Ana içeriğe atla

Bir 'Osman'dan Alevilik yazısı



On İki İmam Oruçları henüz bitti; aşure telaşı sürüyor her yerde. Bu ay vesilesiyle ben de, "peşimde dolanıp duran" Aleviliğe ve "bir Osman olarak" Alevilik hakkında düşündüklerime dair bir şeyler yazayım istedim.



Üniversiteye gidene kadar adımın Alevilere ne hissettirdiğinden pek de haberdar değildim. Memleketimde çok kullanılan bir isimdi ve en fazla bazı filmlerdeki karakterlerden dolayı espri konusu edilebilirdi.

Üniversiteye yerleştikten sonra arkadaş çevrem, yaşama biçimim ve politik tercihlerimden dolayı olsa gerek, başta Dersimliler olmak üzere Alevilerden müteşekkil oldu hep. Onlardan öğrendim, adımın ömür boyu taşımak zorunda olduğum bir yük olduğunu. Gerçi olumsuz olmaktan çok olumlu çıktıları olan bir durum oldu bu; böylece adımdan rahatsızlık duyanların, Alevilerin hissiyatını anlamaya daha çok efor sarf ettim; ama bu, yükü hafifletmektense artırdı tabii.

Arkadaşlar ve devrimcilik sağolsun, çokça da gittim Dersim'e. Hatta ziyaret etmekle yetinmedim, orada "çalışma yürüttüm." Bu sırada yüzlerce kapı çaldım, sayısız insanla tanıştım, birçoğuyla uzun-kısa sohbet ettim. Bunun aynı zamanda yüzlerce kez "osmanlığımı" açıklamak ya da buna dair espriler, meseller dinlemek anlamına geldiğini, heralde söylememe gerek yok. Çoğunlukla komik durumlar ortaya çıkıyordu: Karşılarında devrimci olduğunu söyleyen, üstelik bir de pala bıyıkları ve kara kaşları olan biri vardı, ama "Adım Osman" diye tutturmuştu! Birçoğu uzun süre inanmıyor, şaka yaptığımı sanıyordu.

Bazı kapıların ardında analar, "Ero ero, hangi aşirettensin sen ha?" diye karşılıyor; memleketime ve adımın Osman olduğuna ikna edebilince ise adeta ağıt yakıyordu: "Vay yavrum, niye böyle isim takmış anan senin gibi çocuğa!" Bir aralık da Xozat'ta, dede soyundan bir arkadaşa misafir olduk. Ayrıca Alevi dedesi olan arkadaşın babası, ilk görüşte -bıyıklarımdan olsa gerek- çok sevdi beni. Tabii arkadaşlar -garipsenecek bir şey yok ya!- sürekli adımla sesleniyordu bana. Biz odadan çıktıktan ve oğluyla başbaşa kaldıktan sonra bir güzel fırça çekmiş dede: "Oğlum ayıp değil mi, çocukla Osman diye alay edip duruyorsunuz!" Başka bir zaman, mitingde sunuculuk ederken polis sormuş adımı, "Osman'dır" demişler; polis bile, "De yürüyün gidin, dalga geçmeyin insanla!" demiş. Elazığ'dan Dersim'e giden minibüslere bilet alırken de hep aynı ifadenin tersten tezahürüyle karşılaştım; "Ya bırak şimdi yoldaş; yeme bizi!" dercesine olan... Böyle mevzularla karşılaşa karşılaşa, uzun süre Dersim'de kaldığım bir dönemde, adımla seslenenlere "Sensin Osman!" diyecek kıvama gelmiştim işte, varın gerisini siz düşünün!

Bunun gibi o kadar çok şey yaşadım ki, unuttum bazılarını. Arkadaşlar anlatınca ancak hatırlıyorum. Sevgilimin de itikatli bir Dersimli olduğumu söylersem, sanırım içinde bulunduğum ahval ve şerait daha da barizleşir. Yani, halen devam ediyorum Osmanlığımın ceremesini çekmeye; zerre kadar şikayetçi değilim ama. Öncelikle, adıma duyulan bu tepkiyi anlayabiliyorum. Bu tepkinin ardında, binlerce yıllık bir tarih var. Osman, Ömer, Bekir, Yavuz ve başka bazı isimler, bu tarihe dair imgelere dönüşmüş durumda. Alevilerle hasbıhal eden bütün Osmanlar, bu tarihin yükünü taşımak zorunda; hoş, karşısındaki kadar taşıyor olmalarının imkanı yok! Ayrıca adıma ilişkin bu refleksin gün geçtikçe daha da belirginleşmesinin, Alevilerin bağımsız bir kimlik, irade olarak görünürleşiyor olmasıyla da bağı var. Ben biraz "çekeceksem" de, olsun; hafızası kapkara zulüm olan bu halkın sağlığına kavuşması, ancak böyle bir bilinçle mümkün!


Aleviler iradeleşirken...

Aleviler, kimliklerini siyasal eforlarının başına yerleştirmeye başlayalı çok olmadı. 80 öncesinde hatta 90'lı yıllarda Aleviliğin en fazla, mevcut siyasal kavgalara eklemlenmiş bir "alt kavga cephesi" olmasına "müsaade" vardı; bugünse hiç kimse, özgün örgütlenmenin ve kimliğiyle iradeleşmenin önemini, gereğini yadsıyamıyor. Alevi örgütleri bugün -her ne kadar politik görüm gereği yönelteceğim çok sayıda eleştirinin muhatabı olsalar da- Alevilerin Alevi kimlikleriyle düşünmeleri, siyasallaşmaları ve refleks edinmeleri konusunda müthiş bir etkiye sahip. Bu "iradeleşme", sistem-içi veya devrimci bütün odakların Alevi politikasına sarsıcı etkilerde bulunuyor; onları özgün örgütlülükler kurmaya ya da var olanları tanımaya ve muhatap almaya zorluyor. Sözgelimi, şimdiye dek yalnızca "İslamcılaşma tehdidini göstererek" Alevileri kapsayabilen CHP, bugün Alevi inancıyla ilgili programlar açıklamak zorunda kalıyor. Daha önce Alevi inancını hiç değilse görmezden gelen devrimci örgütler, Aleviliğin faziletlerini yazıp çiziyor. "Önce Alevi mi, Kürt mü" tartışması yapıp duranlar, Aleviliğin bütün toplumsal kategorilerden benzer zulmü gördüğünü ve bu durumun reflekslerine ciddi etkilerde bulunduğunu iyice bilince çıkarmış bulunuyor.

Bir Osman olarak Alevilere akıl öğretmek -hele de inançlarının faziletleri hakkında atıp tutmak!- haddim değil. Ama ortak köklere ve benzer politik referanslara sahip olduklarıma dert anlatabilirim. Aleviliği yok saymak kadar "alt kimlik-üst kimlik" tartışmasıyla konumlandırmaya çalışmaktan da vazgeçin! Buna hakkımız olmadığı gibi böylesi bir okuma, Alevilerle halihazırda kurulu ilişkinin gelişmesini de engelliyor, hatta zedeliyor. "Kürtler eski Kürtler değil" klişesi nasıl şaşmaz bir doğruya işaret ediyorsa, aynı yargı Aleviler için de geçerli. Eskinin iradesiz Alevileri yok artık. Siz onları kendi ağzınız, lügatınızla ve dilediğiniz çemberde tariflemeye çalıştıkça, sisteme veya depolitizasyona uğramış bir kimlik kavgasına mahkum etmiş olacaksınız.


"İkrime ne demek ya?"

Son olarak:

Aleviler, sadece Alevi kimlikleri yüzünden katliamlar yaşamaya devam ediyor. Son büyük ve sarsıcı katliam, Suriye'nin Humus kenti yakınlarındaki Alevi mahallesi İkrime'de yaşandı. Sünni Arap milliyetçileri, Yeni İkrime İlkokulu'na, yaşları 6 ile 12 arasında değişen Alevi çocuklara saldırdı. Saldırıda, 41'i 6-12 yaşında çocuk olmak üzere 45 kişi yaşamını yitirdi.

Bu kuru cümleler, hiçbir şey anlatmıyor, anlatamayacak. Çocuklar, küçücük çocuklar, hedef seçilerek katledildi. Herhangi bir politik, sosyolojik, psikolojik veya edebî söz öbeği anlatamaz bunu. Belki patolojik bir tarif yapılabilir; onun da hiçbir çözüm gücü olmaz.

Başka güçler, başka hesaplarla İkrime'yi yeterince görmeyebilir, duymayabilir, duyurmayabilir, kınamayabilir veya her ne ise işte! Ama Aleviler, İkrime karşısında sakin kalamaz, kalmamalı. Bu, gerçek bir kimlik bilincine sahip topluluk için infial gerekçesidir. Oysa ne yazık ki, "Alevi damarına basılmamış" Osmanların malum körlüğü, neredeyse tıpatıp Alevilerde de görüldü. Bazı tepkiler ortaya çıktıysa da, yeri göğü saracak, herkesi tartışmak ve tavır almak zorunda bırakacak bir durum ortaya çıkmadı.
Oysa İkrime'yi layığınca anmak ve anlamak, Alevilerin olduğu kadar onlarla omuzdaş olan, olmak isteyen, olduğunu iddia eden herkesin sağlıklı bir bilince ermesi için de gerçek bir zorunluluk.

Yorumsuz not: Yazı bittikten hemen sonra önemli bir Alevi federasyonunun çok sevdiğim bir yöneticisiyle sohbet ettik. "Siz İkrime'yle ilgili bir şey yapmış mıydınız" diye sordum; "İkrime ne demek ya?" dedi.

fraksiyon.org'da yayınlandı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.