Ana içeriğe atla

Kaypakkaya'yı anarken anlaşılmaz kılmak


Dün Almanya/Frankfurt'ta, işkenceyle katledilmesinin yıldönümünde İbrahim Kaypakkaya'yı anma etkinliği düzenlendi. Düzenleyici örgüt, Avrupa'da "terör örgütü listesi"nde olmadığı için imzasıyla etkinlikler düzenleyebilen Maoist Komünist Partisi'ydi.

MKP, yakın zaman önce üçüncü kongresinin belgelerini yayınladı. Belgelerde tarif edilen devrim modelinin bugün savunduğum politik iddialarla hiçbir ilişkisi yok. Fakat buna rağmen, MKP Kongresi'nde ortaya çıkan iradeyi değerli görmüştüm. Zira bu, küflenmiş tezlerden kopuşu ve güncel siyasete, hayata, toplumsal duruma ayaklarını basan bir siyasal varoluşu müjdeliyor gibiydi. Fakat zihne oturmuş sert bir kayaç gibi olan bu fikriyatın öyle kolay değişmeyeceğini görmem için MKP'nin bir etkinliğine gitmem gerekliymiş!


İbrahim Kaypakkaya, döneminin devrimcilerinden, başta bir özelliğiyle ayrılır: O, içinde yaşadığı toplumu, üzerinde yaşadığı toprağı çözümlemeye ve bu çözümleme ışığında bir teori kurmaya özel önem verdi. Kürecik Raporu, bu tezin en önemli kanıtıdır. Rapor, Kaypakkaya'nın siyasal çalışmaya başlamadan önce faaliyet alanını derinlemesine incelediğinin ve taktiğinden sloganına kadar siyasal programını bu incelemeye dayandırdığını kanıtlar.

Kaypakkaya'nın Kürt sorunu ve Kemalizm konusundaki, Türkiye devrimci hareketi tarihi açısından milat sayılabilecek tezlerinin dayandığı da bu düşünme biçimidir.

Peki ya ardılları?

Kaypakkaya bugün, ardılları tarafından bir fenomene dönüştürüldü ve slogana boğuldu. Hatta onu anmak, bazı siyasal geleneklerin en önemli faaliyet alanı haline geldi. Ülke gündemine dair sözlerden daha fazla, "Önderimiz İbrahim Kaypakkaya" der oldular. Örgütlenmek için, politik programlarından çok daha fazla, Kaypakkaya'nın ve geleneğin diğer şehitlerinin hatırasını kullanıyorlar. "Anılarına bağlılık" gibi önemli ama tek başına kalınca soyut iddialarla örgütlenmemizi, mücadele etmemizi bekliyorlar.

Frankfurt'taki gecenin düzenlendiği salon da böyleydi. Güncel siyasete -sözgelimi Avrupa'daki göçmenlerin sorunlarına- dair tek bir sloganın olmadığı salon, retoriğe ve romantizme boğulmuştu. Özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenlerin fotoğrafları ve sözleri asılıydı, bütün duvarlarda.

Bunun önemini yadsımıyorum. Her birini anmak, hikayelerini durmaksızın anlatmak ve anlamaya çalışmak, çok önemli bir görev. Fakat siyasal çalışma salt onlara dayandırılabilir mi?

Gecenin sunumunda da aynı durum... Bitmek tükenmek bilmez bir tirat. Politik terminolojiye ait söz öbeklerinin bağırılarak söylenmesinden ibaret "şiirler". Sürekli bir bağırma ve "gösteri" hali. Hayata dokunan, örgütlenmesi hedeflenen milyonları kapsayıcı tek bir söz öbeği yok. Politik sloganlar da ağır retorik yüklü. Sözgelimi sahnede de yazan ana sloganda şöyle deniyor: "Parti üçüncü kongremiz; Marksizm-Leninizm-Maoizm rehberliğinde, emperyalizme, kapitalizme, küresel hegemonyaya, temsili parlamenter devlete, ekolojik katliamlara, egemen cinsiyetçi ataerkil anlayışa, ezilen ulus, azınlık ve inançlara uygulanan her türlü tekçi milli zulüm ve eşitsizliklere karşı, sosyalist halk savaşıyla komünizme yürüyoruz. Şan olsun parti üçüncü kongremize!"

Anlaşılmamak ve sözü uzatmak için özel çaba harcanmış gibi! Belki böyle yazılınca daha "ciddiyetli" olunacağı düşünülmüştür!

Devrimci siyasetin hedefi, "duruşumuzu göstermek" değildir, olmamalıdır. Devrimci siyasetin hedefi, slogan atmak, gösteri yapmak, çoğalmak da değildir. Devrimci siyasetin hedefi, örgütlenmek ve dönüştürmektir. Bunu sağlayacak olan da bugünün hayatına, bu hayata dahil insan topluluklarının sorunlarına cevap olabilecek bir anlayışla, söylemle ve modellemelerle hareket etmektir.

Bunu bize öğretenlerden biri de İbrahim Kaypakkaya'dır.

Gecede konuşan Haluk Gerger'in -bence bu duruma eleştiri olarak da söylediği- "Marksizm'in mekanik yorumlanmasıyla anlayamayız. Bakın Kürtler bize iyi bir örnektir. Kürdistan'ın ulusal kurtuluş mücadelesinin başlangıcında Kürt toplumunun, Kürt bireyinin gerçekçi bir analizi yatar. PKK, Kürdistan İşçi Partisi, bu gerçekçi analiz üzerinden yükselmiştir. Sadece sömürgeciliği değil, Türk devlet yapısını değil, kendi halkının kültürünü, sosyolojisini ve konumunu da analiz ederek yükselebilmiştir. Bu örnekten yararlanmak mecburiyetindeyiz" sözleri, oldukça önemlidir.

Kaypakkaya'yı anmanın yolu da, hayatını veren yoldaşlarımızın anılarını günle buluşturmanın tek çıkar yolu da bu. Aksi, Kaypakkaya'yı anarkan anlamsızlaştırmak, anlaşılmazlaştırmak olur/oluyor. Gece ardından yaşını almış bir arkadaşın söyledikleri de durumun vahametini pekala özetliyor: "Geceyi izlerken bir an, aklıma 20 yıl önceki Kaypakkaya anmaları geldi. Al bu pankartları, o günün imzasını at, kimse ayırt edemez!"

Haluk Gerger'in gecedeki konuşmasının tam metni için: http://kadrajagirmeyen.blogspot.de/2014/05/haluk-gerger-marksizmi-mekanik.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.