Ana içeriğe atla

'Er' Ramazan Yüce'yle, sürgüne uzanan öyküsü...

BLOG NOTU: Röportaj Yeni Özgür Politika'da gündemden çoktan düşmüş ve vaktiyle zaten yoğun biçimde tartışılmış kısımları çıkarılarak, bir gazete sayfasına sığacak biçimde kısaltılarak girildi. Ancak blogta, gündemden düşmesine rağmen diğer tartışmalarla ilgili kısımları da okumak isteyenler olabilir, diyerek, kesilmemiş, tam halini yayınlıyorum.

Ramazan Yüce ismi tanıdık geliyor mu? 6 yıl önce bütün gazeteler onu yazıyordu. Bazıları "vatan haini" olarak, bazılarıysa, büyük bir hukuksuzluğun kurbanı olarak. Yargılandığı dava için "Türkiye'nin Dreyfus Davası" benzetmesi yapılıyordu. Bazı aydınlar da onun özgürlüğü için seferber olmuştu.

Hafızalardan hala çıkmayan Oramar Baskını sonrasında, er Ramazan Yüce ve aralarında bir uzman çavuş bulunan 7 arkadaşı PKK tarafından alıkonulmuştu. Alıkonulmalarının ardından medyada önce bir sessizlik ve görmezden gelme, bütün sorumluluğu Kürt er Ramazan Yüce'ye yıkma eğilimi ortaya çıktı. Askeri hapishanede tecrit edilen Yüce'yle ilgili hedef gösteren, hain ilan eden haberlerin ardı arkası kesilmiyor; sosyal medyadaysa adeta bir linç kampanyası yürütülüyordu. Ramazan'ın DTP çalışmalarına katıldığına dair kanıtlar bulunuyor ve suçmuş gibi yansıtılıyordu. Roj TV'ye söylediği gerçekler ise, başka bir linç gerekçesine dönüştürülüyordu. 

Türk medyası, adeta, gerillanın elindeki askerlere savaş hukukuna uygun biçimde davranmasını, hatta bir misafir gibi ağırlamasını hazmedemiyordu! Ramazan'ın söyledikleri, onların kamuoyuna yaymak istedikleri 'terörist', 'zalim' PKK'li imajını yerle bir ediyordu çünkü. PKK'nin ortaklaşa yaşam kültürünün, insani değerlerinin görünür olmasına tahammülleri yoktu.

Ramazan, 'vatana ihanet' suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılandığı davadan, kamuoyunun baskısı neticesinde, 2 buçuk yıl hapis cezası alarak "kurtuldu". Ama mahallede, hastanede, kışlada ve gittiği her yerde, linç kampanyasının sonuçlarıyla karşılaşmaya devam etti. Hayatı ona zindan etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Yaşam hakkının gasp edilebileceği tedirginliğini bile yaşıyordu. Sonunda, 2013 yılına girerken, ülkesini terk etmeye karar verdi.

Ramazan, insan hakları arayışıyla geldiği Almanya'da da aradığını bulamadı. Ağır hastalığına rağmen oldukça kötü koşullara sahip mülteci kamplarında yaşamak zorunda bırakıldı. İltica süreciyse, yaşadığı onca zulme rağmen, neredeyse bir yıl geçmesine rağmen hala sonuçlanmış değil. Ramazan, ilticasının reddedilebileceği korkusunu da hissediyor.
Ramazan Yüce'yle önce en baştan yaşadıklarını, ardından mülteci hayatını konuştuk. Türk medyasının söylemesine rağmen yazmadığı veya kendisinin "Zaten yazmazlar" deyip de söylemediği detayları da bize anlattı. Olayın anlaşılması ve sürgünle sonuçlanan(aslında sürgün biçiminde hala süren!) büyük bir hukuksuzluğun tekrar hatırlanması için Ramazan'a kulak verdik.

Öncelikle yaşadıklarını tekrar bir hatırlamak istiyoruz. Zorlu bir askerliğin oldu. Ne oldu, ne geçti başından?
1986/3'lerle birlikte askerlik yaptım. 2006'nın sonlarına doğru askere gittim. 2007 Ekim'de gerçekleşen olaydan önce de askerlikte bir sürü şey yaşadım. Sıcak çatışma bölgesiydi zaten. Ölümlerin yaşanmadığı gün yoktu. Anlatılacak şeyler değil gerçi. Yaşamayan insan kolay kolay anlamaz bunları. Çok farklı şeyler yaşadım. Bunları söylemek cesaret ister ama. Sadece ben görmedim, gören çok insan var. Ama sadece istisnaidir anlatanlar. Çatışmadan öncesinden başlayalım. Baştan alalım ki, süreç daha iyi açığa çıksın. Türkiye'de de gazeteci arkadaşlar geldi ama Türk basını söyleyeceklerimi yazmayacağı için açıklamadım. Ama inanıyorum ki bu gazete yazacak ve halk bunları okuyacak, öğrenecek.

Askere gittiğim gün tabur komutanı, hepimize hitaben şunu söyledi, hiç unutmam: "Buradan ya cenazeniz çıkar, ya tezkereniz çıkar. Ana yok, baba yok; burada devlet ananız, babanız, eşiniz, çocuğunuzdur. Size elinden geldiği gibi bakacaktır." Tabii biz bu söze ilk etapta gerçekten inandık. Ama bunun çok aksi şeyler yaşadık.

'ER SEDAT BAŞODA'YI DEVLET ÖLDÜRDÜ'

Size bir olay anlatmak istiyorum, halen karanlıktadır. 2007 Nisan'da ben bir arkadaşımı kaybettim. Diyarbakırlıydı. Adı Sedat Başoda. Arkadaşım askere gelmeden üç dört gün önce amcasının kızı PKK saflarına katılıyor. Bunu da bizimle paylaştı. Kürt olduğumuz için aramızda böyle sohbetler geçerdi. Ama arkadaşlardan bir tanesi, bunu tabur komutanına şikayet etti. İşte Sedat'ın ailesinin PKK'yle bağlantılı olduğu gibi şeyler söylüyor. Aradan bir hafta geçmedi, Sedat'ı aldılar yanımdan, başka bir time verdiler. Operasyon bölgesine gönderdiler. Bir gün sonra şehit olduğu haberi geldi. Ve çatışma bölgesinde değil, yemekhanede vurulmuştu. Gittiği timin yemekhanesinde. Ben duyunca şok oldum. Sedat ölümü hak eden biri değildi. Ardından 'yemekhanede doldur-boşalt sırasında yanlışlıkla vuruldu' denildi. Vuran asker aslen Urfalı, Erdal Polat isimli bir askerdi. Dokuz ay cezaevinde kaldı, sonra beraat etmiş. Sedat'ın ailesinin ve görgü tanıklarının mahkemede konuşmasına izin vermiyorlar. Ama o gün orada bulunan arkadaşlarım, Sedat'ın bilerek vurulduğunu söylediler. Yani bu arkadaş çatışmada değil, devlet tarafından vuruldu. Bunun peşine kimse düşmedi. Ben de ailesine ulaşamadım.

Bu olaydan sonra, en sevdiğim arkadaşım öldürüldüğü için bunalıma girdim, izine gitmek istedim. Ama ettim, etmedim; izin vermediler. Artık firar etmek de geçiyordu kafamdan. O sırada bir hastalık geçirdim, ameliyat oldum. Hakkari/Çukurca'daydık. Ameliyattan sonra hava değişimi için eve gönderdiler. Temmuz ayında birliğime geri döndüğümdeyse, Dağlıca'ya yerleşmişlerdi. Dağlıca Kuzey Irak'a 5 km mesafede. 'Savaş Taburu' diye adlandırılıyorduk. Tabur komutanı kendi oğlunun ismini bize vermişti.

Senin görevin neydi birlikte?
İlk gittiğimde havancıydım. Daha sonra telsiz dinleme kesme cihazına gönderdiler, Ağustos ayında. Bir arkadaş, "Ramazan Kürtçe biliyor, çevirebilir" dediği için gönderdiler. Ben söylememiştim Kürtçe bildiğimi. Tabur komutanı beni yanına çağırdı. "Madem Kürtçe biliyordun, neden gizledin" dedi. Ben de, "Gizlemedim; ama bu görevi yapmak istemiyorum" dedim. Bana "Ya yaparsın, ya da buradan cenazen çıkar. Tezkereyi göremezsin" dedi. Ölü bir bölgedesin, başına ne geleceği belli değil, kör kurşuna gidebilirsin. "Tamam" dedim, görevi üstlendim. Yani PKK'nin telsiz konuşmalarını Türkçe'ye çevirip birlik komutanlarına veriyordum. 

Bu göreve başladıktan 2 ay sonra, bir gün akşam üstü otururken, telsiz konuşmalarından baskın olacağı haberini aldık. Siirtli bir arkadaşla birlikteydik. Bana dedi, "Ramazan, burada bir şey söylüyorlar, ben anlamadım" Dinledim, şifre olarak "suya gitmeyi" kullanıyorlardı. Ben de birlik komutanlarıyla bunu paylaştım. Şifre kullandıklarını, baskına geliyor olabileceklerini söyledim. Aradan iki saat geçmemişti ki üzerimize mermiler yağmaya başladı. Ondan sonra tabur komutanı beni çağırdı, tebrik etti. Zaiyatı önlediğim için de 7 gün erken terhis verdi.

'DEVLETİN SİZE İHTİYACI YOKTUR!'
Tabur komutanınız Onur Dirik'le ilgili daha sonra da çok tartışma çıkmış; neticesinde rütbeleri sökülmüştü. Senin şahit olduğun olaylar da var mı?
Var tabii, anlatayım. Bu anlattığım olaydan iki hafta sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan bir yazılı emir geldi. Gündüz faaliyetlerimiz kesinlikle yasaklanmıştı. Ama Onur Dirik, sürekli kendini tatmin etmek için askeri dağa gönderirdi. Yani operasyon için, iz sürmek için değil. Askere eziyet etmek için. Sürekli diyordu ki, "Devlet sürekli yirmi yaşındadır. Size ihtiyacı yoktur. Bugün Ramazan gider, yarın başkası gelir." Biz de bir şey diyemiyorduk yani. Öyle bir yerdesin ki itiraz etme şansın yok.

BİNBAŞI MURAT GÖRMEN NEDEN ÖLDÜ?
Yine bir gün faaliyet var, dediler. Diyarbakır Çermikli bir binbaşımız vardı, Murat Görmen. Çok babacan bir insandı. Askeri severdi, aydın bir görüşe sahipti. Çok severdim. Taburun hareket subayıydı. Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın emri olmasına rağmen tabur komutanı askeri araziye sürdü. Murat Binbaşı itiraz etti. Ben görevim gereği telsizleri dinleyebiliyordum. Onları da dinliyordum, konuşmalara şahit oldum. Murat Binbaşı itiraz etti. Tabur komutanı dedi ki, "Bu bir emirdir. Sen benim astımsın, emirleri yerine getireceksin." Başlarında Murat Binbaşı olan 23 kişilik bir timi zorla araziye çıkardılar. Bulunduğumuz bölgeden 2-3 km yürüdüler. Bir ses duyduk. O an anladık ki arkadaşlarımız bir olayın içine düştü. Telsiz konuşmalarından duyduk ki, Murat Binbaşı şehit düşmüştü. O'nun şehit olmasından sonra farklı şeyler çıkmaya başladı. Tabur komutanı Onur Dirik psikolojisini yitirmiş, sürekli askeri ölüme, mayınlı bölgelere gönderiyordu. Böylece birçok arkadaşımız gereksiz yere, çatışma olmadan şehit oldu.

'ÖLDÜRDÜLER, 'MAYIN TUZAĞINA DÜŞTÜ' DEDİLER'
Bir olay daha var, basına da yansımıştı. Ben de bizzat tanık oldum bütün olaya. Onu da anlatayım. Çağlar Canbaz isimli, üsteğmen rütbeli bir karakol komutanımız, akşam bubi tuzaklı bir mayın buldu. Telsizle irtibat kurdu, tabur komutanıyla. Ve "Ne yapalım? Benim buna müdahale yetkim yok; ama tehlikeli bir yer. Günde en az yüz köylü buradan geçiyor. Hayvanlarını geçiriyor. Okul yoludur" dedi. Tabur komutanıysa, "Bu senin görevin. Sen imha edeceksin" dedi. Çağlar Komutan ise "Yetkim yok, yapamam" dedi. Komutan, "O zaman etrafına korucu dik, sonra bakarız" dedi. Ertesi gün sabah beş buçukta tekrar telsiz irtibatı kuruldu. Tabur komutanı yine ısrar etti, sen imha edeceksin, diye. Çağlar Üsteğmen sonunda yapmak zorunda kaldı. O mayını imha ederken de şehit düştü. Hiç görevi olmayan, zorla gönderildiği bir işte şehit düştü. Onun yanında iki tane asker, üç tane de korucu yaralandı. Bu da Türk basınına şöyle geçti: Arazi taraması sırasında mayına basan Çağlar Canbaz şehit oldu. Oysa öyle değil yani. Gerçeğin tam tersini yazıyorlar.
Daha nicesi var bunların. Ama tarihlerini net bilmediğim başka bazı olayları anlatmak istemiyorum.

Alıkonulduğunuz baskına gelirsek...
Olay tarihine yakın, gece saat üç buçukta diğer arkadaş görevi sırasında beni çağırdı. Telsizden gelen bir konuşmayı kendisinin tam anlamadığını söyleyip benden yardım istedi. Konuşmanın ortasında yetiştim. Dağlıca baskınından iki gün önceydi. Verdikleri koordinatlara baktığım zaman, bize çok yakın bir yer olduğunu gördüm. 200-300 metre öteden bir birliğin geçeceğini çözdüm ve Genelkurmay merkezine faksladım. Benim görevim oydu zaten. Bağlı bulunduğum 7 birliğe fakslıyordum. Çok ağır bir çatışma olacağını ve acil destek gerektiğini yazdım. Olumsuz cevap geldi. "Bulunduğunuz konum çok iyi. Teröristlerin oraya gelme ihtimali yok" denildi. Ve bu dilekçeye rağmen, iki gün sonra, mevcut sayımız yarı yarıya indirildi. 153 askerden 36 askere indik. Üç tepede kalıyorduk. Normalde her tepenin başında 150-160 asker kalıyordu. Çünkü tehlikeli bir bölge. Ondan sonra her tepede 28-30 askere düştük. Sürekli eller tetikte bekliyoruz. Velhasıl, İleri Gözetleme Merkezi korumasız bırakıldı, elimiz kolumuz bağlandı. "Silah sıkmayın" deyip bütün el bombalarını da topladılar. Yani orada sana diyor ki, "örgüt orayı basacak ama siz onlara karşı silah kullanmayacaksınız. Gelip sizi öldürecekler." Benim gördüğüm şeyler bunlar yani. Devlet sana diyor ki, "Sen burada askersin, öleceksin!" Verdikleri silah öldürme gücü olmayan, yaralayan silahlar. HK-33 piyade tüfeği denen silah... Savunmasız biçimde, HK-33 piyade tüfekleri, iki tane 106'lık havan, çalışır durumda sadece bir doçka ve bir bomba-atar...

'GENELKURMAY DESTEK GÖNDERMEDİ'
Ayın 21'inde, Cumartesi'yi Pazar'a bağlayan gece, saat akşam beş buçukta, baskın olacağı telsiz konuşmalarından kesinleşti. Bunu hem yazılı ifade ettim, hem de telsizle söyledim tabur komutanına. Hemen destek gelmesi gerektiğini söyledim. Yine bir hafta önceki cevabı aldım. "Bulunduğunuz yer çok güvenlidir. PKK'nin size baskın yapması çok zordur" dediler. Helikopter istedik, reddedildi. Bunların hepsinin resmi belgeleri var.

O gece saat altıda görevi devredip uyumaya gittim. Konyalı başka bir asker daha tercümanlık yapıyordu. Gece yatarken beni çağırdı. "Ramazan şu konuşmaya bak, ne çıkarıyorsun" dedi. Baktım, PKK'nin üç dört saat içinde basacağını çok net biçimde duydum. O dönem Çağlar Üsteğmen isimli komutanıma dedim, baskın olacak. Tam saatini bilmiyorum; ama o gün içinde olacağını söyledim. Haritayı açtı, nereden gelebilir, dedi. Olası yerleri gösterdim. Üç noktadan gelebileceklerini ben hesapladım. Sonra dedi, sen git yat. Gittim dinlenme çadırına yattım. O esnada uykuya dalmışım. Dokuz buçukta tabur komutanımın bana tokat attığı rüyasını gördüm. Gözümü açtım, etrafımda arkadaşlar yatıyor. Çoğuysa mevzilerde tabii. O bölge çok soğuk bir yerdi. Ağrı'dan sonraki en yüksek dağ. Karadağ diyorlar. Kürtçe'de Cilo... Yanımdaki arkadaş, "Ramazan ne oldu" dedi, rüya gördüğümü söyledim.
Saat dokuz buçuk civarıydı. Tam o sırada bir komutan girdi içeri, adını hatırlamıyorum. "Dikkat edin, görüntü alınmış, baskın olabilir. Tabur komutanına da haber verdim, ama şu an düğünde" dedi. Düğünde miydi bilmiyorum; ama bütün askerler de öyle diyordu. Sonra yine uykuya daldım. Saat 00:15 civarı, önce rüya sandım, üzerime mermiler yağıyordu. Kendi kendime rüya mı, gerçek mi tereddüte düştüm. Kendimi çimdikledim. Soluma baktım, kimse yok. Normalde arkadaşların olması lazımdı. Uyandım, dışarı çıkmaya çalıştım. Öyle bir mermi yağıyordu ki yani. Her yere mermi yağıyordu. Üstelik çatışma sırasında yapılması gereken en önemli şey ihmal edilmiş, mevziler karartılmamıştı. Askerler yine açık hedef haline geldi. Elindeki silah da belli zaten. En fazla iki saat içinde biten silahlar. Ben de sürünerek çıktım. Silahım yanımda değildi, görev yaptığım mevzideydi. Silah kazaları çok olduğundan dolayı ben silahımı mevzide bırakıyordum. Zaten benim mevzime her askerin giriş izni yoktu. Ama mahkeme bunu da farklı yorumladı. Benim PKK'ye ateş etmemek için silahımı orada bıraktığımı söylediler. Tabii onu bir ben bilirim, bir de oradaki şehit düşen arkadaşlarım bilir.

'SİLAHIMI İSTEYEREK KULLANMADIM'
Çatışmanın ilerleyen saatlerinde, sabaha karşı yakın mesafeden el bombası atıldı; ben yaralandım. Silahım da elimdeydi o zaman. Şunun altını çizeyim: Ben o silahı kullandım. Ama isteyerek kullanmadım; zorla kullandım. Karşımdakini öldürmek amacıyla da kullanmadım; yalnızca kendimi savunmak için kullandım. Yaralandıktan sonra da ya PKK'lilere teslim olacaktım, ya üzerime gelip beni öldüreceklerdi, ya da uçurumdan aşağıya atlayacaktım. Bulunduğum bölge 170-180 metrelik derin bir uçurumdu. Sağa gitsem PKK'liler, diğer taraf uçurum. Kafamdan ve sol bileğimden yaralıydım; sol serçe parmağım da kopmuştu. Yani açık ve net biçimde bizi ölüme göndermişlerdi zaten. 7-8 saat süren bir çatışmada ne jet, ne Sikorsky... Hiçbir şekilde çatışma bölgesine müdahale edilmedi.

'BURADA BIRAKIRSAK ÖLDÜRÜRLER'
Ben de kalktım, gerillalara doğru "Ateş etmeyin" dedim. Bir kadın gerilla "Kalk, bize doğru gel" diye seslendi. Ben "Kalkamıyorum" dedim. Sesim de boğuk çıkıyordu, kan kaybediyordum. Onlar gelip beni aldılar. Az ötemde de üç-dört askerin sağ olduğunu biliyordum; ama kim olduklarını bilmiyordum. PKK'liler beni alıp götürdüler; yaralarıma baktılar. Korkulacak bir şey yok, dediler. "Yürüyebilir misin" dediler; "yürüyemem" dedim. "Seni burada bırakırsak öldürürler" dediler. -Ki bu gerçektir de yani, çok defa da yaşanmıştır. PKK'liler de bunu iyi biliyordu. Nerelisin, dedi. Mardinliyim, dedim. Görevimi sordular, söyledim. "Seni burada bırakırsak öldürecekler seni. Onun için bize biraz yardımcı ol, seni götürelim" dediler. Hayatımı kurtarmaya çalışıyorlardı yani.

Ondan sonra PKK'liler aldılar götürdüler beni, güvenli bir yere bıraktılar. O sırada çatışma da çok şiddetli devam ediyordu. Bizim bulunduğumuz tepe düşmüştü. Ama bizim dışımızda iki tane tepe ve tabur merkezi vardı. 800 civarında asker çatışmaya girmişti, dağınık bir bölgede. Her noktada çatışma vardı, anlayacağınız. Beni büyük bir kayaya oturttular, yaralarıma ilkyardım yaptılar. Kendileri için getirdikleri malzemeyle benim yaralarımı sardılar. 15-20 dakika geçmedi ki, baktım 7 askeri daha getirdiler yanıma. İçlerinden yalnız bir tanesini tanıyordum; o da daha 10 gündür gelmişti. Denizlili, çok temiz bir çocuktu. O süreçte de zaten tek doğru konuşan o çocuk oldu; ama mahkeme dikkate almadı. Konuşmasına bile izin vermedi.

Sonra aldılar bizi çatışma bölgesinden çıkardılar. Önce diğerleriyle iletişime geçtiler. Kısa bir konuşma geçti. Çatışmayı uzaktan seyreden gerillalarla. Telsizde bir gerilla komutanı elimizin, kolumuzun bağlanıp getirilmemizi istedi. Ama bizim yanımızdaki komutan karşı çıktı. Bunun savaş ahlakına uygun olmadığını, bizim savaş esiri olduğumuzu ve bağlanmamızın uygun olmayacağını söyledi. Diğerleri de ona katıldılar. Bağlamadan götürdüler bizi.

'PKK'LİLER YARALIYA ASLA KURŞUN SIKMIYOR'
Bayağı bir yürüttüler; 2 saat kadar. Tam çatışma bölgesinin karşısında bir tepeye götürdüler; çatışmayı izliyoruz. Tabii benim gözlerim gidip geliyordu. Kan kaybediyordum. O bölgeden PKK'liler çekildikten sonra bir sürü yaralı gördüm. Ama PKK'liler öyle güzel bir savaş sistemi uyguluyorlar ki, yaralı bir askere asla kurşun sıkmıyorlar. Yani isteseler orada en az on tane yaralı asker vardı; hepsini öldürebilirlerdi. Ama karışmadılar. Yaraları ağır olduğu için yanlarında da götüremediler. Eminim götürebilseler götürür tedavi de ederlerdi!
Bizi o tepeye aldıktan sonra, yanlış değilsem saat 9 civarıydı, Kobra tipi helikopterler bizim tepeye geldi. Olduğu gibi, yaklaşık yarım saat içinde, o tepeyi kurşuna dizdiler. O kurşuna dizdikleri yer de hep askeri alandı zaten. Aslında o yaralı arkadaşların hepsi de helikopterlerden açılan ateşle, devlet kurşunuyla öldürüldü. Acaba orada asker var mı, yaralı var mı? Kobralar bunu hiç dikkate almadı. Dakikada yüzlerce mermi atabiliyor o kobralar ve yarım saat taradılar. Milyonlarca mermi! Birçok asker o silahlardan çıkan mermilerle şehit oldu. Mahkemede bunu söylediğim zaman beni sorgulayan Yarbay Hakan İleri, "Sen resmen devlet düşmanısın! Devletin gizlilerini niye açığa çıkarıyorsun. Ben bunları yazamam" dedi.
Sonra gerillalar bizi çatışma bölgesinden bayağı uzaklaştırdılar. Varış bölgesine kadar yaklaşık 10-15 grup bizi değiştirdi. Her 10-15 dakikada bir 8-10 kişilik başka bir grup bizi alıyordu. Bize söyledikleri, "Gerekirse bütün PKK militanları bu yolda ölecek; ama sizin kılınıza zarar gelmesine izin vermeyiz" Yani canlarını bize siper ettiler. Devletin yapmadığını PKK'liler bize yaptı. 

Bayağı bir yürüdük. Bir yerde mola verdik; yemek filan verdiler bize. Oradan sonra yaralarımdan dolayı ben yürüyemedim, bitkin düştüm. Kuzey Irak'a geçtikten sonra, bölgeye hakim oldukları için, "Yürüyemem" deyince "Sorun değil" dediler, araba çağırdılar. Arabaya bindirdiler bizi. "Seni böyle yürütsek, vicdanımız elvermez" dedi, Diyarbakırlı bir gerilla komutanı. Düşün, yaralısın ve senin düşman gözüyle baktığın insanlar sana canlarını siper ediyor ve dağda mükemmel diyeceğin bir yaşam sunuyorlar sana.

Arabayla yarım saat filan gittik. Nereye gittiğimizi bölge olarak bilmiyorum. Bir köyün alt tarafındaki derede PKK militanları kendilerine kamp yapmıştı. Orada kaldık. Roj TV'yle de röportajı orada yaptık. Süreç böyle yani.

Sen çatışmanın doğrudan içindeydin. Devletin yaşamını yitiren askerlerle ilgili verdiği sayılar gerçeği yansıtıyor mu sence?
Ölen asker, kesinlikle daha fazlaydı. Bölgede yaşanan çatışmalarda ağır kayıplar olduğu zaman toplu şehit sayısı verilmez. Kavşak baskınında, Hantepe'de, Dağlıca'da vs. olduğu gibi. Ben 13 ay kaldım; sırf ben oradayken bile en az 200 asker ölmüştür. Bunlarınsa 20'si ya yansıdı ya yansımadı. Böyle toplu ölümlerde gün gün, tek tek açıklanır. Bir gün eğitimde şu kadar asker, diyorlar; diğer gün mayında şu kadar; bazen hiç söylemiyorlar.

'ARKADAŞIM 98 CENAZE SAYMIŞ'
Tezkereden ve cezaevinden sonra görüştüğüm arkadaşlar da en az 100 askerin o gün orada şehit olduğunu söylüyorlar. -Ki bugün hala o çatışmadan dolayı GATA'da tedavi gören arkadaşlarım var. Bir arkadaşım bizzat 98 tane cenaze kaldırıldığını saydığını söyledi. Benim bulunduğum yerde 36 asker vardı. 36'dan sadece PKK'nin alıkoyduğu biz 8 askerin ve bir de revirci bir arkadaşın sağ kaldığını biliyorum. Geri kalanı çok büyük ihtimalle şehit oldu, bizim tepeden.

Vardığınız kampta gerillaların size yaklaşımı nasıldı? Gerçi anlattınız; ama ek olarak belirtmek istediğiniz, Türk medyasının yazmadığı bir şey var mı?
Burada şunu vurgulayayım özellikle: PKK'de savaş farklı ve ben onların savaşına hayranım. Bunu mahkemede de söyledim. Devletin bana yapmadığını PKK militanları yaptı. Gerçekten uluslararası savaş hukukuna uygun biçimde bizi aldılar. Ne bir baskı, ne bir işkence. Sanki yıllardır birbirimizi tanıyoruz.

Ben bir Kürt olarak PKK'nin bir halk hareketi olduğunu biliyordum. Doğru bir yolda olduğunu, halk savaşı olduğunu düşündüm; hala da düşünüyorum. Mahkemede de söyledim. "Ben Kürt'üm, bunlar benim için savaşıyor" dedim. PKK'nin bütün militanları okumuş insanlar; cahil insan bulmak çok zor.

Orada da bizi 2011'deki hava saldırısında şehit düşen, dayısı eski bir Bakan olan Alişer Koçgiri(Rüstem Çiçek) isimli bir gerilla arkadaş karşıladı. Düşünün, bir çatışma ortamından çıkıyorsun, kurşunların arasından çıkıyorsun ve senin karşında kurşun sıktığın insan gülümseyerek "hoşgeldin" diyor sana. Bunu anlatmak çok zor. Unutamam yani. Mahkeme ifadesinde de söyledim; mükemmel bir ortamdı. Bunu gizlemenin, saklamanın yolu yok. Çok güzel şeylerdir.

Peki sizinle birlikte alıkonulan diğer askerlerin yaklaşımı nasıldı?
PKK'nin çocuk katili olduğunu, kadına kıza tecavüz ettiğini filan söylüyorlardı, askere ilk gittiğimde. Bu arkadaşlar da böyle inanıyordu tabii. Ama karşılaştıkları zaman düşünceleri tamamen değişti. Kendileri söyledi bunu. Özellikle uzman çavuş, "Ben böyle bir şey görmedim; beklemiyordum" diyordu. Ben de onlara diyordum ki, PKK hiçbir esiri bugüne kadar öldürmedi, öldürmez de... Bu da sonra bana bir suç olarak döndü.

'EN GÜZEL YEMEKLERİ SUNDULAR'
Teslim edildiğimiz gece, akşam yemeğinden sonra, yatın dinlenin, yarın sabah ülkeye döneceksiniz, dediler. Sabaha karşı dörtte uyandık, yola çıktık. Gittiğimiz yerde bize kahvaltı hazırlamışlardı. Sonra milletvekillerinin bizi alacağı yere gittik. Fatma Kurtulan, Osman Özçelik, Aysel Tuğluk, bazı yetkililer ve uluslararası temsilciler vardı. Orada da sordular, PKK'nin size herhangi bir zorbalığı, işkencesi oldu mu, diye. Orada da hepimiz "yok" dedik yani. En güzel yemekleri sundular bize; hiçbir zorbalık da yapmadılar. Niye yalan söyleyeyim? Ama bununla da mahkemede beni suçladılar sonra.

Mahkeme esnasında 'vatana ihanet'e varan ağır suçlamalarla yargılanıyoruz. Diğer arkadaşlara soruyorlar: "Bu olaydan sonra askere gidecek misiniz?" Evet, diyor. Yani kampta konuştuklarıyla, gerillaların yanında konuştuklarıyla mahkemede konuştukları birbirini tutmuyordu. Buna da ikiyüzlülük denir, yani. -Ki biz bizim gerillalarla ilgili anlatacaklarımızın Türkiye kamuoyundaki algıyı değiştirmede yardımcı olacağını düşünüyorduk. Ama öyle olmadı. Denizlili Fatih Atakul hariç, diğerleri hep tam tersini söyledi. PKK'ye halen hakaret etmekte ısrar ettiler.

Milletvekillerine teslim edildikten sonra nasıl gelişti süreç? Zorlu bir hukuk sürecinden geçtiğini biliyoruz; ama senin cephenden tam olarak nasıl yaşandı bu süreç?

Döndükten sonra, Asayiş Kolordu'ya getirdiler. İlk geldiğim andan itibaren öyle bir yaklaşım vardı ki, sanki ben vatana ihanet etmişim. Öyle bir yaklaşıyorlardı ki, aklım almıyordu. "Geçmiş olsun" bile demeden, ilk sordukları soru, "Sen Ahmet Türk'ün yeğeni misin?" Dedim ki "Yeğeni değilim, ama olsam da gurur duyardım" Sonra direk dedi ki, "Sen terörist misin?" Dedim, "Sen beni nasıl görüyorsan, senin için öyleyim; ama ben de kendimi nasıl görüyorsam, kendim için de öyleyim!"

DEVLETTE TUTUKLULUK: TEK TİP ELBİSE, AÇLIK, SUSUZLUK...
Sonra içeri attılar bizi. Sanki çatışma yaşanmamış da biz 7 arkadaşımla birlikte ihanet etmişiz. İlk gün ne yemek, ne su verdiler. Tecrit altında tutup tek tip elbise giydirdiler. Askerlikte en adi suçlara karışanlara giydirilen elbiseleri giydirdiler. Ben o cezaevinden sağ çıkmayı düşünmüyordum artık. Tepkileri ortada, sistemleri ortada. Bir şekilde öldüreceklerdi beni; ama kamuoyuna yansıdığı için bu planları geri tepti. Ben adi bir suç işlememişim ki yani! Yaralı halde gelmişim, sen bana tecrit uyguluyorsun, tek tip elbise giydiriyorsun. Ben birinin malını mı çalmışım, tecavüz mü etmişim? Ben savaştan çıkmış bir gaziydim aslında artık. Devletin onuru olmuş olmam gerekirdi. Ama bizi aç, susuz bıraktılar.
Üç ay böyle ağır tecritte kaldım. Arkadaşlarıma ve bana yaklaşımları da farklıydı. Çok insan geldi. Devletin farklı birimleri gelip sorguladı. Ama doğru söylediğim ne varsa, raporlarına yazmadılar. Sadece sıcak çatışma saatlerini yazıp gidiyorlar, hiçbir ihmali kayda almıyorlardı. Yani ortada çok büyük ihmaller vardı. Ta bir ay öncesinden itibaren ben çatışma olacağını bildirmişim; çatışma günü de tekrar uyarıda bulunmuşum.

Bir gün de üç adam geldi. Jandarma İstihbarat'tan olduklarını söylediler. Sorular sordular. Geçmişimle ilgili sorguladılar. Ne yaşadığım da belli zaten. Bir tarih söylediler. Yanlış değilsem 1999 yılını sormuşlardı. O tarihte neredeydin, dediler. Dedim, İzmir Bayındır Çirpi Köyü'nde ikamet ediyorduk. O söylediğim tarihte de o köyde çatışma yaşanmış, gerilla ve polislerden ölenler olmuş. Direk bana sordukları şu: O çatışmada sen yer aldın mı? Ben 86 doğumluyum, 99'daki çatışmayı bana soruyorlar! Böyle saçma sorular... 13 yaşında ben nasıl çatışmaya girebilirim? Onlara Uğur Kaymaz'ı söyledim. Ona 12 yaşında 13 kurşun sıkıldı; sizin için normaldir heralde; ama bir insan 13 yaşında çatışmaya giremez, dedim.

'PASAPORTSUZ YURTDIŞINA ÇIKTIN!'
Yani böyle böyle her şeyi üzerime yıkmaya çalıştılar. Kendi suçlarını da bana atmaya çalıştılar. 2 gün mahkeme sürdü. Orada da, "pasaportsuz yurtdışına çıkma"dan beni yargıladılar. Diğer 7 askeri de değil, sadece beni! Yani küfür etmemek elde değil ki! İnsanın psikolojisi bozuluyor. Bir çatışma yaşamışsın; üç ay geçmesine rağmen hala kanlı elbiseler üzerinde! Düşünebiliyor musunuz; ben hala o elbiselerle mahkemeye çıkmıştım! O anda tepem attı, savcıya artık, "Bu resmen bir gerizekalılıktır" dedim. Yani çatışma bölgesinde, gerillalar bizi aldığında, "Bir dakika durun, pasaportlarımızı alıp gelelim" mi diyelim? Tabii sonradan o davadan beraat ettim; ama böyle trajikomikti işte! 

Yani, ben kendi halkıma ihanet ettim, devlete etmedim. Siz bana bu görevi verdiniz, ben de layıkıyla yerine getirdim. Ben size dedim, çatışma olacak. Görevimi yaptım. Ama buna rağmen cezayı alan da ben oldum. Bana silah kullanmadın, bilerek-isteyerek teslim olmuşsun; 7 askeri de sen götürmüşsün, dediler, mahkemede. Biri uzman çavuştu, biri onbaşıydı bu askerlerden. Yani ben üstlerime emir vermiş, götürmüşüm! Nasıl oluyor bu?

Ne oldu dava sonucunda?
Ne olacak? Bütün arkadaşlarım tek suçtan yargılandı; ben altı suçtan! Ağırlaştırılmış müebbetle yargılandım. Ama basına çok yansıyınca, üç ay süren mahkemeden sonra tahliye oldum. 2011'de "emre itaatsizlikte ısrar"dan 2 yıl 6 ay ceza aldım. Halen anlamış değilim! Alıkonulduğumda yanımda hiçbir üstüm yoktu. Kamplara gittiğimde bile sadece bir onbaşı ve uzman çavuş vardı; onlar da bir emir vermedi. Aksine uzman çavuş sürekli, "Bana abi de" diyordu. Ben kimin emrine itaatsizlik etmişim, onu hala bilmiyorum. Roj TV'ye röportaj verdiğim esnada tabur komutanına çağrıda bulunmuştum: "Biz orada çatışırken sen düğünde oynadın! Hiç mi canın yanmadı!" Heralde orada üstüme saygısızlık etmişim!
Tahliyeden iki gün sonra da, sadece barış istediğim Roj TV konuşmamdan dolayı, "örgüt propagandası yapmak"tan ceza verdiler.

Çatışmada yaralar da almıştın; sonra tedavi olabildin mi?
Cezaevinden tahliye olduktan sonra GATA'ya sevk edildim. Aradan 6 yıl geçti, yaralarım hala kanıyor. O zaman daha kötü kanıyordu. Mahkemeden hastaneye sevk istedim, kabul etti. Ama GATA'da öyle şeyler yaşadım ki! Anlatılacak gibi değil!

'GİT, PKK'LİLER TEDAVİ ETSİN'
Oradaki adam bana şöyle bir baktı önce, ters ters. Sonra hızlı hızlı bakıp, tak tak mühür vurdu, 'askerliğe elverişlidir' diye! Dedim ki, "Ben buraya çürük raporu almaya gelmedim, tedaviye geldim." Dinlemediler. Ama ben kötüydüm; kendi olanaklarımla devlet hastanelerinde tedavi olmaya çalıştım. İmkanımız belli, özel hastaneye gidemedim. Sanırım 2008 yılının Temmuz ayıydı, Mersin Devlet Hastanesi'nin Plastik Cerrahi bölümüne gittim. Devletin doktoru, adını hatırlamıyorum, tedavi için olayı anlattıktan sonra, internetten de açtı baktı; döndü bana, "Madem sen PKK'lisin, git PKK'liler sana müdahale etsin; vücudundaki şarapnel parçalarını çıkarsın!" dedi. Oradan çıktım, bir daha da hiç devletin hastanesine gitmedim. Şimdi Almanya'da tedavi oluyorum. Bir ameliyat geçirdim; ama üç ameliyata daha girmem lazım. Çatışmadan kalan yaralar, halen taze. Bazen kilitliyor, hareketsiz bırakıyor.

Ama benim en büyük sorunum çatışmanın psikolojik etkisi. Askerden önce çok güzel bir yaşamım vardı. Askerde eline eldiven takıp parçalanmış asker cesedi toplamak kadar zor bir şey yoktur. Ben bunu yaşadım. Geçenlerde arkadaşlar etli bir yemek hazırlamışlardı. Ete uzandım; o an aklıma o olay geldi. Bıraktım, yiyemedim.

Peki, artık Almanya'daki mültecilik hayatına gelelim. Niye gelme ihtiyacı hissettin buraya?
Başıma gelenler sonrasında 5 yıl sürekli takibat altında yaşadım. Evimin çevresinde sivil araçlarla polisler gözetliyordu. Karakollara haber verdiğimde 'sorun yok, sizin için değil' diyorlardı; ama her şey ortadaydı. Ailem de çok tedirgindi. Can güvenliğim yoktu. Hele gündemden düştükten sonra, "Artık gündemde de değil, öldürebilirler" diyorduk. Ben de artık dayanamadım, Almanya'ya geldim. İşte şimdi de burada mülteci hayatı yaşıyorum.

Aradığın insan haklarını bulabildin mi burada?
Maalesef hayır. Yani çok fazla mülteci gelmesinden dolayı sürecin yavaş ilerlemesi, evrakların yavaş incelenmesi konusunda hak veriyorum, empati kuruyorum. Ama 'heim' dedikleri mültecilerin kaldığı yerler insan sağlığına hiç uygun değil. Hijyen diye bir şey yok. Berbat yerler.

'HASTA HALİMLE BERBAT KAMPLARDA KALDIM'
Ben bile, çok ciddi hastalıklarıma, enfeksiyon riskli yaralarıma rağmen bu tip berbat yerlerde kalmak zorunda bırakıldım. Yani sadece Almanya'da, şimdiye kadar 39 defa hastaneye gitmişim! Gitmemin en önemli sebebi Türkiye'de yaşadıklarımdır; ama Almanya'daki kamplarda kaptığım mikroplar da etkili oldu. Hele de Münih'te kalmak zorunda kaldığım Obersendling ve Kieferngarten 'heim'leri insan sağlığıyla ilgili, sıfırdı! Devletin bununla ilgili kurumları bir an önce çalışma yapmalı.

İltica edelim de 10 ay oldu; ama herhangi bir şekilde, hiçbir şey sorulmadı. Öylece bekliyorum. Mahkeme süreci nasıl işler, onu da bilmiyorum.

Yaşadığın bunca şeyden sonra, askerlik çağındaki gençlere ne söylemek istersin?
Askerde çok şey gördüm. 13 ay içinde gereksiz, sebepsiz yere yüzlerce can gitti. Türkiye'deki her askeri bölgede de aynı şeyler yaşanıyordur. Ben Türk askerlerinin analarına sesleniyorum: Bu savaşa dur diyecek insanlar, analardır. Kadınlar bu işin üstesinden gelmezse bu savaş sürecek. Ben her şeye rağmen barışın gelmesini, kardeşçe yaşanmasını istiyorum.

'ANNELER ÇOCUKLARINI ASKERE GÖNDERMESİN'
Anneler çocuklarını askere göndermesin. Annelerin bir an önce uyanması ve elleriyle büyüttükleri çocuklarını askere göndermemesi lazım. Bu işe önce anneler dur demeli.

Bir gün koşullar değişirse, ülkene geri dönmek ister misin?
Bugün barış gelse, param olmasa, imkanım olmasa bile, yürüyerek dönerim ülkeme. 10 aydır buradayım, 10 yıl gibi geldi. Yıllardır ülkesine hasret olan insanlar var. Artık bu hasret bitmeli. Artık kardeşçe yaşamak zorundayız. Türkiye de Kürdistan da mükemmel ülkelerdir. Bunu yaşayalım. Ama sınırlar çizilmesin. Haklarımız verilsin. Çocuklarımıza kendi dilimizde isim verelim; kendi dilimizde yaşayalım.

Şu son süreçte de, benim fikrime göre, sürecin muhatabı bellidir. PKK ve Öcalan devletin muhatabıdır. PKK'yi ve Öcalan'ı saf dışı bırakıp yaklaşamazlar. PKK'siz Öcalan, Öcalansız PKK olmaz. Artık bu sürecin sonuçlanması lazım.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.