Ana içeriğe atla

Cengiz Aktar: Tehdit Irak ve Suriye'yle bitmez


İstanbul Politikalar Merkezi Sorumlu Uzmanı ve başta Avrupa Birliği olmak üzere dış politika alanındaki çalışmalarıyla tanınan gazeteci Prof. Dr. Cengiz Aktar'la, AB ve Fransa politikalarına etkileriyle birlikte Paris Katliamı'nı, Türkiye'nin dış politikasını ve G20 Zirvesi'ni konuştuk.


Paris Katliamı'nı birçok kişi, Fransa'nın da dahil olduğu son operasyonlara yanıt olarak okuyor. Bu yeterli mi?

Radikal İslam ile Fransa arasında epeydir süren bir husumet var, bunu gözden kaçırmamak lazım. Bu sadece Suriye'yle sınırlı değil. Fransa, Mali'de de El Kaide'ye karşı savaşıyor. Libya'da Kaddafi'ye karşı başlatılan hava harekatının en ateşli savunucusuydu. Müslüman dünyayla çok eski bir teşrik-i mesaisi var. Dolayısıyla öfkeli ve radikal Müslümanların Fransa'ya duyduğu kızgınlığın nedenlerini her şeyden önce burada aramak lazım.

Fakat tabii Fransa, Suriye'de de taraf. Ve son gelişmeler, yani Fransa'nın oradaki dahli, son derece radikal. Hiçbir şekilde bir ara yol arayışında olmadı Fransa. Bir taraftan Esad'a karşı, diğer taraftan da IŞİD'e karşı savaşıyor. Hava operasyonlarından bahsediyorum...

Fransa, geçen Cumartesi günü Rusya'nın ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Birleşmiş Milletler'le birlikte kotardığı "geçiş dönemine" sıcak bakmayan bir ülkeydi. Dolayısıyla çok kırılgan, zor bir politikası var. Esad'a karşı olmasıyla Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar'a çok yakın; ama diğer yandan IŞİD'e karşı olmasıyla da bu üç ülkeye biraz uzak. Yani biraz yalnız kurt durumu var Fransa'nın.

Fransa'nın başka özellikleri de var. Çok ciddi bir Müslüman asıllı nüfüs yaşıyor. Sekiz milyondan bahsedilir, gayriresmi rakamlarda; resmi rakam da dört buçuk milyon aşağı yukarı. Fas, Cezayir, Tunus ağırlıklı olmak üzere... 

Fransa ayrıca eski müstemlekeci bir ülke. Yani İslam'la olan ilişkisi çok eskilere dayanıyor. Sadece Arap İslamı'yla da değil, Kara Afrika İslamı'yla da, yani Senegal, Mali'yle filan, ilişkisi var. Dolayısıyla Fransa'nın hedef olması, şaşırtıcı değil. Zaten ilk defa da olmuyor. Yılbaşında yaşananların, Charlie Hebdo'nun etkileri daha soğumadı bile.

Böyle olunca tabii Fransa, önde gelen bir hedef IŞİD açısından. Yalnız bunu sadece Fransa bağlamına değil, bir de IŞİD'in mıntıkada, yani Irak ve Suriye'de sıkışmasına bağlayan askeri yorumlar da var. Orada sıkıştıkça bu tür eylemler yapıyor. Çünkü sabah akşam bomba yağıyor üstlerine, Irak'ta da, Suriye'de de... Şimdi Rusya da devrede malum. Böyle olunca kavgayı, mücadeleyi, terörü diyelim daha doğrusu, ihraç etmek durumunda. Bunun yeni bir strateji veya bir strateji değişikliği olduğunu söylüyor uzmanlar. Eğer öyleyse, bu tabii yeni bir dönemin başlangıcı anlamına da geliyor. Bu, Fransa'yla bitmez. Tabii Türkiye'yi de dahil etmek lazım. Ama Fransa başta olmak üzere Batı ülkeleri çok kırılgan. Bunlar açık toplumlar. Öyle polisiye tedbirlerle yatıp kalkan toplumlar, ülkeler değil bunlar.

Toplumsal etkilerini birazdan konuşalım ama öncelikle: Charlie Hebdo saldırısı ardından Fransa politikasında radikal bir dönüşüm olmamıştı. Bu saldırı ardından böyle bir dönüşüm bekliyor musunuz?

Daha da sertleşecekler. Kendileri de aynı şeyi söylüyor. Bu iç politikayla da alakalı değil. 6 Aralık'ta Fransa'da bölgesel seçim var ama onunla da birebir ilgili değil. Bu, Avrupa'nın çaresizliğini de gösteriyor. Şiddet sarmalına girmiş durumda. Bunun hem toplumda siyasi etkileri olduğunu -aşırı sağın yükselmesi- hem Avrupa'da yaşayan "yüzünden Arap olduğu anlaşılan" insanlara karşı tepkiler geliştiğini hem de şimdi mülteci alımına ilişkin komisyonun elinden çıkan eylem planının akıbeti açısından sonuçları olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Ben Fransa'nın politikasının değişeceğini zannetmiyorum. Hatta bu iş, açık toplumların hedef alındığı bir yeni dönem olacağı için NATO'ya kadar gider gibi geliyor.

Körfez ülkeleriyle, Türkiye'yle ilişkilerinde bir değişiklik olur mu?

Heralde Fransa'nın IŞİD'e karşı mücadelesinde bir değişiklik olmaz ama Cumartesi günü Viyana'da kotarılan mutabakat ışığında bir politika değişikliğine gitmeleri beklenmeli. Artık aynı Türkiye gibi Esad'ın gitmesini her şeyin önüne alarak koşan bir Fransa'dan, Amerika'nın ve Rusya'nın kotardığı "geçiş dönemi" ve ardından seçimleri öngören eylem planına imza atacak bir Fransa'ya dönüşeceğini düşünüyorum ben.


Türkiye IŞİD ilişkisi 
iddia değil somut gerçek

Paris Katliamı sonrası Türkiye'nin IŞİD'le ilişkisine dair iddialar Avrupa medyasında daha da görünür oldu...

Bunlara artık iddia demek mümkün değil. Bununla ilgili gazetelerde, yurtdışında kanıtlarıyla bilgiler çıktı. Kaldı ki Türkiye'de meşhur MİT TIR'ları var, bunun üzerine konuşmak bile yasak, malum. Aydınlatılmamış Diyarbakır, Suruç, Ankara ve öncesinde Ceylanpınar patlamaları var. Hükümetin devamlı iki arada bir derede, "IŞİD tamam ama PKK de var" gibi muğlak ifadeleri var. Onun dışında, artık neredeyse bütün dünyada, birebir ilişkisi olmayan ülkelerin gazetelerinde bile Türkiye'nin Suriye sınırının elek olduğu ve Avrupa'dan, diğer ülkelerden, Çin'den, Rusya'dan gelen cihatçıların Türkiye üzerinden elini kolunu sallayarak girip çıktığı yazılıyor. Bunlar artık iddia filan değil, kanıtlı, resimli bir dolu bilgi.

Bunların yanında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2199 sayılı Şubat ayında çıkmış olan kararının izleme raporu çıktı Ağustos ayında... Orada Türkiye'nin yakın zamana kadar desteklediği Nusra hareketinin -grubunun, örgütünün her neyse- adı verilmeyen civar ülkelerden büyük destek aldığı yazıyor. Ee şimdi bu İran olmayacağına göre, ya Katar'dır, ya Suudi Arabistan'dır ya da Türkiye'dir.

Yalnız burada Türkiye açısından özellikle G20 bağlamında bir politika değişikliğinin, hatta 180 derece bir politika değişikliğinin ön emareleri geldi.

Nasıl emareler?

Birincisi, birkaç senedir süren, akılları sıra Amerika'ya baskı yapmak adına -ne demekse bu!- Çin füzeleri satın alma hülyasından vazgeçildi.

İkincisi, Nusra konusunda CNN International'e verdiği bir demeçte Tayyip Erdoğan, "Yani Nusra'ya şimdi terörist demeyecek miyiz" gibi bir ifade kullandı.

Üçüncüsü, G20 Zirvesi'nde IŞİD Karşıtı Koalisyon'un hoşuna gidecek laflar edildi.

Ama bu politika değişikliği, uygulamaya daha ne kadar yansıdı, ne kadar yansıyacak, o katiyen belli değil. Bu uygulama meselesi çok önemli. Nasıl uygulanacak? Çünkü ikide bir IŞİD militanı veya cihatçısı diye gözaltına alınıyor adamlar, son üç dört aydaki uygulama bu, iki gün sonra serbest bırakılıyor. Türkiye'de hiçbir ciddi tutuklama, demin saydığım katliamlar başta olmak üzere, hiçbir şeyle ilgili olmadı. Ve daha hala işte IŞİD, PKK, PYD filan hepsini aynı torbaya koyarak konuşan, en azından buna alışmış bir bürokratik, siyasi dil var.

Yalnız burada tabii çok büyük bir tehlike bekliyor Türkiye'yi. IŞİD, intikam alan bir örgüt. O yüzden Fransa'nın hedef haline geldiğini, Rusya'nın ve ABD'nin hedef ilan edildiğini biliyoruz. Kolaylıkla intikam halet-i ruhiyesine giren bir örgüt... Dolayısıyla Türkiye'deki bu politika değişikliğiyle, istemeyerek veya isteyerek yaratılan bu korkunç Frankenstein'ın, IŞİD ve avanelerinin bir gün dönüp kendi hamilerini vurmasını beklemek o kadar da akıl almaz bir öngörü değil. Sadece Türkiye değil, Suudi Arabistan da olabilir bu. Çok ciddi bir tehlike var ve Türkiye burada en az Batı ülkeleri kadar kırılgan. Bu belayla baş edebilecek çapta bir Emniyet Teşkilatı filan da yok. Hakikaten işimiz Allah'a kalmış durumda.


Türkiye'nin ham Cerablus hayali

Ama Türkiye diğer yandan, "Bizim tezlerimiz doğrulandı" da diyerek Cerablus Operasyonu planını gündeme getirmeye çalışıyor...

Bu söz konusu bile değil. ABD ve diğer Batılı devletlerin hepsi mesajı verdiler. "Unut" dediler, üstünde bile durmadılar. Ham hayaldir. 

Kaldı ki şunu hiçbir zaman unutmamak lazım: İngiltere, Rusya, ABD ve Fransa... Dış askeri müdahale yapabilen bu dört tane ülke var, beşincisi yok. Bu konuda Türkiye'nin hiçbir uzmanlığı yoktur, yüzüne gözüne de bulaştırabilir. Zaten bugüne kadar anlaşılan o ki TSK, siyasetten gelen dış müdahale baskılarına direndi. Eskiden, 1975'ten beri Irak'a, PKK'ye karşı yapılan gir-çık, vur-kaçlarla filan aynı şey değil, dış müdahaleden kastım. Gidip orayı işgal etmek ve ardından zaptetmek... Bu her babayiğidin harcı değil, TSK'nın da böyle bir bilgisi, deneyimi yok. Dolayısıyla bunlar ham hayaldir. Ankara'dakiler rüya görüyor. Kaldı ki Almanya Şansölyesi de bir süre önce, Kürtlerle savaşan bir Türkiye'yle -yani Kürtlerle savaşan ne demek, IŞİD'le savaşanla savaşıyorsun demek- orada böyle güvenli bölge filan olmaz deyip kestirip atmıştı.


Avrupa şiddet sarmalında

Peki Avrupa Birliği? Son saldırıyla ve DAİŞ tehdidiyle birlikte AB'yi nasıl görüyorsunuz? Politikalarını nasıl etkileyecek?

Antiterör işbirliği meselesi heralde artık önümüzdeki aylarda, Avrupa Birliği üyesi 28 ülkenin başta gelen gündemlerinden biri olacak. Bundan maalesef kaçış yok. Bu tabii, çok nazik özgürlük-güvenlik dengesini de etkileyecek ayarda bir gündem maddesi olacak. Maalesef... Yani özgürlüklerin kısılması anlamında söylüyorum, maalesef diyorum altını çizerek; ama bundan kaçış da yok. Çok ciddi bir tartışma başladı, çünkü "Güvenlikçi politikalardan imtina edelim" denildiği zaman karşıdakiler de, "İyi de her bomba patladığında aşırı sağ daha da güçleniyor" diyorlar ve haksız değiller. Böyle bir ikilem var ki, tam bir dilemma aslında.

Söze açık toplum diye başladım... Açık toplumlar, bu gibi gözükara, ölümden başka bir şey düşünmeyen, ölümü kutsayan ideolojiler ve doktrinlerle, saplantılarla ideolojik olarak mücadele edebilecek çapta değil. Bu iki ayrı dil, iki ayrı dünyaya, hayata bakış biçimi... Bu, bambaşka bir şey yani. Dolayısıyla burada illa ki güvenlikçi politikalar, savaş hali filan gündeme gelecektir. Ben bu işe NATO'nun da eninde sonunda bulaşacağını düşünüyorum. Çünkü Fransa, "Bu bir savaş fiilidir" dedi, "Bize savaş açıldı" dedi. Savaş açana da savaş açılır, demek bu. Fransa NATO üyesi olduğuna göre diğer ülkeler de üyelerinden birine savaş açıldığında ona destek vermek zorundadır, beşinci madde uyarınca. Öyle olunca tabii çok farklı bir yere doğru gidiliyor olabilir. Ama arada söylediğim gibi bu tabii Irak ve Suriye'den IŞİD'in temizlenmesi anlamına gelse de iş sadece Irak ve Suriye'yle de bitmiyor, bunu katiyen unutmamak lazım. Yemen var, Suudi Araplar orada yaptıkları kepazeliği yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Orası da çökmüş bir devlet. Libya çökmüş bir devlet. Lübnan zaten hiçbir zaman devlet değil, orada da bombalar patlıyor. Orası bir kimlikler devleti, güya bir devlet. Dolayısıyla sadece Irak ve Suriye'yle bitebilecek bir şey de değil. "Bataklık kurutma" ifadesi kullanılıyor ama kurut kurut bitecek bir bataklık da değil. Dolayısıyla bunun Akdeniz üzerinden tabii Türkiye'ye ve Avrupa'ya sirayet etmesi, bulaşması, melanetin buralara taşınması, önümüzdeki yılların en temel meselelerinden biri olacak. Allah herkese akıl, fikir ve sabır versin.

Meselenin toplumsal boyutu da var Avrupa'da. İşte mültecilere yaklaşım var, bir korku atmosferi var. Bu güvenlikçi hat, Avrupa'nın siyasetinde de, toplumsallığında sağa yolculuğu hızlandırıyor mu?

Tabii hızlandırıyor. PEGIDA'nın Dresden'deki toplantısına bakmak lazım. Kimbilir kaç bin kişi olacaklar! Fransa'da 6 Aralık'ta seçim var. Aşırı sağ, 13 bölgeden birini kazanacaktı, şimdi ikiye çıktı. Sol zaten yerlerde, 13 bölgenin üçünü alabilirse öpüp başlarına koyacaklar. Geriye kalanı sağ ve aşırı sağ. Artık sağ ile aşırı sağ arasında Fransa'da bir fark dahi kalmadı. Aynı dili kullanıyorlar. Sarkozy savaş tamburlarını çıkardı. En medeni, savaşa uzak, pasifist diyebileceğimiz mesela İsveç gibi ülkelerde dahi son derece radikal siyasi oluşumlar seslerini duyurmaya başladı. İngiltere aynı şekilde. İtalya, İspanya zaten o yolda. Yani bu kabus, Avrupa'ya sadece güvenlikçi politikalar olarak değil, içinde yaşayan Müslüman nüfusa, farklı olana, mültecilere ve tabii toplumun geneline kontrol saplantılı politikalara doğru bir evrimin imkansız olmadığını gösteriyor. Bunlar tabii, çok çok endişe verici gelişmeler.


Erdoğan'ın G20 şovu!

G20 Zirvesi'yle ilgili siz, "Erdoğan'ın taç giyme töreni" yorumu yaptınız. Öncelikle bunu biraz daha açar mısınız? Tam olarak ne söylemek istiyorsunuz?

1 Kasım Seçimleri'nden tam iki hafta sonra Erdoğan, bütün dünya devletleri tarafından kucaklandı güya. Kendini başkan olarak takdim ediyor. Hiçbiri de buna karşı değil yani. Biri çıkıp, "Yahu icranın başı sen değilsin. Sen burada dur ama bizim esas muhatabımız başbakan olmalı" demiyor. Herkes çok da memnun, akılları sıra Türkiye'yle iş yapacaklarını zannettikleri için.

Valla G20 öncelikle öyle çok büyütülecek bir forum değil. Ne bir sekreteryası var, ne bir karar alma yetkisi var, ne orada konuşulan konuların doğru dürüst bir takibi var... Zenginlerin, en büyük, en ağır, en şu, en bu ülkelerin kabul günü diyelim aslında. O kadar yani.

Bir sürü alt grubu var. Mesela kadın grubu var filan. Yahu G20'ye mi kaldı kadın meselesini konuşmak? Suudi Arabistan'la Almanya, kadın konusunda ne konuşacak?

Dolayısıyla abartmamak lazım böyle şeyleri. Birleşmiş Milletler'in on yıllardır bu konularda çalışan uzman kuruluşları var. G20, belli ülkelerin şov yapması için çok müsait bir mecra. Bu sefer de Türkiye'ye ve özellikle de Tayyip Erdoğan'a yaradı. 

Peki Paris Katliamı G20'ye nasıl yansıdı?

Tabii G20 sonuçta iktisadi bir yapı, forum. Ama bu kez tamamen antiterör işbirliği tarafından esir alındı. Sabahtan akşama kadar antiterör işbirliği konuştular. Kim ne konuştu belli değil ama heralde IŞİD'in artık ismindeki Irak ve Şam'la ilgili olmaktan çıktığı herkesçe biliniyor. Her yerde varlar. Libya'da da varlar, Mağrip bölgesinde de varlar, Yemen'de de varlar, muhtemelen Pakistan'da, Afganistan'da da varlar. İşte Türkiye'de de varlar: MİT'in kendi rakamı, en az 3 bin kişi diyor. Dolayısıyla bu artık küresel bir hadise, tehdit haline gelmiş durumda. G20 başka ne konuşacak şu durumda? Amerikalıların faizi yükseltmesini konuşacak hali yok ya.

Türkiye'nin G20 tavrını nasıl buluyorsunuz. Yani dünyanın bütün liderleri bir araya geliyor ve Türkiye'nin esas derdi, Cerablus Operasyonu gibi planlarla Kürtlerin kazanımlarını, işte mesela kantonların birleşmesini engellemek...

Bu tamamen fiyaskoyla sonuçlanmış, sonuçlanan bir politika, bu kadar basit. "Düştü düşecek" dediği yer düşmedi, bilakis peşmerge ve diğer güçler -heralde PKK de var içinde adıyla sanıyla olmasa da. Çünkü YPG'yle PKK arasında bir ilişki olduğunu biliyoruz- Batı'dan destek görüyorlar. Niye? Çünkü IŞİD'le savaşıyorlar. Kara operasyonu denildiğinde onların, bir iki irili ufaklı Arap grubun ve İran'ın -orada müfrezeleri var, biliyoruz- dışında canını tehlikeye atarak savaşan başka bir grup yok. O yüzden Türkiye'nin, "Orayı Irak gibi yaptırmayız, fiili duruma izin vermeyiz" gibi retoriğinin bir yere varabileceğini düşünmüyorum. Daha bugün ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan bir açıklama daha geldi, biliyorsunuz: PYD'ye verilen destek devam edecektir, dediler.

Neden Kürt kazanımlarına böyle yaklaşmakta ısrar ediyor Türkiye?

Bunun nedeni korku tabii. Türkiye, Kürt politikasında, hasım gören, hatta küçük gören, hatta onları kendiyle eşit görmeyen bir yaklaşım içinde. Bu AKP'ye de mahsus değil tabi. 1923'ten, daha doğrusu 1924 Anayasası'nndan beri, ciddi bir vizyonsuzluk ve beceriksizlik söz konusu.

Yeni Özgür Politika, 17 Kasım 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.