Ana içeriğe atla

Fötrlü devrimcinin yakışıklılığı ve hayatın gerçeği


Bazı tuzu kurulara demagogluk gibi gelecektir; ama bir gerçek var: Kürt milleti, milli kimliğinden dolayı bok yedirilmiş bir millettir. Dolayısıyla, (marksist külliyatı yalamış yutmuş şeflerimiz bizden iyi bilir pekala!) milli kimliğini kabul ettirme kavgası, gayet haklı ve meşrudur. Yine dolayısıyla, Kürt milletinin olmaz hakarete maruz kalmasına sebep milli kimliğini "kazanma" kavgasını düzeniçilik argümanıyla eleştirenin, hayatta ve reelpolitikte karşılığı olan bir alternatifle görünür olması gerekir. Retorikte herkes -ama herkes- haklıdır.


Kürt milletinin uğruna mücadele etmeye mecbur olduğu milli değerleri için "farklı" bir kanal açmaya çalışmayanın, bu minvalde söylediği sözler uğruna bedel ödemeyenin, hatta Kürt direnişinin açtığı gediklerle oluşan "resmi düzeyin" bile gerisine düşenin sözü ve akıl-izan ayarı, her şeyden önce samimiyet testine tabi tutulur. Aklıselimle tariflemeye çalışırsak, bu tavırdan, sömürgeci ulusa mensup olmanın devrimcilikle bile aşılamayacak bir halet-i ruhiye yarattığı sonucuna varabiliriz. Aklıselimi umursamadığımızda ise, bir Kürdistan gerçekliğine, bir bu sözlere bakar, "Hadi ordan!" der, geçeriz.

Bir şeyi, iddialı cümlelerle, mümkün olduğunca net ifade etmek zorundayız: Kürt Özgürlük Hareketi'nin teorik ve pratik yörüngesine, temel perspektifine (Demokratik Konfederalizm) hizmet eden iki ayrı kanala oturtulan (müzakereyle kabul ettirme ve kabul beklemeksizin inşa) mücadele kurgusuna karşı geliştirilen geleneksel sol söylem, betonarme bir zihnin ürünüdür. İktidar'ın damgasını taşıyan bu siyasal algı "ölümüne" statiktir. Hayatla -hepimizin hayatıyla- bağı zayıftır. Sözgelimi onun için bir siyasal taktiğin birkaç bin kişinin canıyla doğrudan ilişkisi detay bile değildir. Eylem'in toplumsal hafızayla ilişkisini yüzgeri eder. Politik doğruculuk adına söylemini kabalaştırır, soyutlar. Entelektüel kibir devrimcilikle buluştuğunda oldukça kuvvetli çağrışımlara sahip bir söylem gücü yaratır; fakat bu güç çoğunlukla hayatı yadsımaya engel değildir. Rojava'ya yönelik son saldırılar karşısındaki söylemsel ve pratik konumlanışlara göz gezdirirseniz, bu savlara örnek de bulabilirsiniz. (Bu bahiste Kürt Özgürlük Hareketi'ne destek verdiğini söyleyen liberalizmle hemhal bazılarının da geleneksel soldan farkı olmadığını kaydetmek elzem.)


***

Geçenlerde "Birleşik Muhalefet Hareketi" adıyla soldaki bazı unsurları birleştirme iddiasında olan bileşimle birlikte hareket eden bir arkadaş, Rojava Devrimi'ni değerlendiriyordu: "Orada yaşanan, Ortadoğu'daki diğer güçlerle kıyas edildiğinde değerli bir kalkışmadır elbette. Fakat üretim ilişkilerini toptan dönüştürmediği, kamu mülkiyetini hedeflemediği için devrim olarak nitelenmesi mümkün değildir. Ayrıca uluslararası güçlerin bölgedeki planlarına karşıt olduğunu da söyleyemeyiz. Bu yüzden antiemperyalist de değildir. Dönemsel destek verebilirim; ama uzun vadede birlikte dövüşeceğim bir devrim olarak da görmüyorum."

Cümleler bana ait ama çarpıtma yok; hatta arkadaşın söyledikleri bundan da keskin bir karşıtlıkla maluldu. Temel güncel argümanı ise ABD'nin bölgeye yönelik son operasyonları ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin ABD'deki temasları. Bazı dönemlerde yoğunlaşan uluslararası güçlere yönelik destek/yardım çağrıları da solun bir kesiminde benzer reflekslerle karşılık buluyor.

Türkiye devrimci hareketinin bu bölümü için "marksist ustaların" durmaksızın tarif ettiği "teori/pratik birliği", hoş bir sadadan ibarettir. Zira söylediklerinin pratikteki karşılığı, "bedeliyle" ilgili değiller. "Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz" düsturunun anlattığı da aslında tam olarak bununla ilgilidir. Teorinin hayatla -kanlı canlı insanların hayatıyla- ilişkisini, yaşamadan bilmek mümkün olamaz. Hele de Ortadoğu coğrafyası için bu sav, biraz daha doğrudur. Ortadoğu'da hayatla imtihan olmayan hiçbir teorinin güvenilirliği yoktur; söylediğinin bedelini daha söylerken ödemeye başlamayanınsa samimiyeti kadar tutarlılığı da şüphelidir.

Bu yazının kapsamı güncel tartışmalardan ziyade yaklaşımın zemini; o nedenle ABD müdahalesinin içeriğine dair bir şey söylemek, yazıyı ancak gereksiz yere uzatabilir. Fakat yukardaki minval üzre, tek şey söylenebillir: Rojava Devrimi de, tarihteki bütün halkçı kalkışmalar da, egemenlerin yaşadığı/yaşattığı krizleri fırsata çevirme yeteneğiyle birebir bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır. Devrimleri yaşatan ve özgürlükçü paradigmayı hayatın canlı gerçeği içinde de hayallerdeki kadar gerçek kılan ise, taktik üretme ve uygulama yeteneğiyle ilgilidir. Yakın zaman önce Öcalan'ın Paris Komünarları'yla ilgili eleştirisinin vurgu yaptığı nokta da tam burasıydı.

Daha afili bir ifadeyle: Fötrünüzün ve ruganlarınızın kirlenmemesi, sizi "yakışıklı" gösterebilir; ama devrime, çamurlu yolları aşmadan ulaşamazsınız.

Yeni Özgür Politika, 30 Eylül 2014


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.