Ana içeriğe atla

Saray'ın savaşı demek yetmez



Partisinin dayanışma gecelerine katılmak üzere Avrupa’ya gelen Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, dar bir zamanda yapmak zorunda kaldığımız söyleşide, öz yönetimlere ilişkin tutumlarını, seçim çalışmalarını ve Avrupa temaslarını özetledi.

Son çatışmalı sürecin “Saray’ın savaşı” olarak ifadelendirilmesinin yeterli olmadığını belirten Demirtaş, devam etti: “Saray’la devlet önemli ölçüde birbirinden farklı düşünüyordu, birçok konuda. Aynı düşündükleri konu nedir: Kürt sorunu. Dolayısıyla Saray, savaş meselesinde devletle uzlaşacağını, Ergenekon’la uzlaşacağını çok iyi biliyordu. O yüzden hızla savaşa dönerek kendini devletin başkanı olarak bir kez daha konumlandırmak istedi. Devletin de buna bir itirazı yok. Suriye’de, Rojava’da Kürtler bir statü elde etmesin diye devlet bütün imkanlarıyla Saray’ın arkasında oldu.”
Türk devletinin Rojava’daki Kürt kazanımlarından ve Cerablus’un özgürleşmesi ihtimalinden de dolayı çatışmalı sürece döndüğünü vurgulayan HDP Eşbaşkanı, “İçerde savaşın başlatılmasının nedenlerinden biri de, özellikle Suriye’deki Kürtlerin zor duruma düşmesini ve IŞİD’in nefes almasını sağlamaktır” dedi.

Demirtaş, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun, HDP ile koalisyon ihtimaline ilişkin “HDP zaten denklem dışıdır” demesine de yanıt verdi: “HDP denklem dışı değildir; HDP denklem içinde olmazsa, diğerleri denklem dışıdır. Bugün HDP barajı geçemezse, diğer iki parti HDP’nin karşısında süt dökmüş kediye dönerler.”


Kuşkusuz bunca katliamın ortasında talepleri konuşmak zorlaşıyor; ancak katliamların yoğunlaştığı merkezlerin bir de önemli talebi, daha doğrusu çalışması var: Öz yönetim. Partinizde bu konuda kafa karışıklığı yaşandığına dair de sürekli derin bir algı üretimi söz konusu. O yüzden buradan başlayalım: Ne düşünüyorsunuz öz yönetime dair?

Aslında öz yönetimin siyasi açıdan iki temel unsuru var: Birincisi, Kürtlerin statü talebidir ve bu yönüyle Kürt sorununun çözümünün unsurlarından biridir. İkincisi, Türkiye’nin idari mekanizmasının dönüşümüyle ilgili bir öneri ve tartışmadır. Bu da bütün Türkiye genelini ilgilendiren bir yanıdır ve Türkiye toplumuna sunduğumuz çözüm ve demokratikleşme projemizin, programımızın bir parçasıdır. O nedenle tek yönlü tartışmak, öz yönetimin doğru anlaşılmasını engelliyor. Evet, bütün Türkiye için öz yönetim diyoruz; ama bir taraftan da Kürtlerin statü talebiyle birlikte olduğunu herkesin görmesi ve bunu dile getirmesi lazım. Bu parti programımızın bir parçası aynı zamanda. Programımızda özerklik resmi olarak da bulunuyor ve aleni olarak savunuyoruz. Her seçim döneminde de bunu anlatıyoruz ve insanlar bunu bilerek bize oy veriyorlar, partimizi destekliyorlar. Bize verilen her oy, Türkiye’de tekçi, merkezi yönetim yerine özerk yönetimin savunulduğu, toplumun bunu desteklediği anlamına da geliyor.

Fakat bir manipülasyon çalışması da söz konusu... Sanki öz yönetim uç, radikal bir talepmiş gibi bir algı var; bazıları sadece şiddetle ilişkilendirerek konuşuyor filan. Oysa siz uluslararası sözleşmelere de dayandırıyorsunuz talebinizi... Gerçekten böyle uç bir şey mi öz yönetim?

Hiçbir uluslararası sözleşmeye de dayandırmak zorunda değiliz. Biz bir siyasi partiyiz ve halklarımız, ülkemiz için siyasi ve idari çözüm modelleri öneriyoruz. Bunun için illa dünyada örnekleri olması gerekmiyor, uluslarası sözleşmelerde yeri olması gerekmiyor. Biz tarihselliğe dayanıyoruz. Kürt halkının kendini yönetme hakkı var; bir Kürdistan gerçeği var. Kürdistan’ın büyük kısmının da Türkiye sınırlarında olduğu tarihsel gerçeği var. Birincisi, buna dayanarak öz yönetim, Kürtlerin statü talebinin karşılanması anlamına geliyor; ikincisi, kocaman bir coğrafyanın tek hükümet, tek parti, tek adam tarafından yönetilmesindense, daha büyük bir nüfusun yönetime katılacağı bir model anlamına geliyor.

Tabii öte taraftan yerel yönetimleri düzenlemek adına Avrupa Konseyi tarafından önerilmiş olan Yerel Yönetimler Özerklik Şartı var. Fakat bu da siyasi bir statü hakkını içermeyen bir sözleşmedir. Bunun karıştırılmaması lazım. Bu sözleşme sadece, tanıyan ülkelerce yerel yönetimlere kısmi idari yetkiler verilmesine dair bir sözleşmedir. Siyasi statü talebini Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı karşılamıyor; bunun bilinmesi lazım.

Vakit olmadığı için hızlı bir geçişle seçimlere gelmek durumundayız. İki yaklaşım var: Birincisi diyor ki, bu kadar katliam yaşanırken seçimleri konuşmak doğru değil. İkincisi de diyor ki, zaten bu iktidar seçimleri yapmayacak, sandıklar kurulmayacak. Seçim sath-ı mailini etkileyecek düzeyde algılara da dönüşüyor bunlar. Ne düşünüyorsunuz bu yaklaşımlara dair?

Ben de izliyorum tabii ki bu tartışmaları. Evet, AKP’nin, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin bir devlet politikası olarak Kürtlere karşı bir katliam politikası, sindirme politikası var. Her şey ortada. Ancak Halkların Demokratik Partisi, muazzam bir ideolojik proje etrafında örgütlenmiş bir partidir. Sadece seçime girmek üzere kurgulanmış bir parti, bir yarış partisi de değildir. Ama seçimler olacağı zaman da HDP’nin uzak durması, seçimlere yeterince hazırlanmaması, projenin sönümlenme riskini ortaya çıkarır. Evet, her şey seçim değildir; fakat HDP gibi, Sayın Öcalan’ın uzun yıllar yoğunlaşarak, uğraşarak, katkılar yaparak oluşturduğu Demokratik Ulus, Demokratik Konfederalizm, Demokratik Özerklik sacayakları üzerine oluşmuş bir siyasi projenin seçim başarısızlığı veya seçimde AKP’nin güçlenmesine zemin sunacak bir pozisyon alması da doğru bir tutum değildir. Bu nedenle HDP olarak seçimlere herhangi bir dönemde önem verilmemesini anlayamayız. 1 Kasım’da da o yüzden bütün gücümüzle seçimlere endekslenmeliyiz, iyi bir sonuç elde etmeliyiz. Mücadele, seçim sonrasında devam ediyor olacak zaten; ama elimizdeki mevzileri, parlamenter sistem içinde yakaladığımız gücü kaybedip AKP’ye devredersek, bu da genel mücadele içinde katkı sunmaz, tam tersine zarar verebilir. 

Yine başka bir görüş de diyor ki, Kürdistan’a dayatılan son çatışmalı süreç, HDP’nin özelllikle Batı‘da almaya başladığı desteğin erimesine sebep olacak, birçok insan HDP’ye başka, kriminal bir gözle bakacak, zaten AKP’nin de çatışmalardan bir muradı bu. Buna ne kadar katılırsınız? Mesela gerçekten öyle mi oldu, çalışma sahanız daraldı mı?

Zorlandığımız kesin. 7 Haziran gibi değil. Zaten AKP’nin arzu ettiği şey de buydu. Savaşın faturasını, ortaya çıkaracağı duygusallığı bizim üzerimize yıkmak istiyorlardı. Türkiye’nin batısı Kürdistan gibi değil. İnsanlar büyük oranda merkez medyadan, bir kısmı da havuz medyasından haber alıp besleniyor. Şovenist, milliyetçi duyguların kabartılması çok mümkündür. Batı’da bize destek veren insanları yitirmedik ama belki de HDP’nin hızlı yükselişi durdurulmuş olabilir. 
Biz HDP’ye yönelik algı operasyonlarına karşı da büyük bir mücadele yürütüyoruz. Savaşın nedeninin HDP olmadığını, tam tersine Saray’ın dayatmasından, hırsından kaynaklandığını ve bir devlet politikası uygulandığını anlatmaya çalışıyoruz. Ama tabii ki bir realite var ki, durum 7 Haziran öncesi kadar rahat değil elbette.

Israrla “devlet politikası” olduğunu vurguluyorsunuz. Sanırım Saray’ın hırsıyla açıklamak doğru değil...

Yeterli değil.

Peki nasıl bakmak lazım? Bu son süreçte AKP ve devletin ermek istediği murat nedir?

Aslında Saray’la devlet önemli ölçüde birbirinden farklı düşünüyordu birçok konuda. Aynı düşündükleri konu nedir: Kürt sorunu. Dolayısıyla Saray, savaş meselesinde devletle uzlaşacağını, Ergenekon’la uzlaşacağını çok iyi biliyordu. O yüzden hızla savaşa dönerek kendini devletin başkanı olarak bir kez daha konumlandırmak istedi.

Devletin de buna bir itirazı yok. Suriye’de, Rojava’da Kürtler bir statü elde etmesin diye devlet bütün imkanlarıyla Saray’ın arkasında oldu. MHP’yi gördünüz işte. Sözde AKP’ye karşı büyük bir siyasi mücadele yürüttüler; ama savaş çıktığında AKP’nin tam da yanında yer aldılar; hatta ondan daha savaşçı politikalarla devletin ne demek olduğunu gösterdiler...

Eskinin AKP karşıtı ulusalcıları da o kervanda...

Elbette ki. İşçi Partisi’nden diğer ulusalcılara kadar herkes aynı safta dizildiler. Dolayısıyla şu anda evet, savaşı önemli oranda başlatan, tetikleyen Saray’dır ama yürüten devlettir.

Peki savaşın gidişatında Suriye sorunu ve Rojava ne kadar etkili?

Çok büyük etkisi var. Özellikle Cerablus’ta IŞİD’in sıkışması ve YPG, PYD güçlerinin Cerablus’a operasyon hazırlığı ve kendi topraklarını özgürleştirme hamlesinin yaklaşıyor olması, AKP’yi tedirgin etti. Türk devletini tedirgin etti aslında. Yani burada da bir devlet politikası görmek, sadece bir Saray politikası gibi düşünmemek lazım. Bunu da açıkça söyledi Tayyip Erdoğan.

Sınırlarımızın ötesinde üç kantonun birleştiği bir durumu biz kabul etmeyiz, buna izin vermeyiz, ne gerekiyorsa yapacağız, dedi. Bunu ilan etti. İçerde savaşın başlatılmasının nedenlerinden biri de, özellikle Suriye’deki Kürtlerin zor duruma düşmesini ve IŞİD’in nefes almasını sağlamaktır. Bu da çok güçlü bir nedendir. Tek neden seçim değildir; tek neden HDP’yi baraj altında bırakmak değildir. Öyle olsa, 2 Kasım’da savaşın durması lazım. Ama göreceksiniz, durdurmayacaklar. Özellikle Rojava’yı boğmak için Türkiye’de Kürtlere karşı büyük bir sindirme operasyonu devam edecek.

Denklemi oluşturan tek parti HDP

Ya CHP? Siz “koalisyon çağrısı” olarak algılanan bir çağrı yaptınız. En son Kılıçdaroğlu ise “HDP zaten denklem dışıdır” dedi. Bu açıklamadan ne anlamak lazım, birincisi o; ikincisi de CHP’yi genel olarak nasıl görüyorsunuz, nasıl görmek istiyorsunuz?

Öncelikle, ben CHP’ye bir koalisyon çağrısı yapmadım. “Türkiye’de savaş blokuna karşı bir barış bloku oluşmalı ve bu alternatif bir iktidar sunabilmeli” dedim. Sadece CHP’yi de kast etmedim. Parlamento dışında da çok sayıda siyasi güç, çevre var; bunların hepsi, “Biz birlikte hareket ediyoruz ve barış isteyenlere oy veriyoruz” diyebilmeli ve MHP ile AKP’yi dışlayan bir tutumla kampanya yürütmeli. Yani savaş blokuna karşı barış bloku, hükümet kurma yeterliliğine sahip bir sayıya da ulaşırsa, hükümet kurmalı, dedim. Fakat gelen cevap, mevzuyu anlamaktan çok uzak. HDP denklem dışı değildir; HDP denklem içinde olmazsa, diğerleri denklem dışıdır. Bugün HDP barajı geçemezse, diğer iki parti HDP’nin karşısında süt dökmüş kediye dönerler. Bizim sayemizde şu anda koalisyon görüşmelerini yapıyorlar, o ihtimali konuşuyorlar. Şu anda denklemi oluşturan tek parti HDP’dir, siyasetin merkezinde olan HDP’dir. Bunu anlamak yerine HDP’yi hiçleştiren bir tutum, mevzunun derinliğine kavranmadığının bir göstergesidir. Tabii ki Türkiye’de devrimci, demokrat, yurtsever güçlerin Türkiye’nin geleceğini değiştirebileceği konusunda CHP’de bir inanç yok. Hatta hükümetin anahtarını verseniz, almayabilir CHP. İktidar olmaktan korkuyor gerçekten. İktidar olmaya yaklaştığı anda bir panik başlıyor. Bu korkuyu yenmesi lazım. “Türkiye’yi hep birlikte ezilenler olarak biz yönetebiliriz” diyen bir HDP var; bunun karşısında daha cesur bir CHP olsa, sorunların çözümü konusunda daha cesaretli bir politika üretse, daha güzel işler yapılabilir tabii ki.


Dünyaya teşhir oldu

Burada da temaslarda bulunuyorsunuz, Avrupalı siyasetçilerle... Onlar AKP ve Erdoğan’a nasıl bakıyor? Erdoğan karşıtı bir duruşun, dünyada sağdan sola bütün siyasetlerde ortaya çıktığı görülüyor...

Evet, AKP Avrupa’da da, bütün dünyada da teşhir olmuş bir parti. Özellikle Erdoğan konusunda bir hemfikirlik var, çünkü onunla bir yere varılamayacağına eminler. Görüşme yaptığım herkesten aşağı yukarı, buna benzer şeyler duyuyorum. Şu anda herkesin gözü HDP’de. HDP’nin Türkiye’de önemli bir siyasi aktör olarak Türkiye’nin geleceğinde rol alıp alamayacağını anlamaya çalışıyor. Türkiye’yi HDP’nin yönetip yönetemeyeceğini anlamaya çalışıyorlar ve bundan, HDP’nin iktidara gelmesi ihtimalinden büyük bir kaygı da duymuyorlar. Gördüğüm kadarıyla dış dünyayı HDP, sanıldığı gibi tedirgin etmiyor; tam tersine büyük bir ilgi var.

Rojava da bu algıda rol oynuyor galiba...

Tabii ki. Rojava’daki gerçeklik de HDP’nin dünyada tanınmasını kolaylaştırdı. IŞİD barbarlığına karşı özgürlükçü çizgi bütün dünyanın dikkatini çekti ve HDP’nin de bunun hemen akabinde, 7 Haziran’da yüzde 13 gibi oranla başarı elde etmesi, benzer bir çizgiyi savunarak Türkiye’de de başarılı olması, tüm dünyanın dikkatini çekti.

Avrupa 5-6 vekil katabilir

Bu seçimde Avrupa’ya geçen seçime göre çok daha fazla önem verdiğiniz görülüyor. Siz birçok etkinliğe katıldınız; diğer milletvekilleri de değişik kentlerde panellere katılıyorlar. Neden böyle?

Avrupa’daki potansiyelimizi yeterince açığa çıkaramadık. Biz Türkiye’de oylarımızı yüzde 13’ten bir anda iki katına çıkaramayız. Çok gerçekçi değil. Ama Avrupa’da yapabiliriz. Avrupa’daki oylarımızı yüzde yüz artırabiliriz. Bu, Türkiye’de en az beş altı milletvekilliğinin yurtdışı oylarıyla kazanılmasını kolaylaştırır. Artık önemli olan, milletvekili sayıları. Oylar aşağı yukarı dengesini korusa bile, milletvekili sayılarını etkileyecek faktör yurtdışı oylarıdır. Dolayısıyla buradaki seçmenimizi daha duyarlı kılmaya ve bizi Türkiye’de üçüncü parti yapacak oy desteğini buradan almaya çalışıyoruz. 

Ülkedeki çalışmalarınız ne durumda peki? Çatışmalı süreç nasıl etkiliyor?


Çok etkiliyor tabii. Birçok yerde hem güvenlik sorunu var hem halkta bıkkınlık var. Türkiye’nin batısında özellikle. İnsanlar mitinglerden, seçim kampanyalarından usandılar; son yıllarda çok seçim çalışması da yapıldı. Kürdistan’da ise savaş var, ölüm var, kan var, cenaze var. Böyle bir ortamda seçim propagandası yapmak çok kolay değil. Daha çok savaşın yarattığı tahribat ve sonuçlarla uğraşıyor ve ilgileniyoruz. Yine de her şeye rağmen kitlemiz, tabanımız, mevcut durumda HDP’nin daha güçlü bir şekilde yanında duruyor, bunu da görüyoruz.

Yeni Özgür Politika, 06.10.2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.