Ana içeriğe atla

Tuncer Bakırhan: Sürüklenen belediyecilik aşılıyor


Siirt Belediye Eşbaşkanı Tuncer Bakırhan, yerel yönetimlerin, klasik olarak temizlik yapan, kaldırım yamalayan, asfalt döken, su ve emlak işleriyle uğraşan kurumlar gibi görüldüğünü belirterek, yerel yönetimlerin sadece bu işlerle sınırlı organlar olmadığını, artık dünyada da örnekleriyle açık olduğunu söyledi. "Bu dönemde, sürüklenen değil yön veren bir anlayışı hayata geçiriyoruz" diyen Bakırhan, konuttan tutalım ticari alanlarına kadar sorunları çözmeye çalışacaklarını belirterek, ekledi: "Çocuğun kreşinden kadının mutfağına, inşaatta çalışan işçinin iş güvenliğinden kent barışına kadar birçok görev ve sorumluluk var."
Almanya'ya, Kürdistanlıların organize ettiği bir dizi etkinliğe katılmak üzere gelen  Tuncer Bakırhan ile BDP'nin yerel yönetimler siyaseti ile Siirt Belediyesi'nin çalışmaları ve planları hakkında konuştuk. 


Öncelikle, sizin durumunuzla başlayalım. DEHAP Genel Başkanlığı'nın ardından siyasetin görünür yüzünden çekildiniz; ancak çalışmalarınıza devam ediyordunuz. Genel Başkan'ın daha sonra farklı kademelerde de görev alıyor olması, partinizin siyasi kültürüne dair ne söyler?
Uzun süredir çeşitli kademelerde yer aldım. Genel başkanlık da bunlardan biriydi. Öncesi ve sonrasında da partinin birçok kademesinde yer aldım. Evet, bir genel başkanın bu görevden sonra partinin başka kademelerinde görev alabileceğinin örneklerinden biriyim. Kürt Özgürlük Hareketi'nde kadroların en uygun yerde, her işi yapabileceklerine dair bir siyasal kültür var. Mücadelenin bir sürekliliği var ve bu süreklilik içinde bir yere takılıp kalmak ve hep orada durmak mümkün değil. Ben de siyasetten hiç kopmadım. Genel başkanlıktan sonra çeşitli kademelerde yer aldım; Parti Meclisi ve Merkezi Yürütme gibi. İstanbul/Esenyurt'ta Belediye Başkan Adayı oldum. Sonra cezaevi süreci ve işte cezaevinden sonra da Siirt'ten aday oldum.

Partinizin yerel yönetimler siyasetine hakim bir isimsiniz. BDP'nin seçim propagandası, "Demokratik Özerklik" üzerine kuruluydu. Şimdi belirli bir aşama elde edildi ve sözün eyleme dönüşmesinin vakti geldi. İddialarınızın hayatla buluşması için ne yaptınız, ne yapacaksınız?
Tabii özyönetim meselesi, son beş yıldır Kürt hareketinin yerel yönetimlerinin temel gündemlerinden biri. Bugüne kadar çok net sonuçlar ortada yok; bunun da birçok sebebi var. Özellikle Demokratik Özerklik ilanından sonra yerel yöneticilerden birçoğu tutuklandı. Bu karardan sonra özellikle Kürt siyaseti ve yerel yönetimler üzerinde çok ciddi baskılar oluştu. Ama bütün bunlara rağmen Kürt Özgürlük Hareketi, yerel yönetimlerde daha katılımcı, daha demokratik, daha şeffaf olmaya çalıştı. Bütün olanaksızlık ve baskılara rağmen adımlar atıldı. Geçmiş beş yılda olumlu adımlar oldu; ama özyönetim konusunda tam anlamıyla model olabilecek çok somut, kapsayıcı adımlar değildi. Özellikle geçmiş beş yıldaki eksiklik ve aksaklıklar da açığa çıktıktan sonra, önümüzdeki beş yıl içerisinde özyönetim konusunda BDP'li yerel yönetimler çok ciddi adımlar atmak zorundalar. Zira seçim beyannamemizde de Demokratik Özerkliğe ilişkin çok ciddi tespitlerde bulunduk.

Neler yapılacak? 
Daha çok yerelden, en alttan, halkın karar süreçlerine katılımı konusunda gerekli olan mekanizmalar oluşturulacak. Bunların en önemlileri meclislerdir. Meclislerin bileşkesi olan Kent Konseyi çalışmalarıdır. Biz de Kent Konseyi çalışmalarını şu anda öncelikli çalışmamız yaptık. Demokratik, katılımcı olması ve kenti oluşturan bütün renklerin, farklılıkların, inançların, yediden yetmişe herkesin taleplerinin hizmet sunulurken aktarılması noktasında çok önemli bir mekanizmadır. Bugüne kadar bazı yerlerde Kent Konseyleri oluşturuldu; ama gerçek anlamda özyönetimi oluşturacak, Demokratik Özerkliğe hizmet edecek boyutta değildi. Bir deneme aşamasıydı. Bu dönem daha çok bu konuda bir çalışma yürüteceğiz.

Kent Konseyleri'nin belediyeler üzerindeki etkisi tam olarak nasıl olacak?
Belediyeler, Kent Konseyleri'nin bileşenidir. İsminden de belli olduğu gibi, kenti temsil eden sivil toplum örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, kanaat önderlerinin, kadınların, gençlerin, şehit ve tutuklu ailelerinin, yani bir bütünen kentin temsilini oluşturan kurum, kuruluş ve kanaat önderlerinin oluşturduğu bir bileşendir. Konsey'de ve bağlı meclislerde kısa, orta ve uzun vadede yerel yönetimlerin yapacağı hizmetler konuşulacak; projelerin üretilmesi ve hayata geçirilmesi konusunda tartışmalar yürütülecek. Kent Konseyi, daha çok tavsiye kararlar alacak; ancak bunlar tavsiye olarak kalmayacak, belediyelerimizin öncelikli planları olacak. Daha önce beş yıllık planlar oluşturuluyordu; şimdi Kent Konseyi'nden çıkacak tavsiye kararlar, bu beş yıllık planların oluşturulması ve hayata geçirilmesi konusunda da ön açıcı olacak. Kentin sorunları ortak tespit edilecek. Çözümler konusunda en ağırlıklı, en gerçekçi, uygulanabilir, kentin mozaiğine uygun projeler kabul görecek ve hayata geçirilmeleri konusunda belediyeler motor gücü olacak. Yani işin mutfağı, hazırlayıcısı, kent bileşenleri olacak. Yerel yönetimler, belediyeler ise bu kararların icrası, hayata geçirilmesi konusunda araca dönüşecek. Bu açıdan, aslında belediye başkanının, meclis üyelerinin Kent Konseyi bileşenleriyle pek farkları yok. Hepsi ortak platformlarda bir araya gelip tartışarak kararlar alacak; hayata geçirilirken gözlemleme, denetleme yapacak. Sorunları, meclis gündemine anında getirip tartışabilecek. 

Bu modelin uygulanması zor olmayacak mı?
Bu modelle yerel yönetimlerde şeffaflığın, ortaklığın ve demokratik tartışmanın, katılımcı kültürün oluşacağını düşünüyoruz. Çok önemsiyoruz, Kent Konseyleri'ni. Bugüne kadar dünyada kimi yerlerde denenen biçimleri var. Başarılı olan yerler de var. Ama Kürdistan, dünyanın her yerinden biraz daha farklı, özgün koşulları olan bir bölge. Henüz çatışmaların, savaşın bitmediği, nihai bir çözümün sağlanmadığı bu bölgede, bir taraftan çatışmaların gölgesinde, bir taraftan devletin yoğun baskısına ve engellemelerine rağmen özyönetim gibi çok ciddi, temel bir meseleyi hayata geçirmek biraz zor. Ama son yapılan seçimlerle, yerel yönetimlerde bu konuda bilinçli bir kadro yapısının oluştuğunu belirtmek istiyorum. Özellikle özyönetim meselesi gündeme geldikten sonra, anlayan, hayata geçirmek isteyen kadrolar üzerinde de ciddi bir yoğunlaşma oldu. Belediyelerde halen çok ciddi eğitim çalışmaları yapılıyor.

Demokratik Özerklik talebinin giderek içselleştirildiğini söyleyebilir miyiz?
İlk ilan edildiği zaman hala, "Uygulanabilir mi, nasıl olur, devlet izin verir mi, devlete rağmen hayata geçirilebilir mi" tartışmaları yapılıyordu. Ama yavaş yavaş, bazı pratiklerle birlikte, aslında devletsiz de, izinsiz de yapılabileceği, yürütülebileceği görüldü. Mesela belediyeler kooperatifler oluşturabiliyor; bunlar üzerinden üretim yapabiliyor. Yoksullar tespit edilebiliyor; ihtiyaçları tespit edilip karşılanması konusunda Kent Konseyi ve belediye harekete geçirilebiliyor. Bir mahallenin sorunlarının çözümü konusunda birkaç farklı öneri ortaya çıktığında karar verici daha önce yerel yönetimlerdi; şimdi tam tersi sandıklar konuyor, toplantılar düzenleniyor. En etkin, en kalıcı, halkın yararına olan çözümler netleştirilerek yerel yönetimlerin önüne geliyor. 

Belediyelerin sorumluluğu azalıyor gibi…
Demokratik Özerklik'le işi kolaylaşan da yerel yönetimlerdir. Halkın kendi düşüncesiyle oluşan projelerin hayata geçirilmesi konusunda sorumluluk sadece yerel yönetimlerin değil, bu kararı alan kentin. Karar kentin ortak kararı olunca, uygulanması da daha kolay ve gerçekçi oluyor. Maliyeti daha düşük oluyor. Yap-boz olmuyor. Kentin ortak aklıyla oluşturulunca, her anlamda yerel yönetimleri rahatlatan bir durum ortaya çıkarıyor. 

Kadınlar açısından yansıması nasıl oluyor?
Kürdistan'da kadının durumu da bugüne kadar ortadaydı. Özellikle belediye başkanı olduğum kentte de bariz biçimde ortadadır. Kürdistan'ın birçok yeri kadınlar için yarı-açık cezaevi durumundadır. Kadınların statüsü erkekler tarafından belirlenmiş durumdadır. Daha çok bildik alanlarda, kendilerine bir görev yüklenmiş ve kadınlar toplumun her alanından koparılmış. Kültürel, sosyal, ekonomik olarak yoklar. Bu konuda özyönetimin, aynı zamanda kadın ve erkeği eşitleyen, kadına pozitif ayrımcılık uygulayan bir fırsat olduğu da giderek daha iyi anlaşılıyor.

Kent Konseyleri'nde kadın kotası uygulanıyor mu?
Kotadan ziyade, eşitlik var. Yüzde 50'dir. Seçilen meclislerde de, yönetimlerde de, kurumlarda da... Dolayısıyla kadınlar da özyönetimle birlikte her alanda eşit oranda bulunuyor, bulunacak.

Peki, buradan Siirt'e geçelim. Uzun süredir belediyeyi partiniz yönetiyor. Ne yapıldı, ne yapılamadı?
Bizim 15 yıllık belediyecilik pratiğimiz, özellikle de Siirt'teki son beş yıllık pratiğimiz, kendisinden öncekilerden çok ileri bir noktada tabii. Yapılmayan birçok şey yapıldı. Ama mevcut pratikle Demokratik Özerklik'ten özyönetimden anladıklarımızla karşılaştırıldığında, çok gerideyiz. Daha çok da savaştan dolayı gerçekleşen göçün peşinde sürüklenen bir belediyecilik pratiğimiz var. Proje üreten, kente yön veren, hem hizmetine hem yatırımlarına, geleceğine, kültürel, sosyal yapısına yön veren bir belediyecilikten çok yığınlar halinde kentin varoşlarına yerleşen yoksul Kürt köylüsü arkasında sürüklenen bir belediyecilik anlayışı var. Kaçak yapılar yapılmış; altyapı götürelim. İşsizlikten dolayı yoğun bir pazarcı sınıfı oluşmuş; buna çare bulalım. Yani daha çok yapan değil, sürüklenen bir belediyecilik anlayışı var. Bu dönemde, sürüklenen değil yön veren bir anlayışı hayata geçiriyoruz. Altyapı oluşturarak insanların konuttan tutalım ticari alanlarına kadar her alanda sorunlarını çözmeye çalışmak; yoksul, emekçi insanların sosyal, ekonomik olarak belirli bir noktaya gelmelerini sağlayacak projeler üzerinde durmak istiyoruz. Yine kadın sorununa eğilmek, Kadın Dayanışma Merkezleri gibi projeler ve kadınların üretici hale gelmesini sağlayan projeler hayata geçirmek istiyoruz.

Klasik yerel yönetimler anlayışının ötesine geçilecek…
Evet, yerel yönetimler, klasik olarak temizlik yapan, kaldırım yamalayan, asfalt döken, su ve emlak işleriyle uğraşan kurumlar gibi görülüyor. Ama dünyada da artık görülüyor ki, yerel yönetimler sadece bu işlerle sınırlı organlar değil. Anlamı ve önemi daha da farklılaşmış durumda. Çocuğun kreşinden kadının mutfağına, inşaatta çalışan işçinin iş güvenliğinden kentin huzuruna, barışına, yok edilen kültürlere, inançlara kadar birçok görev ve sorumluluğu var. Ama biz bugüne kadar bütün belediyelerde sadece hizmet pratiğine boğulup bu tür görevleri tali olarak gördük. Mesela Siirt, mozaik bir kent. Asurilerin, Süryanilerin, Ermenilerin, Arapların, Türklerin, Kürtlerin yaşadığı, 12 bin 500 yıllık bir tarihsel, kültürel mirasa sahip bir kentten bahsediyoruz. Ama kente dışarıdan baktığınız zaman köyden daha geri, çarpık, daracık caddeler ve sokaklarla dolu, erkek-yoğun bir görüntü... Kent demeye bin şahit ister! Tiyatro salonları, kültür merkezleri, gençlerin kendilerini geliştireceği, kültürel, sosyal faaliyet alanları yok. Kadın zaten yok. Evden çıkmasına gerek bile yok; zira evden çıkmaya teşvik edecek ciddi çalışmalar da yok. 

Artık olacak mı?
Yerel yönetimlerin artık dünyada değişen anlamı Kürdistan'da da uygulanmak zorundadır. Sözgelimi bir yerde kaybolmaya yüz tutmuş bir dil varsa, onu geliştirecek, yok olmasını engelleyecek olan da yerel yönetimlerdir. Bir yerde yoksulluk varsa, geçinilemiyorsa, insanların ekmeği, aşı yoksa, geçici de olsa onların ekmeğini, aşını sağlayacak ve onlara vasıf kazandıracak olan da yerel yönetimlerdir. Ülkede bir savaş, çatışma varsa, bunu önlemek için ciddi bir kent baskısı oluşturacak olan da yerel yönetimlerdir. Kentin doğasının, enerjisinin, suyunun, ham maddesinin çarçur edilip birilerine peşkeş çekilmesini engelleyecek olan da yerel yönetimlerdir.

Siirt özelinde nası yapacaksınız?
Siirt'te bu anlamda, somut müdahalelerde bulunacağız. Siirt, bir hayvancılık ve bağcılık kentidir. Bağla uğraşan, büyük emek harcayan insanların ürettiği ürünler, üç beş tüccar tarafından emeklerini karşılamayacak bir parayla alınıyor ve fahiş fiyatlarla satılıyor. Buna müdahale eden bir mekanizma mevcut değil. Fıstığın perakende satış fiyatı neyse, üreticinin sattığı fiyat bunun dörtte biri bile değil. Aradaki büyük fark üç beş toptancıya gidiyor. İşte yerel yönetim tam da burada devreye girer. Demokratik Özerklik dediğimiz şey de biraz budur. Üretenin emeğinin karşılığını almasını sağlayacak bir kültür ve araç-gereçler yaratmalıyız. Gerekirse onları tüccardan kurtaracak üretim ve pazarlama araçlarıyla ürünlerini bir yerde toplayacak, daha fazla gelir elde etmelerini sağlayacak bir metot bulmak da yerel yönetimlerin işidir.

Bunun bir de merkezi iktidarla ilişkilerle ilgili boyutu var. Amed Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak, "Petrolden pay istiyoruz" demişti mesela.
Evet, Gültan Hanım'ın petrol için söyledikleri Siirt'te de enerji için geçerlidir. Siirt şu anda Türkiye'de en yoğun HES yapılan, Türkiye'nin elektrik tüketimini en fazla karşılayan üç beş kentten biri olmasına rağmen, insanların faturalarını ödemeyedikleri için elektrikleri kesiliyor. Suyu, doğası, toprağı talan ediliyor; ama Siirt, elektriği Isparta'yla, Burdur'la aynı fiyata kullanıyor. Yerel yönetimler bunu sadece istememeli, zorlamalı. Kendi toprağından çıkarılan ham maddeden, üretilen enerjiden kar eden her kimse onu zorlamak, halkı da bu konuda duyarlı kılmak konusunda öncülük yapmalı. 
Siirt'ten enerji, petrol çıkaran şirketlerin tamamı, vergilerini İstanbul, Ankara, İzmir ya da başka kentlerdeki vergi dairelerine yatırıyor. Dolayısıyla onların ödediği vergiler de kent ekonomisine girmiyor; hiçbir katkısı yok. Siirt'te barajları yapan firmaların işçilerininin tamamı da dışardan. Süpürgeyi bile Siirt'ten değil dışarıdan alan, üzerinde tartışılması gereken bir sömürge mantığı söz konusudur. Yani rantını, artı değerini elde edeceksin, ama oraya hiçbir şey vermeyeceksin. Vergini başka yere yatıracaksın, işgücünü de başka yerlerden getirdiğin işçilerle karşılayacaksın. Hep başkasına kazandıracaksın. Böyle bir mantık dünyanın hiçbir yerinde yok.
Ayrıca şöyle bir şey daha var: Siirt halkı HES'lere karşıysa, HES'ler kurulmamalıdır. İşte tam da burada yerel yönetimler devreye giriyor. Yerel yönetimler, sadece hizmet götüren değil halkı örgütleyen, bilinçlendiren, yatırımların halkın doğasına, çevresine, çocuklarına, bitkisine ne kadar zarar verdiğini anlatacak olan yönetimlerdir. İnsanlar, haklı olarak mesela HES'lerin zararlı olup olmadığını, evine, çocuğuna götürdüğü gıdaların zararlı olup olmadığını bilmiyor olabilirler. Tam da işte bu noktada yerel yönetimler devreye girmeli; hizmet götürmekle kalmayıp her alanda öncülük yapmalıdır. Kenti, doğayı, toplumu tahrip eden yatırımlara karşı duran kurumlar olmalıdır. Biz Siirt'te böyle bir belediyecilik pratiği içine gireceğiz.

Peki, Siirt özgünlükleri olan bir kent. Öncelikle, çok kültürlü bir kent. Bu çok kimlikli yapıyı karşılayacak bir tarz tutturabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Evet, seçim sürecinden bu yana, Siirt'in mevcut yapısına uygun bir dil kullandık. Arapları ve diğer etnik ve inanç gruplarını birlikte yönetime davet ettik. Ama bizden kaynaklı olmayan sebeplerle yeterince sıcak yaklaşılmadı. Yine de tabii içimizde Türk arkadaşlarımız, Arap arkadaşlarımız var. Bununla başladık. Daha sonra yaptığımız propagandanın dili kapsayıcıydı. Kürt'ü önceleyen, diğerlerini tali tutan, önemsemeyen, sadece Kürt kimliği endeksli bir söylem değildi. Nasıl Kürt dili, kültürü asimile edilmeye çalışılıyor, yok ediliyorsa, Araplar da aynı durumda. Arap çocuklarının hemen hemen hiçbiri Arapça bilmiyor. Bilseler bile yazamıyorlar, okuyamıyorlar. Arap kültürünün içi boşaltılmış; Araplar Türkleştirilmiş. Sadece ismen "Arap" deniyor ama kültür ve dil olarak öyle yaşamayan bir topluluktan bahsediyoruz. Biz, bize oy versmezseler de devletin oluşturduğu duvarlardan, algılardan dolayı bizi beğenmeseler de, Arap kültürünü de, dilini de öne çıkardık. Onların da asimile edildiğini, dil ve kültürlerinin yok edilmeye çalışıldığını, evlerindeki çocuklarının, ailelerinin kendi dillerinde konuşup yazamadıklarını, dolayısıyla talebimizin sadece Kürtlerin değil Araplar ve diğer farklılıkların da kendi renklerini koruması olduğunu anlattık. Bu konuda başarı da elde ettik. Siirt'te Araplardan hiç olmadığı kadar oy aldık, bu çok önemliydi. AKP ile aramızda büyük bir farkın oluşmasında bunun büyük etkisi vardı.

Bu doğrultuda neler yapacaksınız?
Seçim sonrasında ilk pratiğimiz, binamızın üzerine üç dilli tabela asmak oldu: Arapça, Kürtçe ve Türkçe. Belediyemizdeki bütün tabelalar da Arapça, Kürtçe ve Türkçedir. Yakın zamanda da üç dilli bir kreş oluşturacağız. Daha sonra belediye meclisinde şu anda tartıştığımız, önümüzdeki dönemde kararını alacağımız üç dilli hizmet sunma çalışmamız söz konusu. Newroz'u nasıl önemsiyor ve büyük değer atfediyorsak, Kürtlerin en önemli bayramlarından biri haline geldiyse, Siirt'teki Arapların Cigor, Melede denilen Newroz'a benzeyen önemli günlerini de önemsiyoruz. Parti olarak bu bayrama da ev sahipliği yapıyoruz, yapacağız. Bizim için Newroz neyse Arapların Melede'si, Cigor'u da odur. Dolayısıyla beş yıl sonunda, muhtemelen Siirt'teki Arap da, Türk de, Kürt de, "Belediyede biz de varız, dışlanmadık. BDP demek ki sadece Kürtler için çalışmıyor; kentteki herkesi eşit olarak görüyor. Hassasiyetlerini önemsiyor, bayramlarına değer veriyor" diyecek. Gerçekten kentte yaşayan herkese ne kadar saygı duyduğumuzu göstereceğiz.

Peki Belediye Meclisi'ndeki tablo nedir? Kentin kültürel çeşitliliği yansıdı mı?
Seçimden önce bütün listelerimizi Araplara açtık; "Ortak listeler oluşturalım" dedik. Ancak devletin ördüğü duvarlardan kaynaklı biraz mesafeli yaklaştılar. Ama geçmişte devrimcilik yapan, Diyarbakır Zindanı'nda yatan, devlet algısıyla değil de kendi pratiğiyle mücadelemizi tanıyan arkadaşlar geldiler. Yani meclislerimizde Arap arkadaşlar da var. Sayıları çok değil, ama bir şeyi yıktık: Seçimlerde kullandığımız dil, birçoklarına "Keşke biz de olsaydık" dedirtti.
Seçim sürecinde Demokratik Özerklik dediğimiz zaman Araplar ve Türkler bunu ülkeyi bölmenin formülü olarak algılıyordu. Bizse özyönetimin bölünme değil, aslında birleştirmenin harcı olduğunu, Türkiye'deki halkları birleştirecek çimento olabileceğini anlatmaya çalıştık. Belki çok anlaşılmadı. Propaganda dili hayata geçmediği zaman ikna etmek de mümkün olmuyor. Ama pratiğe geçtikçe, samimi olduğumuz da anlaşılıyor. 

(Yeni Özgür Politika, 28 Mayıs 2014) 

BLOG NOTU:
Yine, kendi çiftliğim olması dolayısıyla, bloga özel bir not eklemezsem ölürüm! Zira Tuncer Abê (Kendisini tanıyınca gerçekten 'abê' sıcaklığı, tevazusuyla karşılaşıyorsunuz) oldukça renkli ve "siyaset dünyası" ile düşünüldüğünde sıradışı biri.
Söyleşiyle ilgili bir anekdot aktarmak isterim. Bir bölümü, Frankfurt'taki bir kafede, gece vakti, dışarıda yapıldı. Söyleşi sırasında garson gelip hesap istediğinde, yanımızda duran diğer bir arkadaşla Tuncer Abê neredeyse kavgaya tutuştu! "Hesabı kim ödeyecek" kavgası, yan masaların da ilgisini çekti tabii; alışkın olmayan Almanlar, bir süre "Kavga mı çıktı orada" merakıyla izledi bizi.
Tuncer Bakırhan'ın sanırım herkesçe görülen belirgin özelliği tevazusu... "Şöyle dersem ne derler?", "Böyle yaparsam yakışır mı?" gibi kaygıların olmadığını, daha ilk andan itibaren fark ediyorsunuz. İlçe Başkanı'nın bile "poz kesme" meraklısı olduğu böyle bir dönemde, bu özellik müthiş bir fark yaratıyor tabii...
Gerçi Kürt Özgürlük Hareketi'nin siyasal kültürünü gerçekten bilen, tanıyan, içselleştiren siyasetçilerin hepsinde aynı tarz hakimdir ya, Tuncer Abê yine de, biraz daha başka sıcak idi sanki.
Velhasıl, yukarıdaki sözlere, onları sloganlar eşliğinde iddiayla sıralayan herhangi birinin söylediğinde inanacağımdan daha fazla inandım. Zira başkan olduğu kadar emekçi de olan -fotoğraf makinelerinin önünde kürek sallamaktan değil, zihniyet bağlamında söylüyorum!- birinin sözleri bunlar!



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.