Ana içeriğe atla

İlk gazi: Heval Hikmet



"1958'in ilkbaharında, Siverek'in Bucak nahiyesi, diğer ismiyle Fax köyünde doğdum."

O mevsimde o köyde, başka kaç çocuk doğdu, kimbilir. Ama onlardan kaçı, bir halkın yeniden doğuş hikayesine böylesine yakın tanık oldu.

Hikmet Tüysüz, Heval Hikmet, o ilkbaharda Fax köyünde doğdu; ama son doğuşu değildi bu. Halkıyla birlikte yeniden doğdu; Kürdistan Özgürlük Mücadelesi'nin ilk gazisi olarak da yazıldı adı tarihe. Bu yazı, onun hikayesinin eksik, acemi ve kifayetsiz bir özetinden ibarettir.


***

1960'ların Siverek'i, devletin asimilasyon politikası açısından, Kürdistan'ın diğer yerlerinden pek farklı değildir. Burada da devlet, bir yandan zapturaptını derinleştirmekte, bir yandan aşiretleri politikasına entegre etmeye girişmekte, öbür yandan ise her evden iki çocuğu Yatılı İlköğretim Bölge Okulları'na kaydederek "objektif ajana" dönüştürmeye uğraşmaktadır.

Heval Hikmet, Kalender aşiretinin Qosan kolundan... "Ağalık" düzeyinde olmasa da nüfuzlu bir ailenin çocuğu olarak gelir dünyaya. Okula ancak 10 yaşına ulaştığında başlar. O da Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'na kaydedilir. Türkçe'yi burada öğrenir; devletle ilk bu okulda tanışır.

Okuma merakıyla dikkat çeken Heval Hikmet'in kafasında, çocukluğundan beri öğretmenlik vardır. İlköğretim ardından hayaline doğru adım atmayı da başarır: 1976'da Diyarbakır Öğretmen Lisesi'ne kayıt yapmaya hak kazanır.

Öğretmen Lisesi'nde, Diyarbakır bir Kürt kenti olmasına rağmen, faşistler hakimdir. Heval Hikmet, örgütsüz de olsa Kürtlüğünün ve uğradığı saldırının ayırdındadır. Zaten yurtta saldırıya uğramak için de yalnız Kürtlüğüne sahip çıkmak yetmektedir. Faşistler bazı gecelerde seçtikleri bir Kürt'ü yatağından kaldırıp işkence yapmaktadır. Heval Hikmet'in ilk basit "örgütlü" duruşu, o günlerde başlar. Şöyle anlatıyor: "Biz üç arkadaş, kendi kendimize karar almıştık, birbirimizden hiç ayrılmıyorduk. Diyorduk ki, gece gelip birimizi çağırsalar hepimiz gideceğiz. O yüzden işte o okulda herkes dayak yiyordu ama biz yemedik."

Heval Hikmet'in Apocu hareketle tanışması da bugünlere rastlar. Diğer Kürt sol hareketleriyle kısmen tanışmıştır; fakat Apocu hareketi hiç bilmez. Duvarlarda Haki Karer'in şehadetine ilişkin afişler görse de, ne fotoğraftakinin kim olduğunu, ne de ne anlatıldığını bilir.

Bundan sonrasını ve Apocu hareketle tanışmasını Heval Hikmet, şöyle anlatıyor: "1978 yılında, okulda yine faşistlerle sorunlar yaşıyorduk. Okula silah sokuyorlardı. Yirmi otuz kişilerdi ama o kadar insana işkence ediyorlardı, kimse de ses etmiyordu. Biz küçüktük daha, silah sokamıyorduk. O günlerde DDKD (Devrimci Doğu Kültür Dernekleri) yeni açılmıştı, oraya gittik. Başkanı Mustafa Kambel'di, Siverekli bir hemşerim. Onlara, 'Siz dışarıdan yardıma gelin, zaten yirmi otuz kişiler, bunları okuldan atalım' dedik. Mustafa Kambel dedi 'Okula dışarıdan gelmek, meskene tecavüz olur, cezası ağırdır.' Aynen böyle dedi, çıktık oradan.

Dernekten çıkınca Siverekli Mehmet Siğa'yı gördük. Onu da DDKD'li sanıyordum. 'Yahu' dedim, 'Mehmet, sizin arkadaşlar meskene tecavüz diyor, desteğe gelmiyor, faşist baskılar sürüyor.' Mehmet dedi, 'Apocular yok mu?' 'Apocular kim' dedim, daha bilmiyordum. Dedi, 'Apocular varsa, orada bir kişi de olsalar gelir okulu basarlar.' İşte Apocularla ilgili ilk bilgiyi ondan aldım. Sonra Haki Karer afişlerinin önünden geçerken daha dikkatli bakmaya başladım. Afişte, 'Kahrolsun sömürgecilik! Yaşasın bağımsızlık ve proletarya enternasyonalizmi!' yazıyordu."

***


Bu sıralarda Heval Hikmet, örgütlü mücadeleyle tanışmaya başlamıştır fakat henüz çok acemi, eksiktir. Liseliler Derneği'ni kurmaya girişirler, daha ilk ayda kapatılır. Fakat yine de, öyle ya da böyle, faşistleri okuldan kovmayı başarırlar. Okul kapanır, Heval Hikmet Siverek'e döner. Sonraki sene, faşistlerin yeniden okula girmesini engellemek için on beş gün erken gelen grubun içindedir. Sonrasını ondan dinleyelim:

"Bekledik, gelen faşistlerin hepsini iyice tertemiz ettik, okuldan attık. O zaman bu fraksiyonlar yeni yeni yayılıyordu. Genel olaraksa Maocu ve Leninci diye bir ayrıma gidiyorlardı. Benim kullandığım öyle bir terim yoktu. Mao'yu çok seviyordum, bazı kitaplarını gizli gizli bulup okumuştum, ama Maocu değildim. Bir gün okulda salondaydık, baktım biri diyor 'Ben Maocuyum', diğer taraftan DDKD'li diyor 'Ben Leninciyim'. Atışmalar bu şekilde... Mehmet Siğa bana demişti ya, 'Bir kişi de olsalar gelir okulu basarlar.' Ben de ondan etkilenmiştim, dedim, 'Ben de Apocuyum ula!' Hepsi dönüp bana baktı.

O sırada arkamda Batmanlı Mehmet Çelik diye bir arkadaş vardı. Meğer, Mazlum Doğan arkadaş filan Batman'da çalışma yürütüyor ya, onun ilişkisi varmış. Herkes dağılınca yanıma geldi, dedi, 'Sen Apocu musun?' Dedim, 'Evet, Apo Kürt'tür. Biri Rusya'yı tutuyor, öbürü Çin'i tutuyor; ben de Apocuyum!'"

***

Heval Hikmet, o günün ardından partiyle ilişkilenir. Okul bittikten sonraysa ikileme düşer: Mücadeleye mi katılacağım yoksa öğretmenlik yapıp asimilasyonun hizmetkarı mı olacağım? Birincisini seçer.

PKK, Siverek'te halka her açıdan zulmeden aşiret düzeniyle, ağalık rejimiyle kavga halindedir. Heval Hikmet de bu kavgaya dahil olur. 1979'da, 13 Ekim'i 14 Ekim'e bağlayan gece, saat dört sıralarında, Mehmet Karasungur'la birlikte Bucak aşireti mensuplarının kurduğu pusuya düşerler. İşte Heval Hikmet, "ilk gazi" ünvanını almasına neden olan yarayı orada alır.

Sanki o günü yeniden yaşıyormuş gibi, heyecanla anlatıyor:

"14 Ekim 1979'da sabaha karşı dört civarıydı. Pusuya düştük. Silah sıkıldı, kendimizi yere attık. Kurşunun nerden geldiğini çözmeye çalıştık. O sırada başıma sanki kızgın bir şiş girmiş zannettim. Meğer kurşun gelmiş. Kimseye hissettirmedim, kafamı yere bıraktım, dedim kan gitsin. Kan giderek çatlamış toprakta göl oldu. Sonra kefiyeyle sardım kafamı. Ortalık biraz sakinleştikten sonra yerimden kalktım, hiç çaktırmadan yürümeye çalışıyordum. Karasungur gördü, "Gel bu tarafa" dedi. Farkında değilim, 'gêj' (sersemlemiş) olmuş sallanıyorum. Şevki kırılmasın diye "Bir şeyim yok" dedim. Gittim sipere girdim. Karasungur geldi, ceketini çıkardı, kafama sardı. Tekrar davrandım, kızdı bana, "Uzan, hareket etme" dedi. Tek elim çalışıyordu, onunla taşları kaldırdım, önündeki siperi kuvvetlendirdim, ona mermi hazırladım. Gün doğana kadar sürdü çatışma. Sonra Karasungur bir fişek attı, kaçtılar."

Heval Hikmet, bu çatışmayı anlattığı şimdilerde, Karasungur'un fedakarlığını, cesaretini ve başını ceketiyle sarmasını unutamıyor. Ondan bahsederken diyor ki: "Ben nasıl unutayım? O arkadaşların bendeki etkisi güçtür, güç. Cesaretleri, fedakarlıkları insanı yürütüyor, çok derinden etkiliyor."

***

Yaralandıktan sonra Heval Hikmet, bir süre daha ayakta kalıyor ama bir yerden sonra yıkılıyor. Hastaneye kaldırıyorlar. Günlerce kendine gelemiyor. Bir yanı felç oluyor. Uyandığında kendini, giysileri çıkarılmış, cihazlara bağlanmış buluyor. Aklına ilk pantolonunun cebindeki hareketin parası düşüyor, onu soruyor.

On beşer günden bir ay hastanede kaldıktan, kısmen tedavi olduktan sonra yeniden doğruluyor. Eksik de olsa sürdürüyor mücadelesini. Bugün hala, "Bazen kendi kendime o kadar erken bu durumla karşılaşmasaydım. Çok zaman kendimi eksik hissettim" diyen bir devrimci, durur mu hiç?

2 Ekim 1980'de, darbeden yirmi gün sonra, Heval Hikmet ve Yılmaz Uzun, Mehmet Celal Bucak'ın evinin kırk elli metre arkasındaki bir eve düzenlenen nokta operasyonunda gözaltına alınıyor. Asker, evin içinden botlarla tekmeleye tekmeleye çıkarıyor onları. Gözlerini bağlayıp Urfa'daki işkence merkezine götürüyorlar. Heval Hikmet burada ilk defa olarak "insanın ayakta da uyuyabileceğini" öğreniyor. Zira mahkumları ranza önlerine ayakta diziyor; ne uyumalarına ne hareket etmelerine izin veriyorlar. Arada insafa gelen bir asker olduğundaysa, ancak ayakta durdukları yerde başlarını ranzaya koyup uyuyabiliyorlar.

Heval Hikmet'in hastalığı, işkencecileri pek ilgilendirmiyor. Her vurduklarında Yılmaz Uzun uyarıyor: Yapmayın, hastadır! Dinlemiyorlar. Elektrikli, falakalı, kaba dayaklı işkencelerden o da geçiyor ama hiçbir şey söylemiyor. "Yılmaz'la kirveyiz. Aşiret kavgasında yaralandım. Kimseyi de tanımam bilmem" diyor da, başka şey çıkmıyor ağzından.

Buradan sonraki durağı, önce Diyarbakır'daki askeriye oluyor; bu sürece "nekahat" diyorlar. İşkence izlerinin silinmesi için bekletilme dönemi diyelim.

Sonrası, o meşhur 5 Nolu...

Heval Hikmet anlatıyor: "5 Nolu'daki ilk günde bize, 'Sizi 36. Koğuş'a göndereceğiz' dediler. Önce bir hücreye götürdüler. Daha içeri girmeden bir hoşgeldin dayağı çektiler. Kafamızı duvarlara vurdular. Ben desteksiz yürüyemiyordum, mutlaka birine tutunarak yürüyebiliyordum. Oradaki dayaktan sonra 36. Koğuş'a götürdüler."

36. Koğuş'a giderken koridorda, bir mazgaldan gür bir ses geliyor: Hoşgeldin! Sesin sahibi, daha sonra Kürt halkının özgürlük mücadelesinin sembollerinden birine dönüşen Kemal Pir'dir. Heval Hikmet gülümsüyor: "Senden önce hoşgeldin diyenler oldu valla."

***

Sonrası işkence ve direnişlerle süren 11 yıllık hapislik. 5 Nolu'daki zulüm, çok yazıldı çizildi, o yüzden sınırları belli bu yazıda tekrar etmeyeceğiz. Siz bütün o zulümleri, başına kurşun yemiş, felç geçirmiş ama direncinden, devrim inancından zerre yitirmemiş bir insanın öyküsüne ekleyin işte...

Heval Hikmet, 1991'in 2 Ekim'inde, cezası Yargıtay tarafından bozularak hapishaneden çıktıktan sonra da ara vermiyor mücadelesine. Bu sefer durağı, önce Adana, sonra İstanbul oluyor. Özgür Gündem gazetesinin sayfa montajı işlerinde çalışıyor. Kısa sürede gazetenin sevdiği bir isme dönüşüyor. Ayrıca yarım kalan epilepsi tedavisini de sürdürüyor.

1993'ün Kasım ayında bozulan cezası tekrar veriliyor. Artık yurtiçinde kalmasının yolu kalmıyor. Önce yoldaşlarının yanına Şam'a, ardından Avrupa'ya çıkıyor.

Bir sürgün hikayesi işte... Ama sıradan bir hikaye değil yine. O, Avrupa'da özgürlük mücadelesi yürüten hemen herkesin tanıdığı, saygı duyduğu, feyz aldığı 40 yıllık bir emektar bugün. Ve yüzde yüz engelli raporu almasına neden olacak kadar hasta olmasına ve yaşlanmasına rağmen gençleri imrendiren bir heyecanla sürdürüyor, yaptığı işi.

***

40 yıllık mücadelede Heval Hikmet, yüzlerce yoldaş ediniyor elbette. Birçok yoldaşı şehit düşüyor; hepsi güç olarak, kavga azmi olarak ekleniyor bedenine, yüreğine. Hepsini anlatmasını istemek olmazdı. Ama kuruluş döneminden birkaç ismi sorduk ona. Şöyle cevaplar verdi:


Cuma Tak: Çocukluk arkadaşımdı. Aynı köyün çocuğuyduk. Annemin anlattığına göre aramızda sadece altı ay vardı. Arazisi, hiçbir şeyi yoktu ailesinin; başkalarına işçilik yaparak geçiniyorlardı. Ama çok da onurlu bir aileydi. Cuma Tak, askeri yönleri güçlü bir arkadaştı. O açıdan bir dehaydı, komutandı. Teorik olarak belki çok güçlü değildi ama kararlılık düzeyi zirvedeydi.

Kemal Pir: Yalnız cezaevinde tanıdım. Hem morali hem de öngörüsüyle bir örnekti. Mesela Mamak Cezaevi'ndeki uygulamaların Diyarbakır Cezaevi'ne geleceğini ilk olarak o söylemişti bize.

Mehmet Karasungur: Çok cesaretliydi. O da etrafına moral veriyordu. Her işe kendisi girişiyordu. Benim için yaralandığım gece, her şeye bedeldir. Bana verdiği değer, ceketini başıma sarması, kan kaybını engellemeye çalışması, benim için büyük bir moral, büyük bir güç oldu.

Mehmet Hayri Durmuş: Mahkemede edindiğim izlenim şuydu: O, düşmana kadar herkesi etkileyebilen bir özelliğe sahipti. Hakim Emrullah Kaya'nın onun karşısında küçülmesini görüyordum. Hayri Abi konuşmaya başladığında elini çenesine koyup hayretle izliyordu. Eminim, "Kürtlerden nasıl böyle konuşan biri çıkar" diyordu, kendi kendine. Tesbih tanelerini çekiyorsun ya, konuştuğu zaman sanki öyleydi. Hem ideolojik hem politik, davayı iliklerine kadar yaşayan bir arkadaştı.

Ali Çiçek: O'nu nasıl izah edeyim, bilmiyorum ki. Zorlanıyorum. Soruşturmada Ali arkadaşa isnat edilen 96 tane pratik eylem vardı. Bunlardan 30-35 tanesi yerinde tespitti. Hiçbirini kabul etmedi, sadece, "Ben sempatizanım, propaganda yapıyordum, bildiri dağıtıyordum" diyordu. Soruşturmaya da öyle geldi. Ali, Kemal Pir'den çok etkilenmişti. Kemal Pir'in soruşturma ifadesi mahkemede okunmadı, yoktu. Herkesinki okunduktan sonra mahkeme heyeti, "Soruşturma ifadesi okunmayan var mı" dedi. Önce Kemal Pir elini kaldırdı, sonra Ali Çiçek de kaldırdı. Kemal Pir ona baktı, hafifçe mırıldandı, sesi hepimize geldi, "Zaten olsaydı kendimden şüphelenirdim" dedi. Ali Çiçek, çok gençti ama militandı.

Yılmaz Uzun: Birlikte en uzun kaldığım arkadaştır. Cezaevinden çıktıktan sonra da geldi bir hafta kaldı. Kararlılık düzeyi yüksek, net bir arkadaştı. Müthiş pratikçiydi, kararlıydı, çok bağlıydı. Militandı.


PolitikART-178

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.