Ana içeriğe atla

O kınalı soluğu kim yakabilir?


"yıldızlı bir gece, ay da vardı;
sen gülümseyince,
yüreğimde bir balık oynadı."

Sevgilisini henüz yolculamış; kentin işlek meydanında bir başına, gelip geçenlerin ellerine, yüzlerine dalmış bir adamın sözleriydi belki bunlar. Önceleri büyük bir küskünlükle, giderek duyarsızlık, umursamazlıkla baktığı kenti, ona sinmiş bir sevda sayesinde sevmeye başlamıştı belki de. Belki de, bütün o sokaklar, binalar, heykeller, eskiden beton grisinden başkası değilken, bir renkler yumağıydı şimdi. Sevda sinmişti de bakışlarına, gecenin yıldızları ve dolunayı ilk kez bunca ilişmişti gözüne. Göbeğinde yaşanırken uzak kalınan o koca kenti, ancak bir aşk güzelleştirebilirdi. İşte o gün, belki de sevgilisini henüz uğurlamışken evine, "yüreğinde bir balık oynadı."


yaşamak görevdir yangın yerinde
yaşamak insan kalarak...

Yaşamaya, nasıl yaşanacağına dair sözler edilen zamanlar, genelde kendine "geri dönüş" anlarıdır. Öyle her an, bir görev emri gibi durup parmak sallamazlar zihinde. Kimbilir, belki bir aşk geri dönmesini sağlamıştı da, tekrar coşkuyla anlatmaya, anlamaya çalışıyordu, nasıl yaşamak gerektiğini...

uzun karanlık saçlarını
gece gibi serdi yastığıma;
dolunaydı sanki yüzü.
karanlığın tam ortasında.
öptüm yeşil dudaklarını.

soluğum kınalandı.

işte böyledir benim bu
tekinsiz yalnızlığım;
kendine yeni derinlikler edinir.
bense batar çıkarım
boz bulanık bir tutkuyu.

elifim noktalandı.

O gün, kentin o işlek meydanından evine uğurladığı kızın adı, Elif'ti belki de. Uzun, karanlık saçları vardı. Karanlığın tam ortasında, dolunaya benziyordu yüzü. Yeşil dudaklarında doğanın uyanışı... Kınalı bir solukla, tekinsiz yalnızlığı yeni bir derinliğe kavuşturan.

Bazı sözcükler, bir başlarına şiir gibidir. Bir büyü vardır ki üstlerinde, kulağa değdikleri anda bin yılların ötesinden hatıralar ayaklanır. Elif, böyle bir sözcüktü belki, onun için. Başlangıcı imliyordu; her başlangıç gibi sonu da ama. Karanlığın tam ortasındaki dolunay, başlangıcı anlatıyordu, Elif'ti; ama ya, karanlığın kendisi? Hangi başlangıç kazanabilirdi, bu büyük karanlığa karşı?

Sonra, belki de Elif'i daha öteye uğurladı bu kez. Belki terk edildi; belki uzak bir kente göçenin ardından bakakaldı. -Ki ardından bakmak, ardına bakmaktan daha fenadır, her zaman. 'Elifim noktalandı.'

Onca sevdayı üstlenmiş de anlatmaya mecbur olmuş o adamın söyledikleri, binlerce yürekte yankı buldu belki sonra. Başka kentlerin, başka meydanlarından Eliflerini uğurlayan binlerce kişi, şiirleriyle doldurdu yüreklerini. Kimbilir, kaç uyku bölündü, onun şiirleriyle? Kaç aşık, Elifine bu şiirle anlatmaya çalıştı, "yüreğinde oynayan balığı".

şimdi benim buzdan bir döşekte
üç büklüm olmuş zavallı sevdam,
üşüyorsa ölesiye yalnızlıktan;
bil ki senin hep böyle güvensiz,
yaşamdan korkak oluşundan...

Bir sevdanın ardından bakan hayata, onu yeterince ciddiye alamayan karşısında kıvranır durur. Bütün bu temaşa, sevdanın ardından bir başka görünür. Kimseye anlatamaz; anlatmak ister ama... Hiç değilse Elif, öyle baksın bir kez; baksın ki, bilsin. Bilmeyince, üç büklüm olur sevda. Bilmeyince, güvensizlik ve korkuyla duruyorsa hayatın karşısında, sevdaya rağmen, yalnızlık çöker o en hakiki halin üzerine bile.

***

Gün döndü, başında kızıl güneşle kentlerin ve köylerin arasından geçen o adam, Anadolu'nun kendi büyük adı küçük bir kentinde, nice yalnızlığa tanık bir otelde, buluştu dostlarıyla. Şiirleriyle kent meydanlarını arşınlayanların misafiriydi; ama başkaları karşıladı onları.

"Şiir bitti!" Her şey, vahşetin denetimindeydi artık. Elinde ateşle, bağırtılar arasında gelmişti vahşet. Ellerinde ateş, kendilerinin değildi. Öfkeleri, öfkeleri bile kendilerinin değildi. Bir kez olsun, kentin işlek meydanındaki o yüksek kuleye çıkarıp da zihinlerini, yukardan bakmaya çalışmamışlardı kendilerine. Bir kez olsun, uzun, karanlık saçları olan, yüzü karanlığın içinde dolunay gibi beliren bir kıza aşık olmamışlardı. Kederle dolmamıştı yürekleri; gerçek bir kederle.

O oteli ateşe verdiler.

Yananlardan biri, belki de Metin Altıok'tu. Ve belki de, tam öleceği sırada, "Elifim noktalandı" diye mırıldanmıştı, kendi kendine.

sorular sordum sormamam gereken
kendime bir kefen biçtim kendi tenimden


Metin Altıok ve başında kızıl güneşle yananlar Sivas'ta... Sadece kavgamızda değil, sevdamızda, hüznümüzde, öfkemizde...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.