Ana içeriğe atla

Bugüne vuralım, yarını kuralım!

'Mekanik' Marksizm'in itirazı, demokratik mücadele ve HDP

"Toplumlar, üstesinden gelemeyecekleri 
sorunları gündeme getirmezler"
Karl Marx

I. Sol tekfircilik
Geçtiğimiz günlerde, ortodoks Marksist bir arkadaşla seçimleri tartışırken bir anda ünleyiverdi: "HDP, karşıdevrimci halk düşmanlarını aday gösteriyor!"


Marksistlerin savaş literatürüne hakim olanlar bilir: Karşıdevrimcilik ve halk düşmanlığı, bir Marksist'in sizi siyasal yelpazede yerleştirebileceği en kötü noktalardan ikisidir. Bu sıfatları hak etmeniz, cezalandırma menziline girmiş olmanız anlamına gelir. Dolayısıyla halk düşmanı veya karşıdevrimci olarak nitelenmişseniz, artık sizinle ittifak kurulmasının da olanağı kalmamıştır. "Düşman" ve "hedef" olanla, ittifak kurulmaz; ancak uzlaşmaz çelişkilerin dayattığı biçimde savaşılır. "Karşıdevrimci" ve "halk düşmanı" parantezini ne kadar genişletirseniz de, işiniz o kadar zorlaşır tabii... Bazen bu parantez öyle genişletilir ki, ortada omuz omuza verecek pek kimse kalmaz; tek çıkar yol, birkaç duble rakıyla yıkanmış güzelim varoluşçuluk olur!

Radikal İslamcılar, İslam'ı demokratize etmeye çalışan, Ebu Zer Ekolü'nü savunan müslümanlarca, "tekfirci" olarak anılır. Tekfircilik, kendi dar çemberi dışındaki herkesi kafir ilan etmektir ki bu, "Ebu Zercilere" göre dinen büyük günahtır. DAİŞ gibi örgütler, tekfircidir. Hayatı hemen, o anda tektipleştirmek, kendi görüleri, politik/sosyolojik yönelimleri doğrultusunda düzenlemek, bu amaca aykırı ne varsa her tür yöntemle lağvetmek, bu günahın alameti farikasıdır.

Solun andığımız kesimi -ben onlara mekanik Marksist demeyi tercih ediyorum- politik mücadele algısı açısından bu tekfircilerle büyük benzerlik gösteriyor. Bu, Marksizm'in değil, bizim dar grupçu politik bilincimizin mahareti. 80 darbesi sonrası giderek küçülen, halk içindeki mevzilerini bir bir yitiren ve seslenmekten/yiğitlik göstermekten gayrısını yapamaz hale gelen/getirilen sol, kendi mahallesindeki asık suratlı ilkelerden gayrısını da göremez oldu. Bu ilkelerin hayatla, toplumsallıkla ilişkisi, detaydan başkası olamadı. Kabalaştırılmış, katılaştırılmış Marksist teorinin hayatla uyum sağlayamaması önemsenmedi. Yeter ki dükkan temiz kalsındı! 

Oysa bu yaklaşım, fiziki varlığı gibi toplumsallıkla ilgili iddiaları da giderek küçülen solun temizliğine de halel getirdi. Öyle ya, siyasal mücadeledeki "temizliğiniz" daha çok yarattığınız güvenle ilişkilidir. Devrimci solun on yıllardır halka güven verebildiği mekanlar ve zaman dilimleriyse, oldukça sınırlıdır.

II. Gezi iktidar kadar sola da isyandır
Marksizm'in en yaygın düsturlarından biridir: "Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz."

Aslında bu sözün özünde, hayatla fikrin birbirlerinden beslenmemesiyle oluşacak fiziki ve fikri marjinalizasyona vurgu vardır. Fakat süreç -bazı odaklar açısından- öyle bir seyir izledi ki, bu özlü sözün kendisi dahi mücadelenin her cephesinde semptomlarına rastlanabilecek hastalığın tezahürü olmaktan kurtulamadı. Güzelim düstur, gerçek anlamını yitirmiş, "Marksist ustaların külliyatının" okunup hatim edilmesinden ibaret bir etütü işaret eden ilahi bir vecizeye dönüştü. Bu teze, anılan odakların yayınlarındaki güncel politik veya felsefi herhangi bir tartışma metninden "paragraflarca" sağlama bulmak mümkündür. (KAMU SPOTU: Metinlerin ufacık bir fotoğraf bile sığdırılamadan, küçük puntolarla basılmış olması, göz sağlığınıza zarar verebilir.)

Gezi Direnişi, solun tarihine bir dönüm noktası olarak yazıldı. Solun öznel müdahalesinin yarattığı bir kalkışma olarak değil; halkın sola yol yordam öğretmesinin örneği olarak... Sol örgütleri yakından takip edenler, Gezi'nin yarattığı çatırdamaları ve dönüşüm çabalarını kolaylıkla fark edebilir.

Gezi Direnişi'ni yaratan temel etmen, halkın iktidarın despotik uygulamalarına ilişkin biriken öfkesiydi kuşkusuz. Fakat aldığı hal, muhtevası, eyleme ve söyleme biçimi, iktidar kadar muhalefete, sola da çok şey söyledi. 

Mesela Gezi Direnişi, toplumsallığın solca hiç ulaşılamayan kesimlerinin bile doğru taleplerle/programla/söyleme biçimiyle/ittifak politikasıyla harekete geçirilebileceğini, sorunun bu kesimlerin "potansiyelinde" değil solun ilişki kurma biçiminde olduğunu gösterdi. Solun önüne katı ideolojik çizgiler koyarak dışarda bıraktığı toplumsal kesimler, hayatlarıyla doğrudan ilişki kuran talepleri, söylemi, eylemi ve örgütlenme biçimini gördüklerinde, direnişe geçmekten imtina etmediler. Bu "hareket hali" ise bir süre sonra, solun ideolojik mücadelesine konu olan devlet kaynaklı fikri zehirlenmenin de sağalıyor olduğuna dair semptomlar açığa çıkardı. Kemalist devletin fikri tahakkümü altında zihinlerine şovenizm boca edilmiş çok sayıda insanın direnişten kaçmadığına, ardından ise direniş ateşinden öğrenmeye başladığına şahit olduk. Kuşkusuz ideolojik zehirlenmenin -yıllarca solun da müdahale etmeyişiyle- kuvvetli olması, Kürt sorununun varlığı ve etkili bir öncülüğün tesis edil(e)meyişi gibi nedenlerle, gerçek bir sağalma olanaklı olmadı. Fakat bu görüntü dahi, önümüze bir "rota güncellemesi" zorunluluğu koydu. İstisnasız herkesin önüne...

Şimdi, toplumsallığı hesaba katmayan, işe ayak bastığı toprağın detaylı analiziyle başlamayan hiçbir politik iddianın inandırıcılığının kalmayacağı bir zihinsel dönüşümle/dönüşüm zorunluluğuyla karşı karşıyayız.

"Marksist ustaların" kendi çağlarını anlamlandırma ve dönüştürme kavgasında büyük iş görmüş metinlerden öğrenilecek, elbette çok şey var. Ancak bana kalırsa, hiçbir metine bakmadan önce, "bizim mahalleden" İbrahim Kaypakkaya'ya, onun "Kürecik Raporu"na bakmak gerekir. Kürecik Raporu, Marksist teorinin ayak basılan toprakta nasıl uygulanacağının sorgulandığı, hakikaten çok kıymetli bir metindir. Raporda, Kürecik'te siyasal çalışmalara başlayacak Kaypakkaya'nın partisi TKP/ML'nin önüne "Önce bunlara bakın" diyen bir program konmuş; ilçedeki sınıfların ekonomik ve sosyopsikolojik durumu tahlil edilmiştir. TKP/ML hareketini o dönemde güçlü kılan, kuşkusuz ki bu tarzdır; bugün güçsüz kılan ise bu tarzdan uzaklaşmaktır.

Yine PKK, Türkiye devrimci hareketi açısından derslerle doludur. PKK'yi güçlü kılan da, Kürdistan toprağıyla/o topraktaki her dönüşümle ilgili güçlü farkındalığı ve mücadelesini bu farkındalıktan çıkardığı sonuçlara göre dizayn etmesidir.

Mekanik Marksist'in kıvranışını görür gibiyim, hemen ekleyeyim: "Toprağa ayak basan" bu tarz, "halkın geri yanlarıyla uzlaşmayı" içermek zorunda değildir. Keza PKK'nin toplumsallığın DNA'larında yarattığı büyük dönüşümler, bu tezin sağlamasıdır.


III. Nasıl bir örgüt? Nasıl bir ittifak?
Gezi'nin "şok edici bir fiille" dayattığı dönüşümün temel konularından biri, kuşkusuz ki "örgüt". Tekraren: Açığa çıktı ki sorun, halkta değil. Devrimci hareket, örgütlenme/harekete geçme potansiyeli olan yığınları kapsayabilecek bir örgüte/cepheye sahip değil. Forumlar, Gezi'nin "doğalında" yarattığı örgütlenme kanalları olarak bu ihtiyacın üzerine oturmak istedi (istemin kaynağı özne değil; bu nedenle 'oturtulmak' diyemiyoruz!); fakat ne yazık ki ancak isyanın zamana yayılan "şok ediciliği" süresince gerçek bir merkez olabildi. Zira zihinsel dönüşüm, forumların ihtiyaç duyduğu zemini yaratacak/ona öncülük edecek ölçüde gelişmemişti.

Yüzü sola dönmeye müsait insanlar (halk), solcularla herhangi bir mahalle çalışmasında karşılaştıklarında, hep aynı cümleyi tekrar ederler: "Kaç parçasınız, artık birlik olsanıza! Olun da biz de gelelim!"

Tarihimiz, bugüne değin, toplumsallıkla ilişkilenme biçimi açısından birbirinden farkı olmayan örgütlerin başarısız birlik girişimleriyle doludur. Üstelik bu başarısızlık öyle devasadır ki, çoğunlukla "birlikler", kendilerinden önceden daha fazla parçaya bölünürler!

Halkın "birlik istemi" sırasında ifade ettiği de, aslında böyle bir birlik değildir. Öyle ya, zaten böyle, söyleme ve eyleme biçimi, örgüt kapsamı, toplumsallıkla ilişkisi hiç değişmeyen "üç ile beşin birliklerine" halk da itibar etmez, ilgi göstermez. ÖDP'nin kuruluş yıllarında yarattığı heyecanı da, söyleme ve örgütlenme anlayışındaki dönüşüm çabasına, mekanik Marksizm'in eleştirilerine kulak asmadan yaratılan "yumuşamaya" (-ki görüntüdeki bu "yumuşama", aslında mekanik Marksist'in en "kızıl" eyleminden bile daha devrimcidir) borçluyuz.

Solun "demokratik mücadele" ve "demokratik ittifak" anlayışının bugünlerde -büyük ölçüde- sağalma eğilimi gösterdiğini söylemek mümkün. Bu sağalmaya direnen örgütler halen var ise de, "özgül ağırlıkları", onları bahis konusu etmemizi dahi zorlaştırıyor.
Halkların Demokratik Partisi, demokratik mücadele bilinci, bu eksendeki ittifak anlayışı, eyleme/söyleme biçimi ve örgüt yapısıyla -hiç değilse perspektif olarak- yukarıdaki iddialarla en uyumlu örgüt/cephe. Birleşik Haziran Hareketi de -her ne kadar buna direnen bir kesimi de kapsıyorsa da-, toplumsallıkla kavga etmek yerine demokratik mücadelede kapsayarak dönüştürmeyi hedeflediği için benzeri bir sağalmanın ürünü olarak görülebilir. (Bu sağalmaya direnenlerin "dükkanlarını temiz tutma" gayesi, bu birliği kısa vadede bozacak gibi görünüyor. Bozulmamasının en önemli nedeni, Gezi'nin ve sonrasının yarattığı basıncın bir arada tutucu gücü. Umarım yanılırım ve önümüzdeki günler daha güçlü bir BHH'ye tanıklık ettiğimiz günler olur.)

Hasılı, bu başlık altında özetleyelim derken oldukça dağınık ifade ettiklerimizi toparlamak gerekirse:

Birincisi, tek tek insanları -ve halkı- mücadeleye sevk eden, yüce ideolojik değerler değildir. İnsanlar, günlük hayatlarına doğrudan dokunan söylem ve eylemlere örgütlenirler. Ekmek davasına ve demokrasi mücadelesine bugünden -hemen, bugünden!- katkı koyma umudu taşımayan bir siyaset, örgütlenemez. Meşhur marşta söylendiği gibi, "bugüne vurmadan, yarın kurulamaz!"

İkincisi, toplumsallıkla "kavga etmek" -elimizde başka "malzeme" olmadığına göre- bile bile lades olmaktır. Dükkanımızda mutlu mesut yaşamak, ancak biri adres sorarsa kapı önüne çıkmak, kuşkusuz ki kazançsız ama eforsuzdur. Fakat niyetimiz yalnız dükkanımızı değil bütün mahalleyi temizlemekse, "dikkafalı yalnızlığımız", ancak yalnız ve güzel olabilir. Politika, seslenmek (ve kimileyin alkışlanmak) değil, örgütlenmektir.

Üçüncüsü, Marksizm, -bir dogma olarak bile!- mesela "aşamalı devrim teorisi" gibi hayatla uyuşmak isteyene pekala referanslar sağlayacak yönelimlerle doludur. Bunları es geçip komünist ütopyanın ilkelerini bugünün kaotik toplumsallığına giydirmeye çalışmak, "demokratik mücadele" mefhumunu "sınıfsız toplumla" veya iyi ihtimalle "sınıf iktidarı"yla kaskaba malul düşünmek, bahtını elleriyle karartmaktır. Demokratik mücadele merkezi yaratmak ve toplumsallığın (elbette yine belirli -ama daha genel- ilkeler doğrultusunda) kanalize olabilecek kesimlerini cesaretle kapsamaya girişmek, eğer güçlü bir özne olmayı başarmışsanız, sizden çok memleketi/zemini dönüştürür.

Son not: Demokratik mücadelenin temel referansı, kuşkusuz ki sınıfsal tablo olmak durumundadır. Ancak, egemenlerin elinde toplulukları sömürülmeye/rızaya kanalize etmenin aracı olan kimlikler, demokratik mücadelede de tersi bir motivasyon aracı olarak kullanılabilir. Bu tez benim değil, "ezilen ulusların bağrında yatan devrimci potansiyeli" tespit eden Marksizm'indir.


IV. Seçimler ve HDP
"Papazların Sosyal Demokrat Parti'ye üye olamayacakları da, olabilecekleri de kesinlikle söylenemez. Bir papaz gelip de ortak siyasal çalışmamıza katılmak ister, parti görevlerini dürüstçe yapar ve parti programına karşı çıkmazsa sosyal demokratların safına katılması olumludur. Çünkü bu dinsel inançları arasındaki çelişki, sadece kendisini ilgilendiren bir olay, kişisel çelişkisi olacaktır. Üstelik bir siyasal örgüt, üye alırken onların görüşleri ile kendi programı arasında bir uzlaşmazlık olup olmadığını araştırma durumunda değildir. (...) Onların dinsel inançlarına karşı çıkmamalıyız ama onları kendi programımızın ruhuna uygun olarak eğitmek için, programımıza karşı etkin bir mücadeleye yol açmamak için bu tür işçileri saflarımıza kaydetmeliyiz."
V. I. LENİN - Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu

Halkların Demokratik Partisi, ülkenin farklı demokratik güçlerini eylemleri, söylemleri, talepleri ve özgünlükleriyle kapsayan tek özne olarak seçimlere giriyor. Kuşkusuz seçimlerde -ve mücadelede- bütün ittifak unsurları, HDP'den kendi meşreplerince bir şeyler bekliyor. Bütün ittifak unsurlarının motivasyonları, bizi ilgilendirmeyeceği gibi buraya da sığmaz. Yalnız devrimci sol açısından HDP'li olmanın ve HDP'nin seçim performansının önemini anlamaya çalışmakla yetinelim.

HDP'nin güçlenmesi demek, her şeyden önce, Kürt sorununun ulusal/siyasal haklar düzleminde çözülmesi, sıcak savaşın siyasetteki belirleyici etkisinin ortadan kalkması ihtimali demek. Bu ihtimali yaratan da kuşkusuz, Kürt Özgürlük Hareketi'nin uzun erimli, ısrarlı mücadelesi. Kürtlerle savaşın Türk egemenlerince demokratik mücadele potansiyelini soğurmakta nasıl kullanıldığı, herkesin malumu. Yine, Gezi Direnişi'nin ve başka toplumsal kalkışmaların ortaya çıkışında Kürt savaşı açısından "vatan-millet-Sakarya"ya müsaade etmeyecek bir sürecin yarattığı zeminin etkili olduğunu da herkes söylüyor. Devletle yapılacak bir görüşmeden demokratikleşme çıkmaz; çıkacağını söylemek, saflık değilse eğer "politik kurnazlık" olabilir ancak. Fakat bu görüşmelerin Kürt sorununda yaratma ihtimali bulunan "normalleşme" -kimsenin diktatoryal emellere cevaz verme niyeti de olmadığına göre!- demokratik mücadeleye alan açar. 

HDP'nin güçlenmesi demek, farklı toplumsal kesimlerin siyasette bir araya geldiği bir demokratikleşme cephesinin yaratılması demek. Bu "farklılıkları", sadece ulusal/kimliksel anlamda da düşünmemek gerekir. "Kürt dinamiğiyle" ülkenin diğer demokratik güçlerinin, toplumsallığın başka unsurlarının mücadele birliği, HDP projesinin başarısıyla doğrudan bağlantılıdır. CHP tabanıyla Kürtlerin de, AKP'ye oy veren emekçilerle Kürtlerin de birliği, HDP'nin güçlenmesine bağlıdır.

Daha yakıcı bir başlık: HDP'nin güçlenmesi, AKP'nin/Erdoğan'ın başkanlık emelleri önündeki tek gerçek seçenektir. 
HDP güçlendikçe AKP çatırdamak zorunda kalıyor, kalacak. Zira HDP, güncel politik niyetlerin ifasından daha fazlasını, toplumsallığın dönüşümünü ifade ediyor. HDP'ye oy veren ve oy verme potansiyeli taşıyan toplumsal yapı, sözgelimi HDP bileşeni ESP'nin proleter devrim programının da, Kürt Özgürlük Hareketi'nin "demokratik konfederalizm" programının da örgütlenmesi için uygun zemin haline geliyor.


V. Sonuç
Kuşkusuz ki yukarıdaki çerçeve, sol ile HDP projesinin karmaşık ilişkisine dair ancak bir taslak işlevi görebilir. Bu taslağın naçizane niyetiyse, kurtulmak zorunda olduğumuz sert kabuklara dikkat çekmektir. HDP karşıtı kimi propagandalara da kaynaklık eden bu çarpık ve apolitik anlayışla sabırlı ideolojik mücadele, halkın örgütlenmesi, memleketin daha büyük kalkışmalara sahne olabilmesi açısından boyun borcu.

Bir kez daha, aynı soruları -kabuğumuzu kırana değin- sormak durumundayız:

Tozlu kurallar ve ilkeler bütünüyle malul bir düşünce sistemine, ideolojik formasyona uymaya, uymayanları uyarmaya mı vakfediyoruz kendimizi; yoksa halkın özgürlüğü ve eşitliği kavgasına mı?

Kendi istediğimiz zeminde, yıllardır kimseye zerre fayda getirmemiş sol içi tartışmaların mekaniğine, lügatine aşina bir grup insan "önünde" mi siyaset yapacağız; yoksa değişik toplumsal kesimleri, inançları, kimlikleri taşıyan halkı mı örgütlemeye girişeceğiz?

Jakobenlere özgü bir burnu havadalıkla halkın "yanlışlarını" anlatıp duracak mıyız; yoksa zeminimizi iyi tanıyıp o zemini örgütlemenin uygun araçlarının ne olduğuna mı kafa yoracağız?

Kafamızı kof bir aydınlanmacılığa gömüp halka gerimizi mi döneceğiz?

Siyaseti bir "gösteri" olarak mı icra edeceğiz; yoksa örgütlenip sorunları çözme aracı olarak mı?

Yeni Özgür Politika, 30 Mart 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.