Ana içeriğe atla

Yol, su, kanalizasyon... Başka?

Seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde…

Yok, bu olmadı.


Birlik ve beraberliğe en çok…


Bu hiç… Tamamlamak bile namümkün.


Direnişimizin zafere en çok yaklaştığı tarihsel günlerde…

 

Bu da bayat.

N’apsak da anlatsak, içinde olduğumuz vaziyeti? N’apsak da, şöyle tınısıyla bile sarsabilecek bi’ cümle kuruversek! N’apsak da tekrara düşmesek!


Tekrarlıyoruz. Boyuna tekrarlıyoruz. Hele de büyük büyük lafları o kadar çok tekrarlıyoruz ki, birbirleri arasında görünmez oluyorlar.

Tekrarın en önemli nedeni, yenilenmemektir. Yenilenmemenin en önemli nedenlerinden biriyse, söyleneneni sözde bırakmaktır. Ünlü bir söz(-ki neredeyse her ünlünün söylediği iddia edilir!) “bilmek yapmaktır” der. Yapan “bilir” ancak. Yapan dönüşür; yapan yenilenir; yapan “çağın ruhunu” yakalar. “Biliyorum!” diye bas bas bağırdığını yapmayanın bildiğiyse... Kime ne ki ondan!


Tamam, sadede geliyorum.


Söylenip duruyoruz: “İktidar, bütün kötülüklerin anasıdır. İnsanlığın özgürlük düşünün karşısındaki en büyük tehlike de, 5000 yıllık sınıflı toplumlar tarihinden süzülüp bugüne dek büyüyerek ulaşan iktidar’dır.”


“Kapitalist modernite, ekolojiyi yıkıma uğratmakta, doğa-insan arasındaki uyumu ortadan kaldırmaktadır.”


“Yeni bir toplumsal durumu inşa ederken kolektivizmi yeniden kurgulamak ve uygulamak; komünlerin, kooperatiflerin ve diğer alternatif ekonomik örgütlenme biçimlerinin olanaklılığını ispatlamak, umudun en önemli gereğidir.”


...ve daha neleeer neler!


Hiçbirine itirazım yok. Eminim sizin de yok. -De, sorarlar: Hani, nerde? (Sözüm Rojava’dan dışarı!)


Tam da yerel seçim öncesinde, bunları konuşmak lazım. Bir yazıya hepsini sığdırmak mümkün değil ya, tam bu dönemde mesela, ekolojik yaklaşımı ve kolektivist alternatifleri, bunlara dair örnekleri(yahut örneksizlikleri) konuşabiliriz. Öyle ya, bu düşleri hayata uygulamada birebir görev üstlenecek kurumlardır, belediyeler. Mesela soralım: Bütün bu iddiaları programının ta en başına yerleştirmiş hareketin hangi belediyesi, hangi “yıllık faaliyet bülteni”nde bunlara dair çalışmalarının çetelesini anlattı? Yol, su, kanalizasyon; hepsi önemli elbette. Ama hayatın kolektif örgütlenmesine dair -yani “en birinci”ye dair- ne anlattı, ne örgütledi? Veya “aday adayları”nın hangisi, tam da bu “en birinci”ye yönelik hedeflerle, projelerle yaptılar başvurularını? Lütfen yanlış anlamayın. Yaptığım tecahül-i arif değil, samimi bir sorgudur.


Başka samimi sorgular da var hatta. Ve hatta, bu sorgular soyut sızlanmalara değil, somut pratiklere de dayanıyor. Sadece “Kırklar Dağı” diyeyim, gerisini birlikte tahmin edelim mesela. Kim verdi hesabını, açıkça?


Tutarlı ve gerçekçi bir “iktidarcılık karşıtlığı” gütmesinden aldığı güçle “özgürleştirme” bâbında dünyanın belki de en kuvvetli paradigmasına sahip olanların belediyelerini “başkanlar” yönetmez elbette! Ve işte bu sebepledir ki, tek tek başkanları kimse övmeyeceği gibi, yermez de. Yergi de, övgü de, beklenti de fikrin ve hareketin kendisine yönelir.


Bu özgürleştirici paradigmanın kuvveti ise, “kurma” yeteneğindedir. Yıkma yeteneğine hâsıl olmaktan daha önemlisinin “kurma” yeteneğine hasıl olmak olduğunuysa, tarih acı deneyimlerle göstermiştir. O halde, esas olan “kurmak”tır. Esas “süreç” de oradadır! Ne kadar kuruyorsak, o kadar ilerler “süreç”! Yeni bir hayat, beklenecek-hatta talep edilecek- değil, kurulacak şeydir.


Naçizane, belediyelerin bu minvaldeki sorumluluğunun tahminimizden de büyük ve hatta kilit olduğunu düşünmekteyim. O yüzden de seçim öncesi tartışmaların, açıklamaların ana hattının burası olması gerektiğini… 


Kazancakis’in “hergele”si Aleksis Zorba da sıkıştırıp duruyor, “ben de iki laf edeceğim” diye. Bi’ dinleyelim. Âkil adamlardan pek bi’ şey anlayamadık, belki hergelenin birinde buluruz, muhtaç olduğumuz kudreti: “Dünyayı bugünkü duruma getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan, avare et ve korkma! Tanrı baş şeytandan çok, yarım şeytandan iğrenir!”


NOT: Bu yazı Yeni Özgür Politika Gazetesi'nin 8 Kasım Cuma tarihli nüshasında yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.