Ana içeriğe atla

Yeni yılınızı kutlamıyorum!

Yeni bir yıla girdiğimizi muştuluyor yine, bütün gazeteler. Havai fişek efektleri, garip ve sokulgan bir sevinç hali. Sokaklarda ışıklara bezeli çam ağaçları, Noel Baba ve diğer rutin yeni yıl halleri.

Hiç kimse kırılıp gücenmesin, açıktan, duyabilen herkese ilan ediyorum: Yeni yılınızı kutlamayacağım!

Nedenini iki başlı olarak anlatayım.

Eski yılın son, yeni yılın arefe gününde, ilk okuduğum metin Dêrsim Katliamı'na ilişkin oldu. Katliam sırasında, sakallarını kesmek istemeyen Seyidlere ceza olsun diye bir köme doldurulup diri diri yakılan Hozat köylülerinin hikayesi… Ardından Paris Katliamı'na ilişkin bir anlatı… Sakine, Leyla ve Fidan'ın sarsıcı inancı ve katledilmelerinin bezdirici adiliği… Onun hemen ardından, yıllardır F Tipi'nde yatan bir mahkumun yazdığı, bir kuşun gözünden Roboskî anlatısı… Hiçbir sloganda "bir olamayacağım" Roboskîlilerle, bir kuşun gözünden birleşme hâli…

Daha nice katliam, öfke ve acı vesilesi nice olay var, hafızamızda duran. Pusuda bekliyor kimi; her an gözlerini dikmiş, unutmamızı gözlüyor; sonra sırtlan gibi atılıyor, sevincimizin üzerine, "Hesabımı sormadın!" diyor. Hesabı görülmemiş katliamlar, hayatın üzerine çöküyor. Hayata dönmek, insanlıkta ısrar etmek için katliamların hesabının sorulması kavgasına omuz vermekten başka şansı olmadığını bilene, belki ömrünce sırtlayacağı bir yük oluyor onlar. Hafızasından kaçan, yokmuş gibi davranan ise değersizleşiyor, ne idüğü belirsize dönüyor sonunda.

Dêrsim, Roboskî, Paris… Ve başkaları, yüzlercesi… Kişisel tarihimizde yahut toplumsal hafızamızda yer edinen yüzlercesi… Onların hesabı sorulmadan yıl yenilenebilir mi? Hayat yenilenebilir mi? "Yeni bir yıla giriyoruz; a ne güzel" denilebilir mi? Gelip oturmaz mı, "hatıra"nın ağır gölgesi, en güzel ânın orta yerine?

Roboskîli ana, katliamın iki yıl ardından yüreğini yetiremeyip veda ederken hayata; Paris'te katledilenlerin hatırası hala gezinir ve kavgaya çağırırken, ayak bastıkları her yerde; Dêrsimli xaloların bir kısmı, onlarca yılın ardından bile korkudan anlatamazken yaşadıklarını; Dêrsimli bir ana, kocasının hesabı sorulmamış ölüsünden kalma saç tellerini halen koynunda taşırken…

Diğer taraftan…

Giderek daha da anlamsız bir curcuna halinin hükümran olduğu bir dünyada…

Rutine binmiş yeni yıl şatafatı, adına "kapitalist modernite" denilen büyük pavyon düzeninin "sevinme kriterleri"ne ve araçlarına göre düzenlenirken…

Tüketmek, tüketmek ve daha çok tüketmek'ten gayrısını hor gören bir hâl egemenken, aşkta bile… Aşk bile, zamana, mekana karşı bunca dayanıksızlaşmış, adeta bir tüketim nesnesine dönüşmüşken…

Kentin formlarının dışına çıkmak, en "devrimci"ye bile delilik olarak görünürken…

Tüketim nesnelerinden başkası yenilenebilir mi?

Hasan, Özo, Barış, Eren, Murat, İbo, Mahsum, İdris ve daha nicesi mapustayken halen; yarın da, diğer gün de, sonraki gün de; yenilenir mi yıl?

Yeni yılınızı filan kutlamayacağım. Katliamların hesabını sorduğumuzda, halaylar ve danslar eşliğinde kutlar, katledilenlerimizi de şenliğimize dahil ederiz. Ama katledilenler, katledildikleri yerde dururken öylece; şenliğe değil, kavgaya dahil olabilirler ancak.

Rojava'da süren kavgaya… Gezi'den ateşlenen kavgaya… Veya Kolombiya'da, Uzak Asya'da… İnsan olma kavgasına… Ve ancak o kavga mevziler elde ettiğinde, kutlanabilir bir yeni yılımız olabilir. Yeni bir insan gerçekliği içinde, ancak…

Şimdiki, bir aldatma ve aldanma hali. Bir "zorla unutma" hali. Neyini kutlayayım? Hangi curcunasına dahil olayım, bu lanet olasıca dünyanın; benim "dünyamda" katliamlardan arta kalan acı ve öfke egemenken? Değersizleşmiş, müsrif bir hâl varken, sevdada bile... Neyi seveyim, neye sevineyim?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.