Ana içeriğe atla

Özgecan


Kötülüğün tarihi. Aynı anda mülkün.

Hikaye, belirsiz bir zamanda -belki milyonlarca yıl önce- vahşi doğanın ortasında yaşamaya çalışan herhangi bir kabiledeki herhangi bir insan ile başlıyor. O herhangi insan tekinin "Benim" demesiyle. Bir çeşit büyü bu. Diyelim ki, Mordor'un lavlarında dövülmüş kötülük. Bugünkü merkezi "Orta Dünya"; ama yeryüzünün tek bir metrekaresinden eksik değil. Milyarlarca bedende, hiç değilse larva halinde bulunuyor. Kimi bedenlere tümüyle hükmediyor; kimine durmaksızın, derinden telkinlerde bulunuyor. Ebediyen ortadan kaldıracak bir ilacı yok; olacağı da yok. Belki sadece terbiye edilebilir.

Bu kötülük, Tanrı Dağı'nın sisleri arasında saklanmıyor. Kentin izbeliğinde pusuda beklemiyor. Metafizik, masalsı, mitolojik değil. Gerçek. Fazla gerçek. Üstelik insanlığın gördüğü en eski ve en yaygın kötülüğün, hepimizin aşina olduğu bir adı da var: Erkeklik.


***

İnsan, mülk ile gücü eşitlemiştir. İlk ciddi hakimiyet hissinin, göçebeliğin darbe aldığı, yerleşik tarım toplumuna geçilen tarihsel evrede, aile kurumunun ortaya çıkış süreciyle yaşıt olduğu düşünülüyor. Aile ile mülk, birbirini koşullayan iki olgu; birinin varlığı, diğerini güçlendiriyor. Aile, "kendisine ait" bir mülkte yaşıyor; toplumsallıktan hiç değilse bir miktar izole edilmiş ayrı bir işbölümüne gidiyor; kadınlık ve erkeklik belirgin birer kimliğe dönüşüyor; işbölümü, bu kimlikleri daha da belirginleştiriyor. Evi, av malzemeleri, tarım alanı, evcil hayvanları, gereçleri üzerinde mülkiyetçi hakimiyet kurmaya başlayan insan, giderek ailesini de hakimiyet alanı olarak görüyor. Tarih, işbölümünde "reisliği" erkeğe veriyor. Bütün reislere olan ona da oluyor; erkek, tüm malvarlığının ama en başta "kadın(lar)ının" ve çocuklarının sahibine dönüşüyor. Onlara yönelen her türlü dış tehditi savuşturmak, giderek onurla, namusla özdeşleşecek bir göreve dönüşüyor. Kadın üzerindeki hakimiyet, "kadına sahiplik", döl yatağına hakimiyetle özdeşleşiyor. "Toprak sürenin; kadın dölleyenin!" Kadın giderek toplumsallığın eşit unsuru olmaktan çıkıyor; "bilinç sahibi üretim aracı" konumuna düşürülüyor. Toplumsallıktaki yerine dair söylencelerde övüldüğünde dahi -gizil ya da aleni- edilgenliğine vurgu yapılıyor. Kutsallığına dair sözler bile aslında onu edilgenliğe motive edecek bir taltiften başka şey değil. Ona "yaşam kaynağı" diyen toplumların tarihi, kötülüğün en kuvvetli temsilleriyle dolu.

***

Özgecan Aslan. Genç bir kadın. Onu biz öldürdük. Erkekler. Diyelim ki, Mordor'da dövülüp olabildiğince sertleştirilmiş büyük kötülüğün lanetlenmiş taşıyıcıları. Katili yöneten bilinç, belki onun kadar güçlü değil, belki larva halinde, belki fısıldıyor sadece; ama bende de, sende de var. Hepimizde. Bu, katillik değil; bu, zalimlik, faşistlik, cinsiyetçilik, gaddarlık, vahşilik değil. Bu, erkeklik.

Öğre(n-t)ilmiş bir kadınlık da var kuşkusuz. Hatta Orhan Hançerlioğlu, Türkçe'de "kadın" sözcüğünün, "buyurmak" anlamına gelen "kadamak" fiilinden geldiğini ve kadın'ın "buyurulan kişi" demek olduğunu iddia ediyor. Biz erkekler, binlerce yıllık tarihin biçtiği misyona layık oluyor; kadına kadınlığı öğretiyoruz. Boyun eğmeyi, itaati, iradesizliği, erkek sapkınlığına müsamaha göstermeyi, başını eğerek yürümeyi, bedenini örtmeyi, zihnini örtmeyi, dilini örtmeyi. Kadınlar ise binlerce yıllık eğitimleriyle bize erkekliğimizi bağışlıyor. Her gün. Oysa kötülükten kurtulmak için tek çaremiz var: Biz erkekliğimizden kurtulmadan daha, kadınların kadınlıktan, onlara bizim öğrettiğimiz kadınlıktan kurtulması. Bir başımıza akıllanmayacağız. Hiçbir zalim, kendi tefekkürüyle vazgeçmedi zulmünden.

Lütfen. Kıskandığımızda terk edin bizi. Kıyafetinize müdahale ettiğimiz anda yüzümüze tükürün. Size el kaldırmaya kalkışanlarımızı öldürün.

Kavga çetin geçecek. Çok çetin. Bizim lanetlenmiş ırkımız, hiçbir zaman vazgeçmeyecek ve mutlaka karşılık verecek. Başka çare yok; kan dökülecek, irin dökülecek; kadınlığı döle boğmak isteyen erkeklik, tol'a boğulacak. İçimizdeki kötülük ne zaman şaha kalksa, bir kadının yumruğuyla karşılanmalı. Kötücül eylemimizi sevgi belirtisi sanan kadın, kötülüğün karşısında diz çökmekten başkasını yapamaz.

***

Ne anlatıyorum. En iyisini kadınlar bilir. Yeter ki razı gelmesinler. Bize, taşıdığımız kötülüğe, tarihimize.

Her gün milyarlarca kadın, erkeklik tarafından baskı altına alınıyor, dövülüyor, eziyet ediliyor, katlediliyor. Münferiden değil. Bir erkek tarafından değil. Erkekler tarafından değil. Zanlı, erkeklik; o, hepimizin olan, hepimizde olan, hepimiz olan.

Özgecan Aslan'a, anlatmaya dil, okumaya zihin varmayacak yöntemlerle tecavüz edildi. Özgecan yakıldı, katledildi. Erkeklik tarafından.

Ben de bir erkeğim. Utanıyorum.

***

Erkekliğimiz batsın. Bu kötülüğü yaratan tarihimiz de batsın. Özgecan'ın tecavüz edilip yakılarak katledildiği, Özgecanların her gün kendinden eksilterek hayatta kalabildiği bu dünya, toptan batsın. Yenisini kurarız belki. Belki, iyilikle.

Yeni Özgür Politika, 18 Şubat 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.