Ana içeriğe atla

Haluk Gerger: Marksizm'i mekanik yorumlayarak olmaz

Akademisyen-yazar Haluk Gerger'in 11 Mayıs 2014 Cumartesi günü, Almanya'nın Frankfurt kentinde düzenlenen "İbrahim Kaypakkaya'yı Anma Gecesi"nde yaptığı konuşma. (Konuşmanın başına yetişemedim. Arkadaşlar, Kaypakkaya'yı anan bir konuşmayla başladığını söylediler.)

Hitler'in nasıl seçildiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Onun seçildiği ülkede dünyanın en büyük komünist hareketi vardı. Marx da bir Alman'dı, biliyorsunuz. O dönemde de, Almanya Komünist Partisi'nin oy oranı, her zaman, Hitler'in partisininkinden çok daha fazlaydı. Ama gün geldi, Hitler Almanya Komünist Partisi'nin seçmenlerinden de oy alarak iktidara geldi. 


PKK ÖRNEĞİNDEN YARARLANMAK ZORUNDAYIZ

Türkiye'de de AKP, işçilerden, köylülerden oy alıyor. Bunu farklı biçimlerde analiz etmek mümkün. Ama "bidon kafalı" gibi sözler söyleyerek seçim sonuçlarını anlayamayız. Genel-geçer siyasal değerlendirmelerle de anlayamayız. Bakın Kürtler bize iyi bir örnektir. Kürdistan'ın ulusal kurtuluş mücadelesinin başlangıcında Kürt toplumunun, Kürt bireyinin gerçekçi bir analizi yatar. PKK, Kürdistan İşçi Partisi, bu gerçekçi analiz üzerinden yükselmiştir. Sadece sömürgeciliği değil, Türk devlet yapısını değil, kendi halkının kültürünü, sosyolojisini ve konumunu da analiz ederek yükselebilmiştir. Bu örnekten yararlanmak mecburiyetindeyiz.
Bugün Türkiye toplumunda hiç kuşkusuz bir çürüme var. Hiç kuşkusuz bir toplumsal yıkım var. Hiç kuşkusuz bir toplumsal ve moral tahribat var. Türkiye toplumunda insan unsuru dünyada çok az yerde görülecek kadar deforme olmuştur. Hastalıklı bir toplumdur. Ama bu bizim hastamızdır. Kökenlerini anlamamız lazım. Toplumu suçlayarak bu işin içinden çıkamayız. Kökenlerini iyi tespit etmek lazım. Kökenleri kuruluştadır. Türkiye Cumhuriyeti, zalim bir toplumsal mühendislikle kuruldu. O zulüm, sadece azınlıklara, Ermenilere, Lazlara, Kürtlere yönelik değildi. O, angaryayla, sömürüyle, batının tetikçiliğinin altyapısını oluşturmak üzere emperyalizm, burjuva yaratma peşindeydi. Burjuva yaratmak, aynı zamanda işçi sınıfı yaratmak demektir. O yoksul köylülerin sırtından jandarma dipçiğiyle, vergi terörüyle devletin bütün şiddetiyle bir işçi sınıfı yaratıldı. Çok zulüm yapıldı. Çürümenin temellerini buraya ve hatta daha gerilere de götürmemiz gerekir.
Onun ardından, soğuk savaş demokrasisi Türkiye insanını yıkıcı antikomünizmiyle -hem Türkiye içinden hem Washington, Brüksel ve NATO'dan kaynaklı- büyük bir ideolojik saldırıyla ruhunu çaldı. Antikomünizmin yarattığı ahlaki tahribat bugün hala devam ediyor. Bu bir kültür yarattı.

MARKSİZM'İ MEKANİK YORUMLARSAK OLMAZ

Biz mekanik olarak Marksizm'i yorumlarsak olmaz. Hep şöyle diyoruz: Bir insanın ideolojisi, tercihleri, konumlanışı, politik duruşu sosyoekonomik konumuyla birebir ölçüşür. Bu doğru değil. Keşke öyle olsa! O zaman her işçi işçiliğini bilir. Her yoksul, yoksulluğunu bilir. Sınıf bilinci diye bir meselemiz kalmaz.
Öyle değil. Dışsal etmenler var. Kültür var, tarih var. Burjuvazinin muazzam maniplasyon gücü ve araçları var. Televizyonu var, medyası var, eğitimi var, aile var. Onun için bu dışsal etkenler, onlara karşı en korumasız durumda olan emekçileri, işçileri, yoksulları daha fazla yıkıcı bir biçimde etkileyebiliyor. Bunu görmemiz lazım. Türkiye bunları yaşadı. Soğuk savaş demokrasisi, bizde rüşvetçi bir demokrasi anlayışı getirdi. Burjuvazinin siyasetçileri, siyaset ve devlet imkanlarını, toplumu dolandırmak için rüşvet aracına dönüştürdü; toplum da oyunu rüşvet aracına dönüştürdü. Bu, burjuva demokrasisi bile değildi; soğuk savaş demokrasisiydi. Türkiye, hala onun kültürü, gelenekleri, kuralları hükmünü sürdürüyor. Elde edilmiş mücadeleyle, hak edilmiş haklar bilincine değil, biat kültürüne dayalı, devletten almaya dayalı kültürü bugün AKP ve onun burjuvazisi kullanıyor. Ama bunun kökenleri çok eskilere gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin mayasında var bu.
Ardından 12 Eylül'ün ve Özal döneminin yağma, talan dönemi geldi. Üç haneli enflasyon dönemi geldi. Faizlerin yedi binlere çıktığı dönemler geldi. Onun arkasından, Kürt halkına karşı zalim bir şiddet, alçakça bir kirli savaş geldi. Bütün bunlar, biz Türklerin içndeki insanı öldürdü. Sınıfı öldürdü. Kültürümüzü öldürdü. Bu gerçeklikleri yok saymayalım. Bunların kökenlerine gidelim ki tedavisini bulalım. Bugün, işte burjuvazi bunu yaşıyor. Ama sadece bu değil.
Bir başka gerçekliği daha görmemiz lazım: Yoksulluk içinde kıvranan insanlar, hayat gailesi içinde yaşayan insanlar, bizim tespitlerimize oy vermiyorlar. Yok efendim, spekülatif sermayeymiş de, sanayileşme yokmuş da... Onlar, gündelik yaşamlarına bakıyorlar. 
Türkiye'yi yöneten Kemalist birinci Cumhuriyet sonunda çöktü. Başbakanı yüzde bir oy aldı. Geriye kalan üç başbakanın oyu yüzde beşi geçmedi. Bütün bir toplum, bütün bir düzen çöktü. AKP, bu çöküşün üzerinden geldi. Bu çöküşün nedenlerini sorgulamamız lazım.
Son on yıldır Türkiye ekonomisi büyüyor. O büyümenin sahte olduğunu, o büyümenin geleceğimizden çalınarak gerçekleştirildiğini filan ben size uzun uzun anlatırım; ama gerek yok, siz biliyorsunuz. Ama mesele gündelik yaşamlarda insanlar, büyüyen ekonominin sonuçlarını gördüler. Birinci Cumhuriyet'in zulmü altında yaşayan dindarlar, yoksullar, başı örtülüler, sosyal bakımdan yeni bir hayata kavuştuklarını zannediyorlar; haksız değiller! Burjuvazi sokağa çıktığında rahatsız oluyor: Her taraf türbanlı dolu! Bunlar dışardan gelmediler! Onlar bir zamanlar evlerinden dışarı çıkamıyorlardı; bugün çıkıyorlar! Burjuvazinin gittiği her yere gidiyorlar. Bunu da önemsiyorlar; ve haklılar.
Kentleri kirletiyorlar; Büyükadalıların göz zevkini kötülüyorlar; ama onlar, şimdi oralara girebiliyorlar. Eskiden özel hastaneleri bırakın, devlet hastanesinin mahallesinden geçemezlerdi. Hastaya mikrop bulaştırırsınız, diye. Şimdi, İslami biat kültürüne dayanan başka bir sosyal devlet anlayışı geliyor. Bunun hesabını soracaklar; faturasını kat kat onlardan çıkaracaklar; o ayrı ama... Toplum bir karşısına bakıyor; karşısındaki faşist, Kemalist cepheye bakıyor; ve bu seçeneksizlik içinde oyunu ona göre kullanıyor. Sadece ahlaki tahribat ya da çürüme değil; o da var, ama bu da var. Bizim bunları görmemiz lazım.

NESNELDE KRİZ VAR; ÖZNEL SORUNLU

Türkiye'de ve bölgede kapitalizmin krizi var. Bunu, nesnel anlatıyor. Ve bu sefer, gerçek bir kriz var. Biz Marksistlerin uydurduğu ya da abarttığı kriz değil. Bu sefer, gerçekten krizlerle örülmüş bir dünyadayız. Nesnel durum, krize ve devrime işaret ediyor; ama özne öyle değil. Bizim toplumun, yani öznenin analizini yapmamız lazım. Bu zor. Marksist araçları kullansak da bu zor bir iş. Ama bunu yapmak zorundayız. Bunu örgütlerimiz, aydınlarımız, sınıfın organik aydınları yapmak zorunda. -Ki bu seçeneksizlik içinden bu toplum çıksın, kurtulsun.

Değerli arkadaşlar, 
Birinci Cumhuriyet zalimdi. Sadece solcular çekmedi; bütün bir halk çekti.
Yıkıldı.
Yıkılması kötü mü oldu; iyi oldu! Tümüyle tasfiye olmadı, o ayrı. Ama hizmetlisiyle, silahlı bürokrasisiyle, üniversitesiyle, aydınıyla, siyasi partileriyle, gladyosuyla, çok önemli ölçüde yıkıldı. Onun arkasındaki ana destek emperyalizm, kendi çıkarları doğrultusuna ondan desteğini çekince dayanacak hiçbir şeyi kalmadı ve gümbür gümbür gitti. Kötü olan onun gitmesi değil, onun yerine gelen, onun gibi yapısal olarak faşizan.
Şimdi şunu düşüneceğiz: Bu yapısal durum değişmiyor. Kemalisti gidiyor, öbürü geliyor, Kemalistlikten kopsa bile değişmiyor. Bir kere, "Kopmamış" filan diyemeyiz. Adam Kemal'e "sarhoş" diyor; daha ne desin! Biz komünistler bile öyle demeyiz.
Kemalizm'den kopmaları önemli değil. Kemalizmden kopmak demokrasi getirmiyor. Türkiye'nin yapısal sorunlarına bakmak lazım. Öznel şartlar var. Bu Erdoğan'ın dünya görüşü, cumhurbaşkanı olmaya müsait değil. O, imam ve padişah olmak istiyor. Dünyaya bakışı öyle. Kuvvetler ayrılığına, burjuva demokrasisinin öteki inceliklerine ideolojik bir nefret duyuyor. Onun dünyasında, başka bir Führer dünyası var. Partisi de öyle. Ve şimdi, kendi gladyolarını, kendi polislerini, jandarmalarını ve toplumsal tabanlarını da yaratıyorlar. Ama sadece bu da değil.
Çok konuştum, sürenizi fazla almadan son bir şey daha söyleyip bırakayım artık.

TÜRK TOPLUMSAL BELLEĞİNDEKİ 'DOĞUM LEKESİ'

Az gelişmiş kapitalizm, birikimsiz burjuvazi, emperyalizm, Kemalizm, tarih, kültür, İslam... Bütün bunlar analiz noktaları. Bu analizleri hep yaptık. Türkiye toplumunu bu analizlerle ve özellikle Marksizm-Leninizm'in araçlarıyla öğrendiğimizi zannettik. Ben bir analiz aracı daha öneriyorum: Biz Türkler, dağdan geldik, dışarıdan geldik, ta Orta Asya'dan geldik. Geldiğimiz yer boş değildi; Kızılderililer vardı. Hem de Amerika'dakiler gibi değil; uygarlık düzeyleri bizden çok ilerdeydi. Biz geldik dağdan; bağdakini kovmaktan beter ettik. İşte Ermeni Soykırımı, işte İstanbul'da Rumların durumu, işte en son Kürtlerin neler çektiği ortada... Anadolu'yu Çarlık Rusyası gibi halkların hapishanesi de değil; halkların mezarlığına dönüştürdük. Böyle toplumlar, dağdan gelip bağdakini kovmaktan beter eden toplumlar dünyada var. Bu toplumların işçi sınıfları da, emekçileri de bu doğum lekesinden -isterseniz lanetinden deyin-, bu tarihsel bellekten etkileniyorlar. Bu gerçeklik dışarıdan gelip içerdekini yok etmeye dayalı egemenlik sistemi, bir egemen sınıfın sistemi olmaktan çıkıyor. O toplumun tamamını kendi girdabı içine alıyor. Onun ahlakını, kültürünü, hayata bakışını etkiliyor. Türkiye öyle bir toplum. Türkiye toplumunun işçileri, emekçileri, köylüleri, yoksulları, ancak devrim konağından geçip sosyalizme ilerlerse o zaman demokratikleşme, insanlaşma, uygarlaşma yönüne girebililer. Bu, işte bizim, sizin göreviniz.
Türkiye toplumu İsrail gibidir, Amerika gibidir. Bakın buralarda hiçbir zaman ciddi bir işçi sınıfı hareketi olmamıştır. Dünyanın en gelişmiş kapitalist toplumu Amerika; Avrupa'daki bir komünist hareket hiçbir zaman olmamıştır. Yahudiler Rusya'dan, Doğu Avrupa'dan gelmişlerdir; Karl Marx'ın kendisi Yahudi! İsrail'de ciddi bir komünist partisi yoktur. Bu tür toplumların böyle bir özelliği vardır. Dolayısıyla bu gerçeklikle yüzleşmeyen, bu gerçekliği aşmanın yollarını bulmayan bir devrimci hareketin çıkış yolu yoktur. Bunu sabahlara kadar tartışırız! Ben şimdi kısa kesiyorum. Ama bunu da analizlerimize mutlaka koymamız gerekir, diye düşünüyorum.

HALK YAŞAYARAK ÖĞRENECEK

Bunlar, bir tarafıyla kötü zamanlar... Yenilgiye uğradığımız, çaresizliği içimizde hissettiğimiz zamanlar. Ama bunlar aynı zamanda hayatın durmadığını gösteren zamanlar... AKP'ye oy veren işçiler ve yoksullar, şimdi kendi devletlerine, burjuvalarına, kapitalizmlerine kavuşmanın eforisini yaşıyorlar. Bırakın yaşasınlar. Yabancıların işgali altında gibiydiler; hakikaten öyleydir. "Şimdi, kendi düzenimizi kurduk; kendi burjuvazimizi bulduk" diyorlar. Bugün büyük burjuvazi içinde, TÜSİAD ve MÜSİAD arasındaki kavgadan, MÜSİAD'ın, yeni sermayenin temsilcisi olan AKP yararlanıyor.
Halk kendi burjuvasını istiyor. Buldular... Kendilerini şimdi kurtulmuş zannediyorlar; zannetsinler. Yaşayacaklar. Yaşadıkça öğrenecekler. Burjuvazinin Allah'ı, dini, imanı olmadığını anlayacaklar. "Bizim burjuvamız, onların burjuvası" olmadığını anlayacaklar. Öğrenecekler. Yaşadıkça öğrenecekler. Öğrendikçe kurtuluş arayacaklar. İşte o zaman, bu düzenin de kendi düzenleri olmadığını anlayacaklar. Kendi burjuvalarının da, devletlerinin de kendilerine düşman olduğunu anlayacaklar. Önce hayat anlatacak. E bize de biraz bir şeyler düşüyor; bizim de anlatmamız lazım.
İdeolojik yetkinleşme, teorik çalışma, örgütsel esneklik ve ilkesellik, eğitim ve örgütlenme... Bu zamanlar bizler için işte bunları dayatıyor. Bunlar da öyle masa başında yapılan şeyler değil; ben pasif bir şey önermiyorum. Bunların hepsi sokakta olur; sokakla birlikte olur. Ama bunları yapmak lazım. Sadece sokak olmaz; sadece masa başı da olmaz. Bir teorik yetkinliğe ulaşmak, bir ideolojik atılım şarttır.
Bugün Türkiye devrimcilerinin büyük bölümü devrim ve sosyalizm iddiasını kaybetmiştir. Kendisini demokratik görevlerle sınırlandırılmıştır. Bu durum hiç değilse Kürtlere biraz yararsa, yine iyidir. Kürtlere de yaramaz. Hiç değilse Kürtlere yarasın; ama Kürtlere de asıl yarayan, Türk tarafında devrimci bir inşadır. Onların da bunu görmesi gerekir, diye düşünüyorum.
Ben şöyle umut ediyorum: Gecenin düzenleyicileri de, yeni kararlarıyla Türkiye devrimci hareketine örnek olacak bir yeniden inşanın görevleri konusunda kendine düşeni yapacak.
Bu duygularla hepinizi selamlıyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.