Ana içeriğe atla

Dilsoz'u uğurlarken...


Kevin Jochim, 2 Kasım 1993'te, Almanya'nın Karlsruhe kentinde doğdu. Gençliğe adım atar atmaz Marksizm-Leninizm'le tanıştı. Okudu, öğrendi; bir yandan eyleme döktü. Henüz 19 yaşında, 2012 yılında Kürt Özgürlük Hareketi'yle tanıştı. Okudukları, gördükleri, öğrendikleriyle, yeni bir devrim teorisine ikna oldu. Öcalan'ın demokratik konfederalizm/demokratik ulus modellemelerinin sosyalizmin tarihindeki hata ve eksiklerle etkili mücadelesine hayranlık duydu. Rojava Devrimi ertesinde ise artık, bu fikirlerin yaşamla buluştuğu bir coğrafya vardı. Fazla beklemedi, Rojava'ya doğru yola çıktı.


Kevin, Rojava'daki günlerini, "devrimi yerinde görme, yaşama" olarak tanımlıyor. Tabii aynı anda, devrim için mücadele etme... Batılı bir tetkikçi olarak bulunmuyor orada. Devrimin ruhuna ruhunu, kanına kanını katmaya başlıyor. Kısa sürede direnişi komuta edenlerden biri oluyor. Rojava Devrimi'nin dönüm noktalarından biri olan Komutan Rûbar Qamişlo Hamlesi'ne de en ön saflardan katılıyor. Hamle sürerken, Silûk kasabasına bağlı Şergirat köyünde yaşanan çatışmalarda, 6 Temmuz 2015'te yaşamını yitiriyor. 

Ardında sarsıcı hikayesinin yanı sıra, yalnızca birkaç ayda öğrendiği dupduru Kürtçe'siyle konuştuğu bir video kaydı da bırakıyor, Kevin. Fikri ve eylemiyle daha yakından tanışmak isteyenler, kısacık bir internet aramasıyla ulaşabilir.


***

Karlsruhe'de sıcak bir gün. Dilsoz Bahar'ı; Rojava'da, YPG saflarında direnirken yaşamını yitiren Alman devrimci Kevin Jochim'in, havsalaya sığmaz bir zulümle 48 gün boyunca bekletilmiş cenazesini toprağa vereceğiz.

Karlsruhe, hemen bütün Alman kentleri gibi II. Dünya Savaşı'nda çok büyük zarar görmüş, yeniden inşa edilmiş. Muhtemel ki, yıkıntılar arasında gezinmiş geriye kalan Almanlar; "Nasıl yeniden inşa edilecek bu koca kent" diye geçirmişler akıllarından. Çocuklar, oyun alanına çevirmişler enkazı, filan. Tasavvur etmek için Kobanê fotoğraflarına da bakılabilir.

Alman toplumunun, o büyük yıkım günlerini yaşayan bir toplum olarak Rojava'yla özdeşlik kurması, mesela Kobanê'nin derdini ve meramını derininden duyması beklenebilir. Fakat çoğunlukla öyle olmuyor. O felaket günlerini, yıkılmış kentleri, yeniden inşa çabalarını, enkaz arasında gezinerek büyüyen çocukları unutanlar, makul birer yurttaş oluyor; köklerinden yükselen çığlığa benzer bir sese kulak vererek özgürlük düşünü yüklenenler ise marjinal. Anayasayı Koruma Örgütü'nün meşhur listelerine bile ihtiyaç kalmıyor aslında; kuvvetli bir rıza, eşyanın tabiatına ekleniyor.

Kevin'in ardından yapılan yürüyüşte de tablo böyle: Yaklaşık iki bin kişi; hemen hepsi Kürdistanlı. Alman halkını, Kevin'in bir grup arkadaşı temsil ediyor yalnızca. Belediye başkanı, milletvekili gibi temsilci sıfatlarına sahip kimse yok. Alman medyası yok. Alman solundan bile hatırı sayılır bir katılım görülmüyor. İnsanlık düşmanlarıyla kavgada şehit düşen Dilsoz'un "mahallesinden" neredeyse kimse yok. Belki onu mahallesini terk edip kitaplardan tanıdığı yoldaşlığı Kürdistan'da aramaya sevk eden de buydu, kimbilir!


***

Cenazeye katılan Kürdistanlıların duyguları ise karmakarışık. Suruç Katliamı ertesinde, gazeteci Faruk Ayyıldız'ın aktardığı bir amcanın sözlerine benziyor: "Keşke bu patlama bizim burada olsaydı da o uzaktan gelen çocuklar ölmeseydi."

Bir ana, tören boyunca ağlayıp durdu. Bir insan ne kadar gözyaşı akıtabilirse, o kadar gözyaşı boşaldı gözlerinden...

Cenazeyi taşımak, ardından üzerine bir parça toprak atmak için sıraya girdi yüzlerce kişi...

Kevin'i tanıyan çoktu. O, kısacık bir dönemde bile birçok mücadele sürecinin tanınan yüzüne dönüşmüştü. Başta da açlık grevlerinin... Onu tanıyan herkes, açlık grevleri dönemindeki iradesini, merakını ve ilgisini anlatıyor. Bir genç, "Sürekli okuyordu. Elinde en son Anja Flach'ın kitabını gördüm" diyor.


***

Kevin'in annesi Maorine Kostluk'un cenaze öncesi ve sırasındaki tavrı, oğlunun nasıl böylesine duyarlı, böylesine iyi insan olabildiğini de açıklıyor. 

"Maorine Ana"ya cenazenin hangi geleneklere göre gömülmesini istediğini sorduklarında, oğlunun ideallerinden başkası gelmiyor aklına; "Şehitleri nasıl gömüyorsanız, öyle gömün" diyor. 
Törende de bir konuşma yaptı. Kısacık. "Oğlumla gurur duyuyorum" dedi. "Bu kadar kişi gelmişsiniz, teşekkür ederim" dedi. Bir de, "Kürdistan'da barış". Fazlasını söyleyemedi.


***

Cenazenin bir başka ilgi çekici detayı, Kürt Özgürlük Hareketi'ne katılmış Alman devrimcilerin yoğun ilgisiydi. Kimi özgürlük mücadelesi içinde yara almış, gazi olmuş devrimciler, cenaze kortejinin en önünde yer aldı. Andrea Wolf'un, Uta Schneiderbanger'in yoldaşları, Kevin'in kafasından geçenleri en iyi anlayanlardı kuşkusuz. Onlar ki, köklerindeki öfkeye ve mağduriyete olabildiğince yabancılaştırılmış bir toplumun bağrında özgürlüğü arama cesaretine sahip olabilenler... Onlar ki, binlerce kilometre ötede de olsa özgürlük, ikirciksiz peşine düşenler...


***

Dilsoz Bahar'ın anısı, yalnız Rojava'da değil, dünyanın dört yanında savaşmaya devam ediyor, edecek. Başta da Almanya'da; insanlık düşmanlarına karşı savaşta canını veren yiğit yurttaşını uğurlamaya bile gelmeyen devletlülerin memleketinde... "Evlerin, yurtların, dünyaların ve kozmosun kardeşliği adına"...


Y. Özgür Politika, 24 Ağustos 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.