Ana içeriğe atla

Yolcu yolunda...

Bu yazıyı aslında Kürt 2.0 Dergi´nin "Yol" temalı son sayısı için yazmıştım. Ancak tam derginin çıkacağı sırada gelişen yeni bir yolculuk nedeniyle, yazıyı dergiye gönderemedim. Aslinda çokça da değişiklik, ekleme/çıkarma yapmak niyetinde olduğum bir yazıydı bu; ondan da vazgeçtim. Bazı yönleriyle, en önemsediğim yazılardan biri oldu bu. Keyif alarak okuyacağınızı umuyorum.

Antep’in benim köyümün olduğu tarafı, “iç ülke”nin sınırı gibidir âdeta. Şehir merkezinde Kürtler, “kenar mahalle insanı”dır. Şehrin genel havasına onlar hâkim değildir asla. Ama köye doğru yaklaştıkça, Kürtleşir hayat. Fabrikasyon düzen, yerini dağa yaslanmış ilçelere, durduğu yere yakışmayan binalara bırakır. Köyler sıralanır yol üstünde. Giderek, arabanın peşine takılmayı huy edinmiş köpekler çıkmaya başlar meydana. Sonra yol kenarından arabaya doğru bakan çocuklar sıralanır. Yol, patikaya dönüşmeye başlar. Engebeler, hızı yavaşlatır. Hayatı da…

Yol bozuldukça, araba yavaşladıkça, ben bir yabancıya dönerim artık. Bir ucubeye hatta. Köye çeker bir yanım; bir yanım şehre alışık. Birinde kavruk yüzlü Kürt, ötekinde şehirli Türk olurum. Birinde yaşıtlarıma şehirliliğimin havasını atar; ötekinde kaşıma-gözüme sinmiş Kürtlüğüme yönelen hakaretlerle dövüşmeye çalışırım. Yol burada, ring’e döner. Sözcüğün iki anlamıyla…
--

Yolculuk, arayışla anlamlanır. Arayış her şeye yönelebilir. Ama en çok kökünü arar insan. Kimliğini arar; kendi peşinde savrulur. Uyanık olmanın tek yolu, kendini aramaktır.

Yolculuğum bana kayboluşumun bazı gerekçelerini gösterir.

Onlara arasıra toslarım.

Arasıra kaçınırım onlardan, kaçar, uzaklaşmanın yolunu ararım.

Bu da bir yoldur.” (Yolcu, Enis Batur, Kırmızı Yay., Syf. 161)

Kent, kendinden koparır insanı. Ona yaşam formları dayatır. Artık insan, kendini arayan değildir; kendini seçendir. Ya da seçtiğini zanneden. Ona sunulan seçenekler arasında, içgüdüsel yahut güdüsel bir tercih yapar. Yarı-uyanık devam eder, girdiği sapakta. Ama değil mi ki, sürprizlerle doludur yol. Ve sapaklar, çok yerden birbirine bağlanır.

--

Bir anda, “Ben de geliyorum!” dedim, oturduğum yerden. Şaşırdılar. Gelemeyeceğimi sanıyorlardı. Aslında, cümleyi kurmamın hemen öncesine kadar, ben de öyle sanıyordum. Ama içimde bir yerde beni dürten her ne idiyse, bir anda karar verdim. Gitmeliydim.

14 yaşımdaydım. Ülkeyi, dünyayı baştan kurmaya yeltenen bir hayalin peşine henüz düşmüştüm. Orada kendimi aramıyordum, hayır; bulduğumu sanıyordum düpedüz. Daha kaç sapağa gireceğimden haberim dâhi yoktu.

Yolculuk, İstanbul’aydı. Daha doğrusu, orada yapılacak bir politik gösteriyeydi. Gösteriden çok, yolculuğun kendisi heyecanlandırıyordu beni. Annemi, babamı bu yüzden karşıma aldım. Yol’a çıkacaktım. Hem de, bin küsur kilometre öteye; İstanbul’a…

Otobüste, birbirine “yoldaş” diyen 40 küsur kişiydik. Yabancı hissediyordum kendimi yine. Kendimi bulduğumu sanarken, kendimden kurtulmaya çalışıyordum. Onlar gibi olmaya, öyle konuşmaya ve asla komik duruma düşmemeye çalışıyordum. Ama büyük bir merakla dinliyordum söyleneni. Bana verilen dergileri, açlıktan nevri dönmüş bir uzun yol yolcusu gibi iştahla okuyordum. Tamamen yeni bir sapaktı bu. Önceki sapağa hiç mi hiç benzemiyordu.

İstanbul’da ben, yumurtasından yeni çıkmış serçe gibiydim âdeta. Kaldırımın her kusuruna takılıyor, önüme çıkan bütün demirlere çarpıyor, çoğu slogana sesimi uyduramıyordum.

İnat ettim, kazandım. Sonunda, o otobüstekilere benzedim bir gün. Ve ancak iyice benzedikten sonra, kendimi bulduğum yanılgısından kurtulabildim.

--

Her şeyi yol’un insafına bırakmak istemiyorsanız, bir miktar cesur olmak zorundasınız. Sapağın ucunda veya üzerinde ne olduğunu, hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz. Sizi oraya yönlendiren, bu olmamalı. Sapağa, oraya girmek istediğiniz için girmelisiniz. Evet, farkındayım: İsteyenin siz olduğunuzdan hiçbir zaman emin olamayacaksınız. Ama hiç değilse çoğu zaman, istemeyen olduğunuzdan emin olabilirsiniz.

Üzerinde “İstencin Özgürlüğü” yazan kitabı hiç okumadım. Okusam içinden çıkabilir miydim, onu da bilmiyorum. Ama üzerindeki iki kelime dâhi, aklımı fena halde yormayı başardı şu güne kadar. İstenci özgür kılmak… Yol’un hiçbir ânında mümkün olmayacak sanırım. Ama istemediklerimi bilmek ve buna göre davranmak, istediklerimi yapmama yardımcı olabilir.

Bu yolu, tek bir kez yürüyeceğiz. Tek bir kez. O hâlde, onu keşfetmek için de tek bir şansımız var. O tek şansı, oturarak harcamak, fena gelmiyor mu size de?

Yola düşülmediğinde de sürüp gidebilir yolculuk, şüphe yok. Gene de, yolda bilincin devinimleri değişir. Yola çıkmayan, yolcu çıkmayan Zaman’ın günlük eksenine sık sık yenilir, onu kolundaki saatin tek boyutlu ekseninde kavramakla yetinir.
(…)
Yolcu, yüksek anların sayısını arttırmayı öğrenen, öğrenmeyi göze alandır.”(Yolcu, Enis Batur, Kırmızı Yay., Syf. 175)

--

Tren yolculuğu neredeyse bitti artık. Hızlı trenler var ise de, onları trenden saymıyorum. Benim trenden kast ettiğim, daha doğrusu, benim zihnimde yer edinen tren, bambaşka bir şey çünkü.

8 saat süren tren yolculukları hatırlıyorum, çocukluğumdan. Antep-Mersin güzergâhında… Yolculuk öncesi börekler ve içecekler hazırlanırdı. Özellikle biz çocuklar, yolun sonundan ziyade, kendisinden dolayı heyecan duyardık. Tren yolculuğu yetişkinler için eziyet, çocuklar için şölendi.

Kompartıman, karşılıklı iki yatak ve koltuklarla, pencere önüne iliştirilmiş küçük bir masadan ibaretti. İki kompartımana yerleşirdik; birinde yetişkinler, ötekinde çocuklar. Hayatın tren camı kadar güzel göründüğü başka bir yer var mıydı, hatırlamıyorum. Trenin bitmeyen gürültüsü bile güzel gelirdi bana. Başımı pencereden uzattığımda, rüzgar gelip saçlarımı yalardı. Uçsuz bucaksız kırların ortasına kurulmuş köyler ve etrafta gezinen insan ve hayvanlar geçip giderdi önümden. Adana’dan sonraysa, köyden tanıdığım çocuklar çıkardı meydana; trene taş atarlardı. Kuzenim yanımda küfrederdi onlara, analarına. Anlam veremezdim ben: Bir çocuk, trene niye düşman olur? Tren bu; insan değil, hayvan değil. Trene nasıl düşman olunur? Çok sonra anladım. Tren, herkese heyecanlı bir yolculuğu anlatmazmış. Kimilerinin hafızasına, asker veya sürgün sevkıyatıyla kazınmış imgesi.

Yine Enis Batur söylüyordu, kitabı, sayfayı hatırlamıyorum: Eskiden tren penceresinden hayat akardı; artık yalnızca hız akıyor.

Yoksa artık hayat, hız demek mi oldu?

--

Bu yazıyı sonlandıracak kuvveti görmüyorum kendimde. Yol’da daha fazla vakit geçireni, uyanıklığını daim kılabileni konuşturacağım yazının sonunda da. Yol’umu güzelleştirenlerden birini, Enis Batur’u…

Önce, bir hayal kahramanı olmasına karşın, benim büyük önderim olan Don Quijote’a dair konuşsun Enis Usta:

Onun(Don Quijote’un) özgünlüğünü, yolcu kimliğinde beliren farklılığını kahraman portresini altüst etmesinde aramak gerekiyor.

Aramaya çıkmış; bulamayacağını, bulunası bir şey olmadığını anlamış, görmüş, öğrenmeyi öğrenmiş; yara bere dökümü kabarık yolcu.

Hakikî yolcu, yol dönüşü, yol’un sonunda her zaman hüzünlü, hüzün verici, yenik olmuştur: Sonunu sessizlikle, tükenmişlikle seyreder.

Don Quijote yola çıkarken de öyledir. Yolculuğun her evresinde bozguna uğrama yazgısına boyun eğer.

Yol alır gene de…”

Ve şunları da, yol’u anlamak ve anlayarak yol almak için, akılda tutmak lazım:

Yol, kanıtlar. Kuran, yıkan, yeniden kuran, her defasında yıkacak olan Zaman, yolun içindeyken daha iyi sayılır: Dakika dakikadan, gün günden, vakit vakitten ağır geçmeye başlar. Mercek ayarı değişir, değiştirilir: Yaşadığı, içinde durakaldığı, durayazdığı kentin, diyarın heykellerinin, ağaçlarının, yapı ve sokaklarının, insan ve hayvanlarının arasından geçip giden, kendisini uyanık bir uyurgezer kılmadığı anlarda her şeye teğet geçen kişi, yolcu çıktığı an dikkat kesilmeye koyulur.”

İyi yolculuklar, hepimize…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.