Ana içeriğe atla

Kürt'ün pasaportu


Almanya’da, hem de “merhaba” yerine “selamünaleyküm” demesiyle bilinen (“Hallo” yerine “Grüss Gott!”) Bavyera’da doktora gittim. Doktor, bildik Alman; sarışın, uzun boylu bi’ abimiz. Tedaviye başlamadan önce nereden geldiğimi sordu. Soruyu, mağrur ve inatçı bir karşı koyuşla cevaplamak için zaten her an bekleyen tüm isyandaşlarım gibi yanıtladım: “Kürdistan’dan.”


Gözleri parladı, coşkuya kapıldı desem yeri. Tentürdiyot kokulu hasta-doktor münasebeti gitti de, Münih’in Ekim Festivali’nde iyice biralanıp sokağı bağır çağır şarkılarıyla dolduran iki dostun muhabbeti geldi sanki. Gözleri güldü, elimi sıktı, konuşmaya başladı. Almancam yetseydi, daha çok anlar, daha çok anlatırdım belki. Yetmedi, ancak birkaç sözcük seçebildim aradan: Kobanê, YPJ, Rojava, PKK.

YPG savaşçısı John Gallagher’ın memleketi Kanada’dan uğurlanmasına dair fotoğrafları gördüğümde, yeniden aklıma geldi o doktor. Kanadalılar, çocuğundan yaşlısına, itfaiyecisinden devlet görevlisine değin yol kenarına dizilmiş, kahramanlarına selam duruyordu. Bir kadın, arabasının yanında saygı duruşunda bekliyor; itfaiyeciler el sallıyor ardından; bir çocuk -yazım hatasından belli ki kendi elleriyle- “Thak you” yazmış; köprüde, “Evine hoşgeldin John, seni çok seviyoruz” yazılı pankart görünüyor; yüzlerce araçlık konvoy, gözyaşları eşliğinde geçiyor yoldan.

Bir yandan üzüntüyle doluyor insanın içi ama öte yanda gurur var… 38 yıl önce tam da bugünlerde, Amed’in Fis Köyü’nde 22 gencin biçim verdiği, yıllar içinde milyonların desteği ve emeğiyle yücelttiği o kavga, binlerce kilometre ötesinde bile insan’a, umuda çağıran bir büyü bugün. Öyle bir büyü ki, karanlık katmerleniyor, göz gözü görmez oluyor ortalık, insan düştüüü, düşecek; bir bakıyorsun o, yara bere, toz toprağa belenmiş de olsa her yeri, ışıldayan gözleri, dirençli, mağrur gülümsemesi, eğilmeyen zafer işaretiyle geziyor dünya yüzünde. Evet, evet: Hala bir hayalet dolaşıyor. Üstelik yalnız Avrupa’da değil, kavgayı göze alamayan birçoklarının “Ordan bi’ yol olmaz artık” diye andığı Ortadoğu başta olmak üzere tüm yerkürede.

***

Kürt’ün bi’ “pasaportu” yok. Uzun yıllar çok dert edenler oldu bunu. Dert etmeyip de n’apacaklardı ki? Daha az nüfuslu onca halkın, üzerinde parıltılı harflerle kimliği yazılı, bayrağı işlenmiş pasaportu vardı da, Kürt’ün niye olmasındı? Neden konuştuğu her başka ülke yurttaşına önce Kürdistan’ın neresi olduğunu, neden dünya haritasında adının geçmediğini açıklamak zorunda olsundu? Neden hep, ülkesinin dört parçaya bölünmesinden, ölümden, zulümden söz etmek zorunda olsundu? Neden?..

Ama artık bir pasaportu var Kürt’ün. Hem, dünyada kimsenin yok, bu pasaporttan. Sayfalarının her biri umutla, dirençle, kanla, canla yazılmış; kim ne yapsın parıltılı harfleri, filigran bayrakları. Vizesi, dünya halklarının gönlünde giderek güçleniyor. Herkes Kürt’ün adını, gururla, umutla anıyor; Kürt’ün varlığından güç alıyor, eyleminden öğreniyor. Kürtlük, dünyanın yüzünü döndüğü bir kimlik olarak, “pasaport sahibi” onca milletin erişemeyeceği ünle, şanla, itibarla onurlandırılıyor.

Hem, şöyle bir düşünsene: Ülkemizi zapturapt altında tutan devletlerin çoğunlukla sessiz kalmış tebaalarından biri, ferasetini yitirmiş, Ortadoğu’daki karanlığın gargameline dönüşmüş bir diktatör ve katliamlarda yaşamını yitirenleri bile yuhalayacak kadar kanalizasyona karışmış bir insan onuru ile anılıyor. Bir diğeri, köklü medeniyetini kopkoyu ve korunaklı bir faşizmin, recm gibi cezaların hakim olduğu bir rejimin ellerine bırakmış; İran deyince akla, her şeyden önce kara çarşaf ve asık suratlı, sarıklı, çipçirkin bir adam geliyor. Diğer ikisinin hali zaten malum, anlatmaya gerek yok. Kürt’ü yok etmeye, eritmeye girişmiş bütün güçler ve o güçlerin pasaportlarıyla övünebilmek için kırk takla atan tebaaları, dünyaya rezil rüsva olmuş. Kürt ise, “ham çarık kıl çoraptan” ama yürekten direnişiyle dünyanın, insanlığın yüz akı, onuru… Kimin pasaportu daha güçlü?

Sonra… “Kürt’e pasaport sağlamak ülküsüyle”, güya bu uğurda edindiği “statü” ile övünen, hatta konumunu başka herkesin kendisine tâbi olması için gerekçe olarak gören Kürt namlı bir başkası, “Yaşasın müteahhitlerin kardeşliği” diye düşmüş ortalığa. “Maaeegrii möögriiii” Kürtlüğü işte. En kamil insanları sırtından vurmakla malul ününe, incinmesin diye ayakkabısız gezilen toprakları zebanilere teslim edip kaçmayı da ekledi. Kimin statüsü daha güçlü?

***


John Gallagher, insan’ı, halk’ı, umudu, direnci, sevdayı Kürt’ün karanlığa karşı canla başla korumayı başardığı yerde gördü. Ivana gibi, Kevin gibi, Konstandinos gibi, Reece gibi, öncekiler gibi… Bu, bir gurur kaynağı, başımızı mağrurca dikmemizin, yumruğumuza güvenmemizin, aklımızla övünmemizin gerekçesi. Ama bir görev de… Yalnız ülkemize, yalnız halkımıza değil, yerküreye karşı… Rojava, son çağın umudu, insanın son mevzisi… Direnmeli, büyümeli. John’un, Arîn’in, Suphi Nejat’ın, Ivana’nın ülkesinde; hepimizin dünyasında.

“Ey, biz ki her gün ıstırap çekenler, her gün aşağılananlar. Biz bir araya geldiğimizde mahşer gibiyiz; ve hiç kimsenin gücü bize yetmeyecektir. Biz, diğer her şeyi içine alıp eritebilecek o dev okyanusuz.” (P.A.Kropotkin)


Yeni Özgür Politika, 23.11.15

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.