenin "ihtiyaçları doğrultusunda" yeniden üreten, halkı ve hatta aydınları bu minvalde eğitmekle görevlendirilen kadroları.

Denilebilir ki, iktidarcılıktan vazgeçmemiş bütün politik yönelimlerin sanata yaklaşımları, hemen hemen aynı minvaldedir zaten. Sanat, hele de herhangi b…

Devleti ittirme süreci

Ahmed Hamdi Tanpınar, meşhur Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde şöyle diyor: "Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtların altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde 7-8 defa memleketimize geldiğini işittim. Neyin? Hürriyetin... Bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde 7-8 defa geldi."

Gelmeye de devam ediyor. Hem sadece hürriyet mi! Demokrasi, barış, çözüm, adalet... Ve daha neler neler! Gelip duruyorlar. Hiçbir yere gitmedikleri halde hem de... Aziz vatanımızın mucizevi özelliklerinden biri de bu olsa gerek!

Şimdi de bir "demokratikleşme paketi"dir, gidiyor. Biraz gecikiyormuş gerçi; ay sonuna ancak geliyormuş. Ama geliyor ya demokrasi; sen ona bak! Barış da geliyor, adalet de, çözüm de!

Avrupa´nın “aşağı ırkı”: Mülteciler

“Mülteciler, sığınma süreçleri öncesinde, sırasında ve sonrasında saygı duyulması gereken haklara sahiptirler. İnsan haklarına duyulan saygı, günümüzdeki mülteci akınlarını hem önlemek hem de çözmek için gerekli bir koşuldur. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri, Sadako Ogata’nın ifadesiyle, ‘mülteci sorunu, tüm devletlere ve insanlara, insan haklarına olan bağlılıklarını sınayacakları bir sınav olarak sunulmalıdır’.” (Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği İnsan Hakları Bilgi Kitapçığı No. 20 - Zulüm Görme Tehlikesi Olan Kişilerle İlgili Sığınmaya İlişkin Karar – 1967)
Bu kararı alanlar bugün nerdeler, bilmiyorum. Görünen o ki, kararlarını da yanlarına katıp çekip gitmişler. Zira bugün mültecilere ne saygı gösteriliyor; ne de insan haklarına uygun bir yaklaşım reva görülüyor.
Yaklaşık 4 aydır, Almanya’da mülteciyim. Ülkemde öğrencilik ve gazetecilik yaparken aldığım 10,5 yıllık hapis cezası beni buralara getirdi. Mülteci politikasını sorgularkenki kalkınma nokta…

Kaypakkaya: Neden yaşıyor, nasıl savaşıyor?

“2003 yılının yaz aylarında bir grup yolcu, Malatya'nın köylerinden arabayla geçerken, yol kenarında bulunan kayısılardan bir miktar almak isterler. Kendilerine yetecek kadar kayısı toplar ve tarla sahibi köylüye ücretini vermek isterler. Bu sırada yolculardan birisi köylüye:  “Amca, sen İbrahim Kaypakkaya diye birisini tanır mısın?” diye sorar.
Böyle bir soru karşısında afallayan, bir o kadar da kaygılanan köylü duraksar. Yolcu, sözüne devam eder: “Biz onun yoldaşlarıyız."
Bunu duyan köylünün yüzünde, içten içe duyduğu memnuniyetin ifadesi olarak bir tebessüm belirir ve sözünü sakınmaz:
'Koyun o paranızı cebinize! Ben Kaypakkaya'nın yoldaşlarından para almam!'” (Seçme Eserler'in önsözünden...)

Solun süreci, sürecin solu

Açık ki, hepimiz sürece “hazırlıksız” yakalandık. Hiç de beklemediğimiz bir anda, karşımıza çıkıverdi. Savaşın sonu elbet bir gün “sürece” varacaktı ya, son yıllarda yaşananlar, hiç değilse AKP iktidarıyla bu işin kotarılamayacağına dair derin bir inanç yaratmıştı. Fakat hayat böyle. Öyle anlar olur ki, “tarihsel fırsat”ın içinden geçtiğinizi, ancak her şey olup bittikten sonra anlayabilirsiniz.

Dışarıdan keskin görünen bu dönüşümün elbet kuvvetli bir zemini var. Ortadoğu'daki gelişmeler Kürt'ü dünya siyasal arenasının göbeğine yerleştirmeseydi, büyük ihtimalle süreç lafı etmiyor olacaktık. Fakat velhasıl, Ortadoğu jeopolitiğinde hava bir gün dönmek zorunda olduğu tarafa, Kürt'e dönebildi. Anı tarihsel kılan da bu.

Sürecin -aniden gelişinin de etkisiyle- en önemli yareni “kafa karışıklığı” oldu. Her taraftan herkesin aklına, bir an yahut her an, “Ne oluyoruz” sorusu düşüyor. Özellikle Öcalan'ın Newroz mesajından itibaren bu soru ve kafa karışıklığı -kimileyin su yüzüne ç…

Yolcu yolunda...

Bu yazıyı aslında Kürt 2.0 Dergi´nin "Yol" temalı son sayısı için yazmıştım. Ancak tam derginin çıkacağı sırada gelişen yeni bir yolculuk nedeniyle, yazıyı dergiye gönderemedim. Aslinda çokça da değişiklik, ekleme/çıkarma yapmak niyetinde olduğum bir yazıydı bu; ondan da vazgeçtim. Bazı yönleriyle, en önemsediğim yazılardan biri oldu bu. Keyif alarak okuyacağınızı umuyorum.
Antep’in benim köyümün olduğu tarafı, “iç ülke”nin sınırı gibidir âdeta. Şehir merkezinde Kürtler, “kenar mahalle insanı”dır. Şehrin genel havasına onlar hâkim değildir asla. Ama köye doğru yaklaştıkça, Kürtleşir hayat. Fabrikasyon düzen, yerini dağa yaslanmış ilçelere, durduğu yere yakışmayan binalara bırakır. Köyler sıralanır yol üstünde. Giderek, arabanın peşine takılmayı huy edinmiş köpekler çıkmaya başlar meydana. Sonra yol kenarından arabaya doğru bakan çocuklar sıralanır. Yol, patikaya dönüşmeye başlar. Engebeler, hızı yavaşlatır. Hayatı da…
Yol bozuldukça, araba yavaşladıkça, ben bir yabancıya d…

Hiçbir yere varmak...

Bazen bir sözcük ya da cümle takılır aklıma ve orada kalır. Günlerce, bazen haftalarca dönüp durur. Bazen hiçbir çağrışım yapmaksızın, bilinçaltından önünü ve arkasını bırakıp kaçmış gibi. Bazen ise, öyle çok sözcükle gelir ki, kendisi görünmez olur.
Şu günlerde, benim ve onca insanın onca yıl boyunca üzerine düşündüğü iki kelime takılı takılı kaldı zihnimde: “Hayatın anlamı” Yanında çoğunlukla hiçbir sözcük getirmiyor. Gelip, bir başına oturuyor zihnimin başköşesine. Hiçbir şey eklemeden “hayatın anlamı” derken yakalıyorum kendimi. Belki de zihnim oyun oynuyor bana. Ona ekleyeceğim bütün takıların ya kifayetsiz, ya gereksiz, ya aşırı olacağını imâ ediyor. Onunla başlayan cümleyi hiçbir zaman bitiremeyeceğimi anlatmaya çalışıyor bana.