Ana içeriğe atla

DAİŞ Kur'an'a ihanettir


DAİŞ’i Müslüman olarak kabul etmediğini belirten Edip Yüksel, “Dünyanın en geri, en bağnaz insanları durumuna da geldiler. Kur’an’a, akla büyük bir ihanet edilmiştir. Bu ihanetin cezasını da tarih boyunca görüyoruz” dedi.

Mezheplere ve iktidar İslam’ına karşı çıkan, zaman zaman aykırı fikirleri dolayısıyla yoğun tepkilere de maruz kalan Edip Yüksel ile DAİŞ ve İslam itikadının, Türk-İslam faşizminin ilişkisini ve Kürt direnişini konuştuk.


Öncelikle, nerden çıktı bu DAİŞ? Kendilerini İslam ile tanıtıyorlar, ilgileri var mı?

İslam olarak kabul etmiyorum. İslam tarihini çok iyi inceledim. Kur’an’ı, hadisleri, sünnetleri, mezhepleri çok iyi inceledim. Nasıl ki bugünkü Katoliklerin, Protestanların veya Mormonların İsa’yla bir alakası yoksa, tahrif etmişlerse, aynı şekilde bazı Müslümanlar da, Kur’an’a rakip hadis kitapları, mezhep kitapları oluşturdular. Tümüyle tahrif ettiler. Mekke müşriklerinin inançlarını böylece hortlattılar. Sultanların istediği şekilde bir İslam uydurdular. Köleliği hortlattılar; zira Sultanların işine geliyordu. Kadınları aşağılamayı, küçük kızlarla evlenmeyi, kabileciliği, akıl düşmanlığını, Kureyşi ırkçılığını ve daha nice şeyi hadis yoluyla hortlattılar. Oysa Kur’an tam tersi bir mesaj veriyor.

DAİŞ’i Müslüman olarak kabul etmiyorum. Zaten dünyanın en geri, en bağnaz insanları durumuna da geldiler. Kur’an’a, akla büyük bir ihanet edilmiştir. Bu ihanetin cezasını da tarih boyunca görüyoruz. 

Emevi veya Osmanlı dönemleri de insanların mutlu olduğu dönemler değildi. İnsanların ismi Sultan ya da Halife olan firavunlara kul köle olduğu, korkuyla yaşadığı, ahlak zabıtalarının insanları aşağıladığı bir ortamda köle gibi, cehalet içinde çalıştığı bir ortamdı bu. Bu dönemin son bulduğuna, bunların artık dinozorlaştığına inanıyorum. Ya tarihe karışacaklar ya da kendilerini reforme, ıslah edecekler; atalarının dinini terk edecekler.

Sünnilik/Şiilik meselesine gelince... DAİŞ aslında mezhepleri ehlileştiren Sünni hoca ve politikacılardan daha dürüsttür. Çünkü bunlar gerçekten o kitaplardaki öğretileri izliyorlar. O öğretilere göre mesela “Sağa sola savaş açacak, ülkeler fethedecek, kadınları cariye alacak, esirler alıp kellelerini keseceksin” denilir. Bunlardan hadis kitaplarında bir sürü var. Mesela, haşa Muhammed Peygamber’in bir rivayete göre 600, diğerine göre 800 Yahudi’nin kellesini kestiğiyle ilgili hadis kitaplarında yalan iddialar var. 

Yani diyorsunuz ki, DAİŞ’in hakiki İslam’la ilgisi yok; ancak yaygın İslam’la ilişkisi var.

Şimdi şöyle ki, bu “hadis-i şerif” dedikleri kitaplar var. Ama mesela Nihat Hatipoğlu gibi, Diyanet İşleri gibi çevreler bu kitaplardaki pislikleri gizleyerek sunuyorlar; ama bütün kitabı kutsuyorlar. “Hadis-i Şerif”, “sahih hadis”, “Buhari” filan diyorlar. Ee gençler bir bakıyorlar ki, o kitaplarda başka şeyler de var. Cinayetler, işkenceler, alabildiğine zulümler var. Çifte kişilikli bir peygamber portresi var. Bir yanda Allah’tan daha “merhametli bir peygamber miraçta Allah’la namaz pazarlığı yapıyor, sendika lideri gibi, kendini taşlayanlara dua ediyor”; ama öte yandan da “kendisini eleştiren şairi geceleyin uyurken birini gönderip yatakta öldürten, bir kadını iki atın üzerine bindirip ikiye ayıran, insanları yakalayıp gözlerini kızgın çivilerle oyan, koca bir kabileyi esir alıp boyunlarını kesen, savaşta çocukların bile öldürülmesine izin veren felaket bir peygamber” var. Bir yanda “iffet timsali”, öte yandan “tam tersi”... İsteyen kişinin istediğini bulabileceği bir tip var o kitaplarda. Bir virüs var orada.

Peki bu virüs, bugünün dünyasında ne zaman ortaya çıkıyor? Koşullar ortaya çıktığı vakit bu virüs aktif oluyor. Özellikle bunlar kuvveti, iktidarı ele geçirince aktif oluyor. Veya dışardan travmalar yaratan bir saldırı gelirse aktif oluyor.

DAİŞ’i konuşurken diyorum ki, DAİŞ’ten de öte bir öğreti var; bu öğretiyi aktif hale getiren iç ve dış etmenler var. Güç ve iktidarı elde etme, işgaller, emperyalizm... Benim gördüğüm kadarıyla Batı da bunun sorumlusudur. Özellikle Batı barbarlığı, Doğu’dan da daha fazladır. Batı sadece cinayetlerini maskeliyor; bunlarsa açığa vuruyor… DAİŞ’e tepki gösteren Batı, kendi eseri olan katliamlara tepki göstermedi. Onun için Batı’da da münafıklık var, DAİŞ’te de münafıklık var. 

Peki, “Gerçek İslam bu değil, gerçek cihat bu değil.” Peki gerçeği ne? Mesela İslam, cihadı nasıl tanımlıyor?

Cihat, Kur’an’da cehdetmektir ve hep savunmaktır. Kur’an’da, “Size saldırmayanlara karşı saldırmayın; size saldıranlara, çocuklarınızı öldürenlere, sizi yerinizden yurdunuzdan edenlere karşı savaşın” diye ifade var. Mesela Mümtehine Suresi’nin 7. ve 8. ayeti kesin bir şekilde savaş için savunmayı şart koyuyor. Zaten İslam demek, barıştırmak demektir. Her atılan yalana inanmazsak, biraz tarihe bakarsak görürüz ki, Peygamber’in savaşları hep Medine’de olmuştur; Medine’yi korumakla ilgilidir. Hatta Medine etrafına bir hendek bile açmıştır. 

Kur’an’da üç savaştan bahsediliyor. Üçünde de Mekke’deki DAİŞ gibi insanlara, teokratik düzen kuran, bugünkü Sünnilere inançları ve şefaatleriyle çok benzeyen insanlara karşı savaşılıyor. Bu insanlar Muhammed’e fikirlerinden dolayı yaşam hakkı tanımıyorlar. Kaçmak zorunda kalıyor Medine’ye. Medine’de çok uluslu, çok hukuklu bir site devleti kuruluyor. Bugünkü terminolojiyle ifade edersek federal, laik bir devlet kuruyor. Çünkü Muhammed, Müslümanların hem dini hem dünyevi lideri olarak seçildi, yine Müslümanlar tarafından. Fakat oradaki Hristiyanlar, Yahudiler, müşrikler ve Paganlar tarafından da bir devlet lideri olarak seçildi; ama onlar onun Peygamber olduğuna inanmıyorlardı. Aralarında yaptıkları bir anlaşma gereği hakları vardı. Bu haklar çok önemli. Kur’an’da mesela bir ayet vardır: Diyor ki, “Senden yardım isteyen o Müslümanlara yardım etme.” Çok ilginçtir, bir grup Müslüman gitmiş, müşriklerle savaşıyor; ancak bu müşrikler Medine’de anlaşmalı, anayasal düzen içindeki bir grup. Kur’an Muhammed’e diyor ki, “Yardım etme.” Ama bunlar din kardeşi. Yine de orada bir yanlış yapıyorlar, anlaşmayı ihlal ediyorlar. Kur’an da bu nedenle yardım etmemesini istiyor.
Yani, ülkeleri fethetmek anlamındaki cihat, İslam’da yoktur. Bu, azgınların, sürekli Peygamber’e karşı çıkanların tavrıdır. İslam’ın yayılması hiçbir zaman böyle azgın, saldırgan bir yolla olmadı. Bunu Hristiyanlar daha sonradan “Müslümanız” diyenlerin palavralarından istifade ederek propaganda için kullandılar. 
İslam, kısa bir sürede iki İmparatorluk’u yendi. Nasıl yendi? Müslümanların sayıları daha çok, kılıçları daha keskin değildi. Halklar ilgi duydu. Mesela Mekke nasıl fethedildi? O insanlar öldürüldü mü? Hayır. Hatta genel bir af ilan edildi. İnsanlar tek tek gerçeği gördüler. Baktılar ki adil, insancıl bir sistem. Muhammed havaya girmiyor, onlarla birlikte çalışıyor. Mesela “sahabe” arkadaş demek. Ama bugünkü Müslümanların kafasında sahabe, Peygamber’e tapan salak müritler gibi görülüyor. Tam tersi: Onurlu arkadaşlar. Muhammed’e tapmıyorlar, Muhammed’i Allah’la aralarına şefaatçi olarak bile kabul etmiyorlar.

Medine’den bahsettiniz; bugünlerde Kürtler de sıklıkla Medine’ye, orada yapılan toplumsal sözleşmeye vurgu yapıyor. Demokratik İslam Kongresi de bu eksende tespitlerde bulundu. Kürtlerin İslam’a ilişkin bu çalışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bana göre Kürtler, Sünnilik’ten, Şiilik’ten kurtulmadıkları, hadislerin hepsini çöp tenekesine atmadıkları sürece felaketlerden kurtulmayacaklar. Yarın başlarına bu tür aşırı gruplar kesinlikle bela olmaya devam edecektir. Torbanın içinde hadis kitapları, mezhep kitapları olduğu sürece virüs de var, bakteri de var. Kesinlikle zamanı gelince bunlar faaliyete geçer.

Eğer Kürtler, ileri, özgür, adil, barışçı bir ülkede yaşamak istiyorlarsa, İslami reformu gerçekleştirmeleri lazım. Aksi takdirde bu hadisçi/sünnetçi versiyonun hangi türüne girseler o pislik orada var. Kurtuluş olmayacaktır.

Güncel politik, hemen uygulanabilir bir çözüm öneriniz de yok mu?

Sadece Kur’an mesajını ciddiye almak, araştırmak lazım. Aksi takdirde akıl dini değil, nakil dini oluyor.

Peki, daha güncele gelelim. Kürtler DAİŞ’e karşı bir süredir direniş yürütüyor. En son Kobanê’de önemli bir zafer de elde edildi. Siz bu direnişi destekliyor musunuz?

Gayet tabii... DAİŞ’in mensuplarının hepsi Kürt olsaydı, Kobanê halkının hepsi Türk veya Arap olsaydı, ben yine Kobanê halkını desteklerdim. Bu halkın direnişini desteklerken, ırkdaşım olduğu için yapmıyorum. Azgın, saldırgan bir çetenin saldırısına uğradılar. Bir insan olarak bunlarla mücadele eden kim olursa olsun desteklemek gerekiyordu. Maalesef Türkiye, Tayyip‘inden MHP liderine kadar tamamen bu testi kaybetti; DAİŞ’ten yana tavır gösterdi. Türkiye’nin burnunun dibindeki Kobanê’yi savunmaması, benim için çok rahatsız ediciydi. Bence bir vicdansızlık gösterildi. Birçok insan da vicdan testini kaybetti.

Neden?

Çünkü ırkçı perspektiften bakıyorlar. Kürtleri sürekli Türklerin hegemonyası altında, Türklerin bir alt kimliği olarak görmek istiyorlar. Geçmişte bu insanlar Kürtlerin hakkı gasp edildiğinde hiçbir vakit bu haklar için mücadele vermedi. Tam tersi karşı çıktılar. Tayyip başta olmak üzere bu adamların hepsi, Kürtlerin dili yasaklanırken -Kur’an’da “Diller Allah’ın ayetleri” diyor-, ayetler inkar edilirken, zorla insanlar öldürülürken hiç mücadele vermediler. Ben de o zaman bir Akıncı’ydım. Bunun için hiç mücadele vermedim. Ama Ayasofya için, böyle uyduruk bir şey için yollara döküldük, “Ayasofya açılsın” dedik. Ancak bakıyorsun ki Kürtlerin hakkı için dinci, İslamcı kesim hiç de mücadele vermedi. Filistin’deki insanları düşünüyorduk güya ama kendi ülkemizde Kürtlere yönelik, onların diline, kültürüne yönelik şeytanca bir zulüm var, buna karşı bir mücadele vermedik. Ama Kürtler, hayatları pahasına mücadele vererek haklarını aldı. Haklarını aldıktan sonraysa şimdi bunlar utanmadan, “Size şu hakları verdik, artık durun ulan!” filan diyebiliyorlar. “Şımardınız” diyebiliyorlar. Sanki hakları bunlar verdi.

Peki, Türk-İslam faşizminin DAİŞ’le ilişkisinde bir faktör bu. Ama öte yandan, İslam açısından itikadi bir bağdan da bahsedilemez mi?

Tabii, kesinlikle bu da var. Aslında Sünnilerin hepsinin yüreğinde bir DAİŞ yatar. Düşünün, öyle bir kafa ki bu! 

Şu anda Türkiye’de bir Osmanlı hayranlığı da var, bunu basite almayın. Bu bir karakteri, bir tavrı gösteriyor. Tavır önemlidir. Tavır, senin içindeki, hayat boyu ne yapacağını belirleyen bir şeydir, inançtır. Bugün imkanın olmaz, yarın olur.

Şimdi Osmanlıcılığı savunuyorlar. Osmanlı’yı savunan, firavuncudur. Devlet için kardeş katlini, bir bebeğin katlini bile doğru görebiliyor. Sultan için, taht için bir insan, hatta binlerce insanın hayatının bir önemi yoktur. Kadınların seks kölesi olarak kullanılmasını uygun görebiliyorlar. Padişahların hepsi cariyeci, köleciydi. Onun için aşağılık bir insan tipi oluşuyor: Reaya. Padişahlar insanları da bu hale getiriyor.

Osmanlı hayranlığı duyan bir insandan korkacaksın. Çünkü bu insan, devlete, güce tapıyordur. Bu adam, devlet için, güç için masum bir çocuğu bile öldürmeyi uygun görebiliyor; buna din diyebiliyor. Bu açıdan, bunlarla DAİŞ’in kafa yapısı çok yakın. DAİŞ diyelim ki taşla öldürüyor: Recm cezası. Ee bu ceza dört mezhepte de var. Bunlar niye yapmıyorlar, hatta kötülüyorlar? Çünkü şu anda güçleri yok veya dinlerinde o kadar samimi değiller! Ama samimi olanları, gerçekten de Türkiye’de milyonlarca kişi, aslında DAİŞ’e sempati besliyor. 

İslami cenahta meseleye sizin gibi bakan, vicdanı öne çıkaran başka kimse de yok mu?

Sanırım bir de İhsan Eliaçık var, o da benim gibi marjinal...

“Marjinal” olarak mı tanımlıyorsunuz kendinizi?

Marjinaliz tabii... Ama şu anda büyük bir ivme, büyük bir teveccüh var mesaja doğru. Onun için panikliyorlar. Bazı televizyon kanallarında söyleşilerim olacaktı mesela, onları son dakikada engelliyorlar, engellemeye de devam ediyorlar. Ben de asimetrik olarak sosyal medyayı kullanıyorum.

Neden dışlanıyorsunuz?

Çünkü zombileşmiş bu insanlar, aynı yöne uygun adım marş gidiyorlar, sen ters yöne gidiyorsun. Kitlenin oluşturduğu bir hipnoz var. Kalabalıklardan oluşan bir zindan var. Bu zindanın duvarlarını kırmak, hem cesaret istiyor hem de bazı riskler taşıyor. O cesareti herkes gösteremiyor. Ayrıca sözlerimizdeki, eleştirilerimizdeki gerçeği de görebiliyorlar ama işitmek istemiyorlar. Çünkü çelişkiye sürüklüyor onları. Bir sürü gibi topluca uçuruma gitmeyi tercih ediyorlar, mesele o.


EDİP YÜKSEL KİMDİR?

Edip Yüksel, 1957’de Bitlis’te doğdu. 12 Eylül Darbesi’nden önce İslami hareketlerden Akıncılar Derneği bünyesinde çalışmalarda bulundu. Darbeden sonra bu çalışmaları dolayısıyla yargılandı.
Yüksel, 1986’dan itibaren hadis, sünnet ve mezhepçi öğretileri Allah’a şirk koşmak olarak gördüğünü belirten fikirleriyle dikkat çekti. Bu sırada babasının da dahil olduğu dini gruplar tarafından “mürted” ilan edildi; katline yönelik çağrılar yapıldı. Bunun üzerine Yüksel, ABD’ye göçtü ve çalışmalarına devam etti.

Evli ve iki çocuk babası olan Yüksel, halen Arizona’da bir yüksek öğrenim kurumunda felsefe hocalığı yapıyor; fikirlerini ise kitaplarıyla ve sosyal medya üzerinden propaganda ediyor. Yazarın “Kitap Okumanın Zararları”, “Türkçe Kur’an Çevirisindeki Hatalar”, “Mesaj: Kur’an Çevirisi” gibi Türkçe ve İngilizce dillerinde 30’a yakın kitabı bulunuyor.

Yeni Özgür Politika, 02.02.2015

Yorumlar

  1. Allah razı olsun Edip ten. kafamdaki küllere üflüyor. daha çok şey bekliyorum ondan. teşekkür ederim...

    YanıtlaSil
  2. namuslu adamın hala başkadır.

    YanıtlaSil
  3. Hem zeki hemde vicdanli bir dusunur, yilmaz bir aktivist. Elbette dusmani cok bu onu korkutmuyor. Yazida boyle birisinden beklenecek kadar dogrulari anlatiyor.

    YanıtlaSil
  4. İyi ki Edip Yükseli tanıdım. Onu sevmeyenler, kur'anı sevmiyorlar diye düşünüyorum. Çünkü o Kuran ayetleri üzerinden konuşuyor. Bazıları diyor ki; Edip Ayetleri cımbızlıyor. Hayır bir önceki ve bir sonraki ayetleri incelediğinizde bunun böyle olmadığını anlıyoruz. Çünkü tamda bizi ve bizim durumumuzu anlatıyor. Ama bu mesajı ulaştırmak hayli çok zaman alacak. Allah Yardımcın olsun abi.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.