Ana içeriğe atla

17'lerin anısı ne anlatıyor?


Yıllar önceydi. Elimizde bildiri ve gazetelerle, Dêrsim'in mahallelerine uzanan toz toprak yokuşları tırmanıyorduk. Her yokuşun başına dizilmiş öbek öbek evlerde, kurulmuş sobaların etrafında oturuyor, soba üzerinde demlenen şilanı içiyordu Dêrsimliler. Kışın son demleriydi artık. 

Herkes yüzünü dağlara dönmüş; karların ne kadar eridiğine bakıp duruyordu. Her sene olduğu gibi yaz ya gecikmişti, ya erken gelecekti ama kimse konuşmuyordu bunu. Bir yandan kutsal Munzur suyuna yapılacak barajlarla ilgili yeni haberler gelmeye devam ediyor; öte yandan Dersim'de memleketin herhangi bir yerinden çok başka bir halde yaşanan seçimler yaklaşıyordu. Biz de bildirileri sırtlamış; dert anlatmaya çıkmıştık, mahalle mahalle.

Dağ Mahallesi'nin en tepesinde, diğer evlerden ayrıksı duran bir ev... Tek katlı, geniş bahçeli. Arkadaşlar, "Tek başına yaşayan bir ana. Yakın zaman önce oğlu gerillaya katıldı" dediler, yanına giderken. Gitmek, elini öpmek, "Ana" demek istedik bir kere. Belki oğlunun yerine koyar bizi de, teselli olur diye. Eve yaklaştıkça, belirmeye başladı ana. Bahçede, elinde süpürgesi, iki büklüm olmuş. Dalıp gitmiş bir başına, aynı yeri süpürüp duruyor. Başında kofisi, beyaz tülbenti; ayağında lastik pabuçları; üzerinde şalvarı, Dêrsim çiçekleriyle bezeli... Sesimiz yaklaştığında ve güleç yüzlerimiz görünmeye başladığında, elini beline dayayıp seyretmeye başladı bizi. Bir süre, kımıldamadan baktı, durdu. Yaklaştık, "Ana" dedik. Çöktü durduğu yere, ağlamaya, "Erdoo, Erdoo" diye inlemeye başladı. Kirmanckî konuşuyordu, anlamıyordum. Fakat kutsal sözlerdi bunlar; bir ananın sözleri. Hangi dilde söylenirse söylensin, anlaşılmaması mümkün olmayan sözler. Etimolojik anlam istemedim ama yine de söyledi arkadaşlar: "Erdoo, Erdoo! Bak arkadaşların geldi, sen yoksun içlerinde. Sen gittiğinden beri gözyaşlarımı tasa doldurup, o suyla yüzümü yıkıyorum."

Ananın oğlu Erdal, Maoist Komünist Partisi'ne bağlı Halk Kurtuluş Ordusu'na katılmış. Önce yıllarca, Dêrsim'de demokratik mücadelenin içerisindeymiş. Polis şiddetiyle karşılaşmış, direnmiş. Türlü zorluklara, şiddetin en sertine göğüs gererek mücadele etmiş. Öyle ki, bir eylemden sonra, polis şiddeti sonucu dışarı fırlamış bağırsaklarını tuta tuta hastaneye gittiğini anlatıyordu arkadaşları.


***

Devrimcilerde yaygın alışkanlık haline geldi: Birleştirici unsurlardan daha fazla, ayrıştırıcı olanları konuşuyoruz. Hatta konuşmakla da kalmıyor; bunları birbirimize karşı 'koz' olarak kullanıyor, adeta antipropaganda faaliyetine girişiyoruz. Bir avuç da kalsak, düşman kadar önemli bir gündemdir, dostumuzun farklılıkları.

Fikirlerimiz, taktiklerimiz, stratejilerimiz, ayrıştırabilir bizi. Başka yollar deneyebilir; başka bir patikadan ulaşmaya çalışabiliriz, ormana. Fakat, örgütlü kötülük düzenine karşı iyiliğin, 'insan'ın yegane temsilcileri olan devrimcilerin birbirine karşı bunca hınçla dolu olabilmesini nasıl açıklayabiliriz? Birleşmekten bunca kaçanı, hayata zerre dokunmayan şablonları bıkıp usanmadan tekrarlayanı? Hangi bilinç ve yürekte, bunun motivasyonu?

Dêrsim'in Dağ Mahallesi'ndeki anayı, onun oğlu Erdal'ı düşünüyorum; bir de diğerlerini... Yüzlercesini, binlercesini... Farklı siyasal geleneklerden farklı insanların yarattığı onca kahramanlık destanını... Bu destanlar, kimin destanları? Kim bu destanları herhangi bir örgütün tekeline alabilir? Başka bir örgüte üye devrimcinin kahramanlığını konuşmak istemeyene ne denir?


***

17 Haziran 2005'te, Dêrsim'in Mercan Dağı'nda, 17 Maoist Komünist Partisi üyesi, napalm bombalarıyla katledildi: Cafer Cangöz, Aydın Hanbayat, Okan Ünsal, Ali Rıza Sabur, Alaattin Ateş, Cemal Çakmak, Berna Saygılı Ünsal, Kenan Çakıcı, Ökkeş Karaoğlu, Taylan Yıldız, İbrahim Akdeniz, Binali Güler, Dursun Turgut, Gülnaz Yıldız, Ahmet Perktaş, Ersin Kantar ve Çağdaş Can.

Partilerinin ikinci kongresini gerçekleştirmek için Dêrsim'e, Mercan Dağı'na yöneltmişlerdi yüzlerini... Hayatları boyunca, doğru bildiklerinin peşinden inatla yürüyen, yiğit devrimcilerdi her biri. İlkelerinden, inançlarından ödün vermektense, bedel ödemeyi göze alarak yaşadılar. "Kongre, savaş alanında yapılır" diyorlardı; her şeyi göze alıp, savaş alanının sıcaklığında yapacaklardı kongrelerini. Zira kulak verdikleri Kaypakkaya, yaşamın canlı gerçeğiyle irtibat halindeki bir kavga teorisini kurmayı öğretiyordu onlara. Yaşamın canlı gerçeğinden koparılmış, savaşın, çelişkinin dışında üretilmiş hiçbir teori, devrimci olamazdı.

Kongre yolunda, Mercan Dağları'nda, halen tam olarak aydınlatılamayan biçimde istihbarat alan devlet güçleri,  kullanımı yasak napalm bombalarını yağdırdı üstlerine. Bedenleri tanınmaz hale gelmiş, paramparça olmuştu. 


***

KCK Başkanlık Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, 17'lerin ardından yazdığı yazıda, MKP Genel Sekreteri Cafer Cangöz'ü şöyle anlatıyordu: "Yıllarca beraber, aynı cezaevinde kaldık. Aynı havayı soluduk. Voltalarımızda tatlı tartışmalar ve ciddi siyasi sohbetler yaptık. Bu tartışmalarımızda, inançla yıkanmış bir temiz ruhun varlığını hala bugün yaşıyor gibi hatırlıyorum."

İnançla yıkanmış temiz bir ruh...

Bir devrimci için söylenebilecek en onore edici sözlerden biri olsa gerek...

17'ler, onları tanıyan herkesçe, birer inanç abidesi olarak tanımlanırlar. Hele de Cafer Cangöz, Diyarbakır 5 Nolu Zindanı'nda ve ardından defalarca muhatap olduğu başka işkence tezgahlarındaki yiğitliğiyle kazınmıştır hafızalara. 5 Nolu'daki zulüm düzenine direnenlere, "Caferleşmeyin!" denildiği bile geçmiştir kayıtlara.

17'ler içindeki Antepli Ökkeş Karaoğlu ise, Yel Dağı'nda gerillanın doğaya karşı direnişine dahil isimlerden biriydi. Yel Dağı'nda, 21 Ocak - 10 Şubat 1993 tarihleri arasındaki çetin kış koşullarında 6 TKP/ML gerillası donarak yaşamını yitiriyordu. Hayatta kalanların ise parmakları eksilmişti gün geçtikçe. Donmamak için kan akıtmaları gerekiyordu ve birer birer kesiyorlardı parmaklarını. Ökkeş Karaoğlu'nun da iki ayak parmakları kökten kesilmişti. Sadece bir ayağında, serçe parmağının yarısı duruyordu. O direniş ardından yurtdışına çıktı; ama ilk fırsatta tekrar ülkenin yolunu tutarak aktif mücadeleye devam etti. Tekrar tutsak düştü. Bu kez de 19 Aralık Katliamı ve ölüm oruçları bekliyordu onu. Doğaya karşı bedenini savunan Ökkeş Karaoğlu, şimdiyse hayatta tuttuğu bedenini silaha dönüştürüyor; ölüme yatırıyordu. Israrla, kararlılıkla sürdürdü ölüm orucunu, partisi direnişten çekilene kadar...

17'lere dahil diğer devrimcileri de tek tek anlatmaya gerek yok. Her biri, Cafer Cangöz ve Ökkeş Karaoğlu misali yiğit birer devrimcidir. İnandıklarımız, devrim tahayyülümüz başka olabilir ama anıları, mücadele gerekçesi, birlik gerekçesidir. Anılarından yükselen isyan çığlığı doğru anlaşıldığında, yer bulamayacağı bilinç, coşkuya sevk etmeyeceği yürek yoktur onların. Ne onlar, ne de devrim mücadelesinde canını vermiş herhangi bir devrimci, "bir tarikatın azizi" değil. Onlar, insanlık kavgasının ortak değerleridir.
17'lerin anısına sahiplik etmek de işte, anılarını hayatla, insan olma derdini taşıyan herkesin hayatıyla buluşturmakla olur. Ama en önemlisi, anılarına sahiplik etmek, o anı etrafında bir olmak; zulmün üzerine onların kararlılığıyla gitmekle olur. Onları ayrıştırıcı, birlikten kaçınan bir söylemle anmaya çalışan, "bir tarikatın azizlerine" dönüştüren her kim ise, başta Cafer Cangöz ile Mazlum Doğan'ı 5 Nolu Zindanı'ndaki kahramanca direniş hattında birleştiren ruhu anlamazlık ediyordur.

Yeni Özgür Politika'nın iki haftalık düşün eki PolitikART'ın 143. sayısında yayımlandı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.