Ana içeriğe atla

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…

"Kimsin?” 
“Behzat… Behzat Firik.” 

Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.


Behzat… Behzat Firik. Evet tanıyordu, hatırlıyordu. Ama hem geçen uzun zamandan, hem de bu anıyı zihninden atmak isteyişinden olsa gerek, somut bir suret belirmedi zihninde.

“Seni tanımıyorum.”
“Tanıyorsun Kulaksız Yüzbaşı! Kendini tanımadığın kadar tanıyorsun hem de.”
“Tanımıyorum dedim sana! Çık git evimden! Ne hakla geldin buraya?!”

Kulaksız… Behzat’la aynı anılar yumağının parçası… İyice korkmaya başladı yaşlı adam. Oysa ne zamandır “Kulaksız” değildi o. Bursa’daki huzurlu mahallesinin huysuz “Aytekin Amca”sıydı. “Kulaksız” olarak anıldığı yılları, komşularına, çocuklarına ve torunlarına bir kahramanlık destanı gibi anlatıyordu sadece. O dağlarda ne kadar teröristi öldürdüğünü de anlatıyordu elbet. Ama Behzat’ı anlatmıyordu. Hayır, pişmanlığından değil. Öyle küçücük bir çocuğun karşısında düştüğü acizlikten utandığından… Kendisine bile itirafa yanaşmasa dahi, o çocuğu, taburunun önünde kendisini rezil ettiği, itibarını iki paralık ettiği için yaktığını biliyordu. İşte bu yüzden ne anlatıyor; ne de hatırlamak istiyordu onu.
“Gitmeyeceğim Kulaksız! Sen Behzat’ın evine sorgusuzca nasıl girdiysen, ardında kalanlara o evi, köyü, o dağları ve dünyayı nasıl dar ettiysen, işte öyle yapacağım ben de! Halen tanımadın mı beni? Behzat’ım ben! Behzat Firik ve diğerleri… Dersim dağlarında diri diri yaktıkların, evini basıp talan ettiklerin, onuruna tecavüz ettiklerin… Halen hatırlamadın mı beni Kulaksız?”

Kulaksız Yüzbaşı korkuyordu. Hem de ömrünce hiç korkmadığı kadar korkuyordu. İşte, on yıllar önce barınaklarını bulmak için dağ dağ dolaştığı teröristlerden biri, elinde tabancasıyla dikilmişti karşısına. Üstelik kendisi yalnızdı bu kez. Ne taburu, ne silahı yanındaydı. Eşi bile evde değildi. Kendini çırılçıplak hissediyordu. Ne kadar çırpınsa boştu. Kudreti, itibarı, anlata anlata bitiremediği kahramanlığı yoktu artık. Günlük kıyafetlerinin ve etrafında nöbetçilerin beklemediği evinin içindeki Kulaksız Yüzbaşı, o uzak dağların heybetine bakıp, kendini onlarla kıyaslayan vatan bekçisinin çok uzağındaydı. Hatta denilebilir ki, Kulaksız Yüzbaşı değildi şimdi; Aytekin İçmez’di sadece. Bütün unvanlarından, itibarından, kudretinden, gururundan ve fedailerinden yoksundu.

Korkuyordu Kulaksız. Ve korktukça, o uzak dağlarda korktuğunda ne yapıyorsa onu yapıyor, öfkeden deliye dönüyor, kudurmuşçasına bakıyordu karşısındakine.

“Bana bak Kulaksız! Gözlerime bak! 29 yıl önce, 1981 yılının Eylül ayında, Dersim’in Ovacık’ından alıp, Hozat’ın dağlarına götürdünüz beni. Beni korumak isteyen abimi de peşimden sürüklediniz. Babamın, Firik Dede’nin feryadını duymadınız bile. Ve Hozat’ta, bir ağaca bağladınız beni ve abimi. Yoldaşlarımı ihbar etmemi istediniz. Kendiniz gibi sandınız beni de. Korkacağımı, onları satacağımı sandınız! Bana bak Kulaksız, gözlerime bak! 29 yıl önce bakmıştın onlara. Ve o kadar deliye dönmüştün ki, diri diri yakmıştın beni. İşte şimdi, öldürdüğün herkes gibi, dört yana savrulan küllerimden yeniden doğdum ben de! Yeniden doğdum ve karşındayım şimdi. Ama bu kez, sonunu bekleyen sensin. Benim küllerim öfkeyi ekerken dört bir yana; senin küllerine dönüp bakmayacak kimse!”

Kulaksız çaresizce dinliyordu. Bir yandan öfkeden kudurmasına rağmen, için için duyumsuyordu çaresizliğini. Hiç beklemediği bir zamanda, ansızın karşısına dikilmişti geçmişi. Hem de en kara, Behzat’ınkinden bile kara gözleriyle!

“Benim konuşacak bir şeyim yok” diyen Behzat’ın sesi yankılandı kulaklarında. İrkildi, damarlarına dek titredi. Ne bir şey söylemeye, ne bir şey düşünmeye mecali kalmıştı. Ansızın karşısına dikilen ve birkaç dakikada bütün kudretini yerle bir eden geçmişi, dehşete düşürmüştü onu. Çaresizlikle kıvrandı. Boğuk bir hırıltı çıktı dudaklarının arasından: “Ne istiyorsun benden?”

“Çok şey istemiyorum Kulaksız. Yıktığın onca yuvaya, mahvettiğin onca hayata, katlettiğin onca insana ve diri diri yaktığın Behzat’a karşılık, canını almaya geldim. İşkence de etmeyeceğim sana. Siz ne kadar zorlasanız da, size benzemedik, benzemiyoruz biz. Partim adına, seni ölümle cezalandıracağım. Ve Partim de bunu, Behzat ve diğerleri adına yapıyor.”

Çaresizlik içinde kıvranan Kulaksız, bir şeyler daha söyler oldu, söyleyemedi. Kurşun geldi, şahdamarında kaldı. Kulaksız, bütün kudreti, itibarıyla yerde yuvarlandı.

Olay anlatımı, hayal ürünü.

(Özgür Düşün Dergisi, 2011)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.