Ana içeriğe atla

Ahmet Telli: Acı toplumsaldır, bulaşıcıdır


Yeni Özgür Politika Kürtçe Servisi'nden İbrahim Bulak'la birlikte, şair Ahmet Telli'yle söyleştik.



Birçoğumuz devrimciliğimizi, şiirler sayesinde yüreğimizle buluşturduk. Harekete geçirici bir etkisi oldu şiirin hep. Sizin şiiriniz de öyle. Ama bugün şiirin bu gücünü yitirdiğini söyleyenler var. Öyle mi sizce? Şiir gerçekten can mı çekişiyor?
Şiirin kitleselleşmesi, etki gücünün yaygınlaşması bahsinde yönelttiğiniz bu soruya şu söylenebilir: Genelde kapitalizm ve özel olarak da kapitalizmin yarattığı yabancılaşma dolayısıyla insan kitlelerinin aynılaşması söz konusu. Şöyle bir benzetme yaparsam doğru olur: Artık tekstilde bile insanların beğenilerini aynılaştıran bir zaman dilimindeyiz. Benzer tatlar... Düzen, her şeyin alınıp tüketilmesi üzerine kurulmuştur. Şiir ise bu meta düzenine girmiyor. Diyelim ki, pazara uygun olmayan biricik mal şiirdir. Böyle olunca da pazarda görülmeye görülmeye, şiirin öldüğü ya da azaldığı, hatta hayatımızdan çıkıp gittiği bile söylenebiliyor. Bense tam tersine, şiirin aynılaşma projesine uygun olmayan bir sanat pratiği olduğu için, insanın kendisini görmesi, kendisiyle yüzleşmesine davet olması bakımından çok bireysel bir sanat olduğunu söyleyebilirim.

İnsanın bir başkasına benzemesi kolaydır ama insanın kendine benzemesi zordur. İşte şiir bu yüzden insanın kendisine benzediğini fısıldayan bir sanat pratiğidir. Şiir zaten daima, bir kitle sanatı olmaması nedeniyle, milyonlarca kişiyi bir arada etkilemez, bireyi etkiler. Şiir bu bakımdan ölmedi ama bu soruyu yıllar önce Turgut Uyar'a soruyorlar, "Şiir çıkmazda" diyorlar, Turgut Uyar'ın cevabını tekrarlayabilirim: "Şiir çıkmazda çünkü insan çıkmazda."

Yeterince ikna edici... Ama bir şey hala aklımızı kurcalıyor. Bahsettiğiniz metalaştırma, özellikle sosyal medya üzerinden şiire de uygulandı, bazı şairler iğdiş edildi. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Özellikle kitle iletişim araçları da tüketim ideolojisine bağlandığı için neyi tüketebileceğini biliyor. "Şiir metalaşmadı, bu yüzden de pazarın içine girmedi" diyorum; ama bu tür iletişim araçları da kendi şiirini, kendi sanatını yaratmaya başlıyor. Kendi şairini yaratmaya başlıyor, hatta meşhur bile ediyor; sonra da kullanılmış bir kağıt gibi atıyor öbür tarafa.

Mevcut şairleri bile kendine benzetiyor hatta...

Benzetmeye çalışıyor, diyelim. Yani şöyle bir şey var: Bu tür medyatif araçlar, önce en muhalif olanı alır ve onu kendi dişlisi haline getirmeye çalışır. Kullanamadığı zaman da onun yerine başka bir şey ikame eder. Diyelim ki Nazım Hikmet hakkında, itirazcı, muhalif bir şair olarak televizyon kanallarında belgeseller filan gösterilmeye başlandı. Hatta öyle bir şey oldu ki, aynı saatte iki televizyon kanalı birden Nazım Hikmet'le ilgili program yapmaya kalktı. Fakat zaman gösterdi ki o, televizyonların kullanabileceği türden bir malzeme değil ve başka araçlar buldular. Sözgelimi geçenlerde saat 12'den sonra başlayan bir programda, şakalaşarak konuşuyorlar, eğleniyorlar; biri diğerine, "Napıyorsun bugünlerde" diyor, "Sık sık aşık olup şiir yazıyorum" diye cevaplıyor. Düşündüm kendi kendime: Şiir yazdığını ne güzel, ne rahat söylüyor. O saatte ben de bir şiir kitabı okuyordum. Düşündüm birden: "Ne kadar rahat söylüyor, şiir yazdığını. Bense şu anda bir şiiri anlamlandırmaya çalışıyorum." Onun kolay addettiği şey, benim için oysa ne kadar başka: Bütün birikimimi, felsefi, yaşamsal birikimimi gözden geçirdiğim bir an.

Peki hocam, şiirin "bireysel" olduğunu söylediniz ama, bir yanıyla da kitleden gücünü almıyor mu? İşte Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Enver Gökçe ve sizin gibi şairler kitlenin politize olmuş gücünden de faydalanarak şiirlerinizi yazdınız. Oysa şimdi şairin manevi anlamda dayanabileceği politize olmuş kitlenin eskisi gibi olmayışı, şiirin tıkanmasında bir etken değil midir?

Söylemek istediğinizi anlıyorum ama bunun biraz açımlanmaya ihtiyacı var. Şöyle ki, coşkulanmış, politize olmuş kitlelerden etkilenerek şiir yazılmaz. Politize olmuş kitleler de dahil olmak üzere hayatın biriktirdiği ne varsa... Şairin beslenme kaynağı hayattır. Hayatın içinde politik olan kitleler olduğu kadar hüzünler, yenilmişlik duygusu, galibiyet duygusu da var. Birey... Önemli olan bu. Çünkü şiir, doğrudan doğruya o kitlenin coşku halini değil, bir başına evde kaldığında da o coşkunun hala sende sürebilmesini çağıran, fısıldayan bir sanat pratiğidir. Kitle halindeki coşku geçici bir coşkudur. Kitle dağıldıktan sonra o coşku hala sende sürüyor mu? Şiir işte onu yaratandır. Evine gittiğinde oradan aldığın bir mısra belki...

Diyelim ki, şu mısra bir kitle hareketinden kaynaklanmamıştı yazarken: "Hangi dağ efkarlıysa oradayız." Bu şiir, 1980'lerin başında yazdığım bir mısraydı. Kuşkusuz ki, devrimci dalganın yükseldiği bir dönemin insanıyım ben. Onlar beni besledi elbette. Ama 2015'te, insanları katleden AKP doğayı da katlettiği için direnmeye çalışan Karadenizli kadınların elinde, bu mısralar pankart olarak karşıma çıktı. Öyleyse, o yeni bir heyecanı üretebilir. Ama onu yazarken ben, bir gün gelecek Karadeniz'deki direniş olacak diye yazmadım. Hayatın bana fısıldadığı... O hayat hangi hayat? Doğrusu, sistemin tahlilini yaparak geliştirilen devrimci bir duruş ve düşünüştür. Devrimci bir duruş ve düşünüş, hem bireyi hem de kitleyi ilgilendirir. Öyleyse kitle ile birey ilişkisinde kitlenin ezici coşkusu altında ezilmek değil, onu yeniden estetize etmenin yolunu bulmak lazım. Demek ki kitlenin pratiğini, sanat pratikleri aynı zamanda estetize eder, kalıcılaştırır, geleceğe bir ses olarak götürmeye çalışır.

Sadece politize olmuş kitle değil, genel olarak bütün toplum değişiyor; işte tüketim, herkesi bir biçimde kıskacına alıyor. Bu dönüşüm şiiri nasıl etkiliyor?

Şiiri şöyle etkiler: Şiir bunun farkında olur ve itiraz eder. Her şeyi tüketim nesnesine dönüştürmeye çalışan tüketim ideolojisinin farkına vararak ona itiraz etmenin yolunu bulur şiir. Tersinden bir etkilenmedir bu. Onun ezici etkisi altında değil.

Ama bu sırada eskiye göre karamsar bir havaya bürünmüyor mu?

Yani karamsarlık, kötümserlik, hüzün gibi kavramlar, insana dair kavramlardır. Biz acılarımızı pekala yaşıyoruz. Acı, bireysel olduğu kadar da toplumsaldır aslında. Acı, bulaşıcı bir şeydir. Roboskî'de yaşayan insanların hayat hikayeleri, bizi bireysel olarak hüzünlendiriyor. Kinlendiriyor hatta. Bu acıyı biz birey olarak yaşıyoruz. Her tarafımdan yaralar, kanlar fışkırıyor. Ama bu acı aynı zamanda toplumsal bir acıdır. Şiir de bireysel bir sanat ama bu bireysel sanat aynı zamanda toplumsal duyarlılığın da fışkırmasına, şekillenmesine, onun farkına varılmasına da yol açabilir.

"Hayat devam ediyor" sözü, hangi şairde, hangi duyarlılıkta hangi tonaliteyi alır; ona dikkat etmek lazım. Kendi halinde, dünyayla ilişkisini kesmiş bir alkoliğe sorun, usulca, "Hayat devam ediyor kardeşim" der. Roboskî'den sonra, daha yüksek tonla, "Hayat devam ediyor" dersin. Hangi şairin hangi tonda söylediğine dair de bizim bir fikrimiz olmalı, diye düşünüyorum.

Belki aynı şeyi söylüyoruzdur ama benim seçtiğim sözcüklerle kendi iç dünyasına yolculuğa çıkmış ama sadece o yolculukta kalmış, bu yolculuğun dünyadaki insanlara gittiğinin farkında olanla, farkında olmayan şairin de seçtiği kelimeler, kuşkusuz ki farklı renklere bürünecektir.

Biraz keskin bir geçiş olacak ama... Kitleyi konuştuk, bir de ona biçim de veren iktidar var. Özellikle sanatçı-iktidar ilişkisindeyse AKP dönemi, en pespaye dönem oldu. İşte resepsiyonlar, iktidarın elini öpmeye çalışanlar filan halen hatırımızda. Hatta sol duyarlılıkları harekete geçiren bazı sanatçılar bile bu hale düştüler. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?

Şimdi burada iktidar kelimesi, önemli bir kavram olmalı. İktidarın cazibesine kapılmak ve iktidar olmak isteyen bir anlayış, sadece politikada değil hayatın her alanında var. Hatta evde... İktidarın en örgütlenmiş biçimi ise devlettir. Dolayısıyla onun cazibesine kapılmak kolaydır. Soljenitsin'in bir kitabının sonunda geçer: "Küçük yazarlar, iktidarın cazibesine kapılanlardır" diyor. Buradaki "yazarı" büsbütün sanatçı olarak düşünebiliriz.

Hiç çekincesiz, kendimden örnek vermek isterim: Ben kendimin iktidar olduğu yerde de iktidara karşı durmak durumundayım. Her türlü iktidarın meşru olmadığı yönünde bir dünya görüşüm var. Her türlü egemenliğe, hatta kendi kuracağım bir egemenliğe bile hayır diyebilecek bir yürekle yaşamak isterim. Bu da tabii iktidar denilen o cehennem cazibesine, kazip cazibesine kapılmamakla mümkün. Buradan şuraya gelmek isterim: İktidarlar, kültürel meselelere bakarken daime rasyoneldirler, akılcıdırlar. Şöyle ifade edeyim: Bir kültür yalnızca ilerici ve devrimci değildir. 

Bir kültür sadece gerici de değildir. Kültür öylesine iç içedir ki... Bir örnek verirsem eğer, Yunus Emre 13. yüzyılın bir şairidir. Bakarsanız, içinde çok gerici unsurlar taşıdığı kadar çok ilerici, devrimci unsurlar da taşır. Mesela sırat köprüsünü anlattığı bir şiirinde, "Hele biz şöyle duralım, yiğit isen geç a Tanrı" diyor. Bunu diyebilecek kadar laiktir. Ama, "Bir ben vardır, benden içeri" gibi Tanrı'yı yücelten, daha metafizik yaklaşımları da vardır. Çağımızdaki bilinçli sanatçıya düşen şudur: Bir kültürün ilerici, devrimci yanını ortaya çıkarıp onu geliştirmek, çağdaşlaştırmak. Ama iktidarlar, bunun tam tersini yapar. Diyelim ki, Yunus Emre seçkisini yaparken daha metafizik, daha gerici örnekleri alarak öne çıkarırlar. Mimaride diyelim ki, daha çağdaş olanı değil, daha gerici olan diyelim ki Osmanlı ve Selçuklu figürlerini öne çıkarırlar.

Tayyip Erdoğan, şiir okumaya çok meraklı ya, Necip Fazıl'dan, Mehmet Akif'ten örnekler verir. Eğer işine yarıyorsa, Nazım Hikmet'ten de okuyabilir. Bir zamanlar Türkeş'in de okuduğu gibi. Kullanabileceğini sanır. Ama onun niyeti, sanatın gerici yanını ortaya çıkarmaktır. Bu sadece şiirde değil, resimde de, müzikte de öyledir.

Bunu iktidarlar hep yaptı ama sanki AKP dönemi bu işin en fazla pespayeleştiği dönem oldu...

Pespayeleşmekten çok daha sistemli, daha kurnaz, daha rasyonel kullandığını düşünüyorum. Pespayelikte sistem yoktur, bunlarda sistem var. Öylesine bir sistem kuruyor ki, hayatın hiçbir alanını boş bırakmıyor. Doğada boşluk yoktur. Boş bırakılanı hemen doldururlar. Bunlar da boş olan yeri hemen dolduruyorlar. Pespaye değil çok aklı başında, çok bilerek, çok sinsice, kurnazca yaptıklarını düşünüyorum. Müziğinden resmine, mimarisinden insan biçimlendirmeye...

Bunun karşısında solcu, muhalif aydınların rolü nedir? Özellikle sol, devrimci sanat rolünü oynayabiliyor mu?

Tabii çok tartışmalı bir alana girdiğimizin farkındayım. Bir ülkenin aydınlarına bakmak lazım. Diyelim ki, Fransa deyince Jean-Paul Sartre, hepimizin bildiği bir isimdir. Almanya deyince, felsefede gelişkin bir ülke olması bakımından, birçok ismi saymak mümkün. Ama Türkiye gibi ülkelerde aydın deyince aklımıza, ilkokul öğretmeninden üniversitedeki profesörüne kadar geniş bir yelpaze geliyor. Bir ülkede bu kadar aydın yoktur, olamaz hiçbir zaman. Ama ülkenin mevcut koşulları, bu türlü insanlara aydın olma misyonunu da yükler. Bekler ondan. Bir şair illa da aydın olmak zorunda değil ama bizim gibi ülkelerde aydın olmak zorunluluğunu taşır. 

Normalde entelektüel, sorular üretip cevaplarını veren kişidir. Aydının ise cevap vermesi yetmez; bu cevaplara karşılık olarak toplumsal mücadelede de yer alan kişi olmak durumundadır. Entelektüel sadece sorular sorar, cevap da vermeyebilir hatta; ama aydın ürettiği sorunun cevabını da vermek zorunda, cevap verirken de önerdiğinin alanında olmak zorunda. Böyle olunca da aydın kategorisine bizim alabileceğimiz insan sayısı, giderek azalıyor. Namuslu aydınlarımız da var, bunu unutmamak gerekiyor.

Şiir de referanslarını adalet, özgürlük ve vicdan olarak ifade eder. Bu bazen kimilerinin kavramlarına, sloganlarına uygun da olmayabilir. Bunun için de işte kendimin iktidar olduğu yerde adaletli davranıyor muyum sorusunu kendime sormak zorundayım. Adalet, özgürlük ve vicdanın kadrajı geniştir.
Kuşkusuz ki, bizim ülkemizde aydınların total olarak düşünülmemesi gerekiyor. "Bizim aydınlarımız kim" sorusunu sormak gerekiyor. Böyle sorduktan sonra, aydınlarımızın namuslu olduğunu da görüyorum.

Müzikle de ilgilisiniz, üzerine kafa yoruyorsunuz. "Protest müzik" kavramını sevmiyorsunuz ama şöyle soralım: Bu şekilde tanımlanan muhalif müzik damarının durumunu nasıl görüyorsunuz?

Sefalet. Ben müziğin evrensel olduğunu düşünüyorum. Daraltarak "Sınıfsaldır" demek istemem. Çok özele inerek, "Hangi sınıfa hizmet ediyor" sorusunu sormak istemem.

Bütün sanatlar için öyle değil mi?

Elbette. Ama müzik özellikle evrenseldir. Inti Illimani'yi duyduğumuzda hissettiğimiz ne ise, Fazıl Say'ın Kara Toprak bestesinde de hissettiğimiz benzer şeylerdir. Benim için özellikle klasik caz, bir hayata müdahale sanatıdır. Ritmleri, tonaliteyi hayatlaştıran bir müziktir. En önemlisi şu: Anonim duyarlılığın dışına taşamayan müzik, kendi içine kapanan, solmakta olan ölü çiçekler vardır, işte öyle. Oysa başlangıçta o çiçek güzeldi... Halen o anonim duyarlılıkla, aynı kavramlarla çağdaş topluma, çağdaş duyarlılığa bir şey söyleyemezsin. Fantezi dünyasında bilgisayar oyunları yazan gence bir şey söyleyemezsin. Yeni ritmler bulmak zorundasın. Senfonik olmak durumundasın, şiir yazıyorsan. Bu bakımdan "sol müzik" diye bir müzik değil, diğer sanatlarda olduğu gibi müzikte de gerici tonları kullanmak yerine ilerici, çağdaş kalp ritmlerini bulmak önemlidir.

Sanki son dönemlerde ortaya çıkan toplumsal olaylar da eskisi gibi edebiyata, şiire yansımıyor. Öyle mi? Mesela Gezi'ye ilişkin doğrudan akla gelen bir şiir yok hiç.

Burada derim ki, bir dakika dur. Öyle değil. Şu anda bir gazete idarehanesindeyiz. Siz bugün sokakta ne olmuşsa onu hemen ifade etmek zorundasınız. İşiniz bu. Bir ressam, onun anında resmini yapmıyor. Sizin gazetenizi okuyacak, orada yaşayacak, görecek... Bütün birikimlerini ise bir estetik formla buluşturacak. Şiir de böyle. Günü gününe yazılan Gezi şiirlerinden yüzlercesini örnek verebilirim. Ama saman alevi gibidir bunlar. "Ben de Gezi üzerine şiir yazdım" demek için yazılan şiirlerdi.

Ben Madımak üzerine bir şiir yazdım, hiç Madımak adı geçmiyor orada. Ölenlerin de adları geçmiyor. Garip bir şekilde, yalnızca bir kişi fark etti, şiirin bir Madımak şiiri olduğunu; o da Can Dündar'dı. Madımak belgeselini yaparken şiiri kullanmak istediğini söyledi. Dedi ki, "Ama bu şiir kitlesel bir şey değil." Orada, "Yakın beni, sorularımı" gibi mısralar, yalnızca Madımak için değil, ama Madımak bana o şiiri yazdırmıştır kuşkusuz. Belki bugün Roboskî'de, Cizre'de ya da Şırnak'taki bir hadiseye dair de okunabilir.

Gezi'den sonra o kadar çok şiir yazıldı ki, bunların farkında bile değiliz.

Aslında belki de yazılan her şeye Gezi bulaştı, sonrası bulaştı...

Evet, çok güzel bir laf bu. Aynen öyle. Tabii o kadar umutsuz olmamak gerekir. Bireysel tat aldığım bazı şeyler de oldu. "Şiir sokakta" diye bir şey çıktı, biliyorsunuz. Onlarca mısram var orada. Gizli bir haz aldığımı söyleyebilirim. Bazılarında adım yok, daha da çok haz alıyorum. Ne güzel! Artık o insanların oluyor. Bir aşk mısrası bile, mesela "Gidersen yıkılır bu kent" bile, bir mücadele mısrasına düşünülebiliyor.


Ankara Katliamı ve HDP



Ankara'yla özdeşleşmiş bir yüzsünüz. Heralde birçok şiirinizi de o sokaklarda yazdınız. O katliam karşısında ne hissettiniz?

Ne hissettiğimi tarif edemeyecek kadar etkisi altındayım hala. Hala tarif edemediğim kadar öfkeliyim. Bedenim zonkluyor hala. Tarif biraz, nesnenin dışına çıkılarak yapılabilir.

"Ankara Katliamı, IŞİD gericiliği ile AKP gericiliğinin gizli ya da açık örtüşmesinin sonucudur" gibi bir tarif bile yetmiyor bana. Ama öyledir. IŞİD faşizmi ve AKP gericiliğinin birbiriyle buluştuğu bir noktadır. Her türlü politik söylemin, bu olayın gelecekte nasıl önlemini alacağımıza dair bize ipucu vermesi gerekiyor. Bu bir toplumsal olaysa, bu toplumsal olaya karşı devrimci düşünüş ve tutumları örgütlememiz ve bunu tekrarlayamayacağı ikazını bir biçimde yapmamız gerekiyor.

Sadece Ankara'da değil, bu son dönemde bir sürü katliam oldu. İşte Suruç, Cizre, Diyarbakır, Gever... Her yerde... Geçenlerde konuşurken, aklımıza '77 1 Mayıs katliamı geldi, Gazi Katliamı geldi mesela. 30 yıldır konuşuyoruz bazılarını. Üzerlerine ciltlerce kitap yazıldı. Fakat şimdi sanki biraz sıradanlaştı, rutinleşti gibi. Sanki o kadar da mesele değil... Öyle mi gerçekten?

İşte o zaman, tarih bilgimizle değil tarih bilincimizle hareket etmek zorundayız. Çünkü tarih bilincimiz, bize bu katliamların sadece kitlesel olduğu zamanlarda hatırlanmadığını söylüyor. Diyelim ki 1971 darbesinden sonra uygulanan devrimci kıyımı, 1980 faşizminden sonra insanlarımızın tek tek ya da üçer beşer katledilmeleri, idamları... Bunlar tarih bilgisidir. Bize şunu gösteriyor: Türk tarihi, katliamlar tarihidir. Bunu böylece söylemekte hiç sakınca görmüyorum.

Şimdi, bu tarih bilgimiz bir tarih bilincine nasıl dönüştürülür, onun yoluna bakmak lazım. Sadece Ankara Katliamı değil, 1980'li yıllarda başlayan ve Kürtleri dağa çıkaran olgu da cinayetlere karşı bir duruştur. Öyleyse bu hareket, Kürt Özgürlük Hareketi, tarih bilgisini tarih bilincine dönüştürerek bir şey yapmıştır. O halde bugün, tarih bilincimizi ışıklandıracak olan örgütlenme nedir? Kendi içinde eksikliği de olabilir, ona karşı eleştiri hakkımızı kaybetmeden, HDP'dir. Ancak burada toplumsal bilinci, kitlesel bilinci oluşturabiliriz. Toplumsal bilincimizi yapacak olan bu örgütlenme, bence tarih bilincimize de sahip çıkmak ya da buna dair söz üretmek demektir. HDP bu bakımdan sadece bir iktidar-muhalefet ilişkisi bağlamında okunamaz. Tarih bilincimizi ışıklandırma hadisesidir. Bunun farkına varmamız gerekiyor. Ankara Katliamı da bu gerekliliği bize bir kere daha vahşi biçimde hatırlatarak, bize zorunlu bilinci işaret ediyor, diye düşünüyorum. 

Yeni Özgür Politika, 5 Kasım 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.