Ana içeriğe atla

Fotoaltı: Afrikalının elindeki Liverpool atkısı



"Eğer bir halkın, kendi ölüm biçimini seçmekten başka hiçbir şeyi kalmadıysa, eğer ezenlerden aldığı tek armağan umutsuzluksa, o halkın kaybedecek neyi olabilir? Bu halkın felaketi, onun cesareti olacaktır; sömürgecilik tarafından sürekli reddedilişine, sömürgeciliğin mutlak reddedilişiyle yanıt verecektir."
Leopold Sedar Senghor

Fotoğrafta, en az 40 mültecinin yaşamını yitirdiği yolculuğun ardından İtalya kıyısında parmaklıklar ardına karantinaya alınmış Afrikalılar arasından biri öne çıkıyor. Belli ki uzun zamandır bu anı beklemiş. Kafasında tam olarak neler kurduğunu kuşkusuz bilemeyiz ama onca tehlikelerle dolu yol boyunca yanında getirdiği Liverpool atkısının bir mesaj vermesini umduğu kesin.


Oldukça sarsıcı bir fotoğraf bu. Sömürge/sömürgeci ilişkisinin ayırdında olan bir sömürge halk mensubu için öfke vesilesi... Dünyanın bizim doğduğumuz yüzünü açlığa, savaşlara, toplumsal yıkıma, barbarlık üreten ideolojik/kültürel formlara mahkum eden, kapitalizm oldu. Afrikalıların komünal kabilelerini, Müslümanlığın hümanizmi önceleyen versiyonlarını, Alevilerin bilgelik çeşmesi dergahlarını ve nicesini... Kapitalizme yitirdik. Afrikalılar, köle pazarlarında satıldı; Ortadoğulular, kolay yönetilebilsinler, kaynaklarına sahiplik etmesinler diye birbirine düşman edildi, demokrasiden uzaklaştırıldı; Müslümanlar, bağnaz bir karanlığa mahkum edildi. Batılı adamın fötrü, uğradığı her yere kan götürdü, yıkım götürdü. Ama kendi ruganını çamurdan korumayı da başardı bir biçimde. Bombalar arasında özenle, paçalarını katlayarak dolaştı. Eldivenli ellerine aldığı kırbaçla köleyi işe koştu kimileyin; kimileyinse, buna bile ihtiyacı olmadı, başka bir köleye "başköle" diyerek kolaylıkla kotardı hükümdarlığı.

Sömürge halklar, biz. Ruganına baktık Batılının. Kravatında yeni yaşamın, traşlı yüzünde huzurlu uykuların izlerini gördük. Ondan gelen övgü, her şeyden kıymetliydi. Hele onun acımıza azıcık da olsa ortak olması, kuşkusuz erişilmez bir erdemdi. Aramızdan çıkan kahramanlar, çoğu zaman onlardan daha az kıymet gördü. Canını Batılının zulmüyle kavgada yitirmiş bir siyah, ruganını çamura süren bir Batılı kadar kıymetli değildi kuşkusuz!


***

Kürdistan'da ya bir yanımız, kimi konuşsak aklımıza Amed'in küçeleri gelir. Küçelerden bakarız bir de, Mikronezya'nın ahvaline bile. Haklıyız.

Öcalan'ın toplumsallığa, güncel ve tarihsel politikaya, başka şeye ilişkin kurduğu teori, tartışılabilir, tartışılmalı elbet. Bir sürü tartışmaya gebedir, her birinin düzlemi. Ama o ilk tespit, tüm bunlardan gayrıdır. "Kürt halkı, düşürülmüş bir halktır" der Öcalan, daha yolun en başında. Kavgayı da, halkı "düştüğü yerden kaldırma" kavgası olarak kurgular. Zira hemen eklenir, "sömürge" teorisi. İşe buradan başlamak, siyasetin sadece kitabi doğrularla yapılamayacağını da kaydetmek demektir. İnsan, "sömürge-sömürgeci" diyalektiği içinde yeniden değerlendirilmeli; toplumsal ve politik refleksleri bu tarihsellik içinde ele alınmalı; seslenme biçim ve araçları bu bilgiden hareketle örgütlenmelidir.

Kürt halkı, egemene -hafif tabirle- uyum sağlamaya mecbur edilmiş bir halktı; bugün düştüğü yerden kalktı, sadece kendi emeğiyle yarattığı bir gururla ayakta, dikiyor başını. O da aynı yoldan geçti: "Türk bayrağı altında yaşıyoruz sonuçta", "Bu devletin ekmeğini yiyoruz", "Her Kürt PKK'li diye bir şey yok, öyle bakmayın bana, aranıza alın!" Sömürge halkın başı diki, direnişçiler arasında en gözüpekidir; teslimiyetçisi ise teslimiyetçiler arasında en pespayesi. Belki günlerden bir gün, teslim olanın sesi baskın geldi isyan çığlığına; bugün öyle mi?


***

O gemide çaresizce Liverpool atkısı gösteren Afrikalı kardeşim -diyelim ki Robson-, Nâzım bir çağ ve binlerce kilometre öteden, sana, bana, sömürge olmaktan hiç değilse ruhen kurtulamayan herkese sesleniyor; Nâzım'a bak, Kürt'e bak; hatta gel, sen de her şeyden önce Kobanê'ye bak. Korkmayalım ve onların steril naylonuna karşı kendi çamurlu balçığımızı savunalım, olmaz mı?

Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson
İnci dişli, zenci kardeşim
Kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizi söyletmiyorlar bize
Korkuyorlar Robson, şafaktan korkuyorlar
Görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar
Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten
Tohumdan ve topraktan korkuyorlar
Ümitten korkuyorlar Robson, ümitten
Korkuyorlar, kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizden korkuyorlar...


Yeni Özgür Politika, 13 Mayıs 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.