Ana içeriğe atla

Selahattin Demirtaş: İnisiyatifi halk aldı


"HDP ve öz yönetim" başlığında merak edilenleri, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve Urfa milletvekili Osman Baydemir'le konuştuk.

Selahattin Demirtaş'la Yeni Özgür Politika için yaptığımız ve iki günlük dizi halinde yayımlanan söyleşinin tam hali şöyle:


Kuzey Kürdistan'ın birçok merkezinde şehir savaşı yaşanıyor. Sizce nedir bunun kaynağı? Neden böyle bir süreç yaşıyoruz?

Bu kendiliğinden, aniden ortaya çıkmış bir durum değil. Bunun son birkaç yıldır Kuzey Kürdistan'da yaşanan müzakere ve barış arayışlarıyla doğrudan bağlantısı var. Şimdi biliyorsunuz 99'dan bu yana Sayın Öcalan, İmralı'da barış görüşmeleri için büyük çaba sarf ediyor. 99'dan önce de dışardayken sürekli ateşkesler ve çabalarıyla Kürt sorununun çözümünü barışçıl bir noktaya getirmeye çalıştı. Bunların en kapsamlısı, en yaygını ve en uzun sürelisi, 2013 Newrozu'nda başladı. Çok ciddi noktalara da gitti. Biliyorsunuz, heyetler İmralı'ya gitti, Kandil'e gitti, Ankara'da görüşmeler yapıldı. Tarihte ilk defa ortak bir mutabakat metni çıkarıldı ve o da 28 Şubat'ta Dolmabahçe Sarayı'nda ilan edildi.

Şimdi bütün bu görüşme trafiği sürerken tabii Kürt halkı sorunun masada çözüleceğine dair güçlü bir inanç besledi. Ateşkesi ve süreci Kürt halkı her zaman destekledi. Masadan bir çözüm çıkacağını, bir demokratikleşme çıkacağını düşünerek sürecin arkasında durdu.

Peki ama o gün yaşanan gerçekten de bir mutabakat mıydı?

Elbette ki. Yani mutabakat metni olmasa İmralı'da ve Ankara'da tartışılıp Dolmabahçe'de bir arada açıklanır mıydı?

Halen öyle olmadığını söylüyorlar ama...

Tam da sorun burada işte. Yani bugün Sur'da hendek kazılmasının nedeni de AKP'nin bu ikiyüzlülüğüdür zaten. Müzakereyi inkar etmesi, uzlaşmayı inkar etmesi, masayı inkar etmesi, hatta Kürt sorununu inkar etmesi ve savaş kararı alması üzerine barikat ve hendek direnişleri ortaya çıktı. Çünkü masa devrildikten sonra Erdoğan ve AKP hükümeti, Kürtlerin örgütlü bütün güçlerini tasfiye kararı aldılar ve bunu bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında savaş kararına dönüştürdüler. Bir tutuklama furyası başlayacaktı. Tıpkı 2009'da yapılan KCK operasyonları gibi kapsamlı siyasi operasyonlar, Kandil ve Türkiye içinde kapsamlı askeri operasyonlar ve olanaklar ölçüsünde, güç yetirebilirse Rojava'ya yönelik askeri müdahaleler... Bunların hepsi müzakerenin bitirilmesiyle uygulamaya konulan AKP politikalarıdır. Bugün hendeğin ve barikatın ortaya çıkmasının nedeni de budur. 

Topyekün bir saldırı başlatıldı, topyekün bir imha savaşına girildi, Kürt gençleri ve sivil halk meclisleri de, "Biz bu saldırılara karşı kendimizi koruyacağız, meşru savunmamızı yapacağız" diyerek mahallede örgütlenmeye başladılar. Müdahalenin dozu arttıkça direnişin de dozu arttı. Başlangıçta hatırlanırsa bu kadar yüksek bir çatışma söz konusu değildi. Ne zaman ki Varto'da olduğu gibi çok kapsamlı bir şekilde imha amaçlı gençlerin üzerine gidildi ve Ekin Wan'da, mezarlıklara saldırılarda olduğu gibi hakarete varan, onur kırıcı tutumlar ortaya çıktı, direniş de büyüdü. Anlaşıldı ki AKP hükümetinin müzakereye, masaya dönmek konusunda hiçbir iradesi yok, seçim öncesi ve sonrası kapsamlı bir savaş yürütecek. Bu ortaya çıkınca buna karşı direniş de büyüdü ve giderek başka ilçelere, mahallelere de yayılan ve her gün kapsamı artan bir şehir savaşı gerçeği ortaya çıktı.

Bu tartışmalarda temel bir sembol olarak "hendek" öne çıkıyor. Siz nasıl bakıyorsunuz "hendeğe" ve onunla sembolize edilen mücadele biçimine?


İşin siyasi yönünü önce bir netleştirmek lazım. Nedir o? Kürt halkının kendi statü talebi ve Türkiye'de demokrasi talebi. Asıl siyasi talepler öne çıkarılarak bir süreç başladı. Hatırlanırsa Şırnak'ta, Cizre'de sivil halk meclisleri öz yönetim ilan ettiğinde ne hendek vardı, ne barikat vardı? Ama ne yaptı devlet? Belediye başkanını, o açıklamayı okuyanı, açıklama okunurken yanında bulunanı... Herkesi tutukladı. Açıklamadan haberi olmayan, görüntüye giren kişileri bile tutukladı. Bunun üzerine şöyle bir durum yaşandı: Orada yaşayan gençler, siyasetçiler, halk, "Yahu bizi bu kadar rahat biçimde gelip mahallemizde, evimizde gözaltına almalarına izin vermeyeceğiz" dedi. Bunu da bir fiziki engelle, taktikle nasıl yapabiliriz sorusundan tahmin ediyorum ki hendek gibi bir şey çıktı.

Yıl 2015. İnsanlar uzayda uydu savaşları yürütüyor. Kürt gençlerinin elinde uyduları, devasa orduları, güçleri yok. Ama kendi canını, onurunu, haysiyetini korumak istiyor. Elinde imkan yoksa ne yapacak? Hangi imkan varsa onu geliştirecekti gençler ve böyle bir şey ortaya çıktı. Dolayısıyla öyle sırf savaşı şehre çekmek için Kürt hareketinin veya gençlerinin özel çabasıyla ortaya çıkmış bir şey değil, devletin özel saldırıları karşısında savunma mekanizması, taktiği olarak ortaya çıkmış barikatlar, hendekler olarak görmek, algılamak lazım.

Evet, bunun belli tartışmalara yol açtığı ortada. Sanki şehirlerde hendek olmasa devlet bu kadar şiddetli saldırmazdı, enkaz görüntüleri ortaya çıkmazdı diye eleştirenler var. Tabii yani herkes teslim olsa Kürt sorunu da olmaz! Böyle bakarsanız herkes teslim olsun. Mesele burada şudur: Direnilecek mi, direnilmeyecek mi? Faşizme, zulme karşı direniş yapılacak mı, yapılmayacak mı? Yapılacaksa bunun sonuçları elbette ki olur. Savaş her zaman yıkım getirir, çoğu zaman inşa çıkarmaz ortaya. Savaşın yaşandığı her coğrafya, yıkımla karşılaşır. Fakat bu, ne Kürtlerin ne de partimizin tercihidir. Savaşı tercih eden, kararını alan AKP'dir, bu sonucun sebebi AKP'dir.

Bakın o şehirlerde, Sur'da, Cizre'de, Silvan'da, Nusaybin'de yıkılmış, yanmış şehir görüntüleri, camilerin, tarihi eserlerin yıkıldığı görüntüler... Bunlar hangi silahlarla yapılıyor? Gençlerin kullandığı tabanca veya keleşlerle mi yapılıyor? Hayır, bunlar çok ağır silahlarla gerçekleştirilebilecek yıkımlar. Bu silahlar kimin elinde var? Polisin elinde var. Başka kimde var orada? Tankla, topla, panzerle gerçekleşecek yıkımlardır bunlar. O fotoğraflarda gördüğünüz yıkımların hepsi, aşırı güç kullanan AKP'nin ortaya çıkardığı tahribatlardır.

Fakat bu anlattıklarınıza rağmen HDP içinde de galiba halen hendeklerle, öz yönetim direnişleriyle ilgili bir tartışma var. Bunun kaynağı ne? Neden böyle farklı tutumlar ortaya çıkıyor?

Ben hendekleri, ortaya çıkan barikat direnişlerini anlamaya çalışan bir tespit yapıyorum. Biz siyasetçiler olarak tabii ki çözümü siyasette görüyoruz. Gençler savaşsın, gitsin hendek kazsın, demedik. Fakat burada, "Siyasi çözüm alanı daralınca, müzakere masası devrilince böyle bir şey ortaya çıktı" tespitini yapmamız lazım. Yoksa biz işi gücü bırakalım siyasetçiler olarak, gençler savaşsın, canını versin, dirensin, hendek ve barikat kazsın dersek bu, siyaseti hiçleştirmek olur, gençlere de haksızlık olur. Biz parti olarak hala siyasi çözüme, müzakere masasına dönülmesi gerektiği noktasındayız. Hükümet kesinlikle kapsamlı bir ateşkes ilan etmeli, PKK de bu ateşkese kesinlikle ateşkesle karşılık vermeli. Gençler de bu direniş noktasında ateşkese uyan bir pozisyonda olmalı.

Fakat artık öz yönetimin ve Kürt halkının siyasi geleceğinin tartışılacağı bir müzakereye dönülmesi gerekir. Öyle Erdoğan'ın kendi taleplerinin tartışılacağı bir diyalog olmaz. Onun adı müzakere değil dayatmadır. Öyle bir müzakereyi biz de istemiyoruz, barikattaki gençler de kabul etmez, PKK de kabul etmez. Sayın Öcalan, zaten kabul etmediği için tecrit uygulanıyor. Dolayısıyla ortada sanki gerçekten de müzakere yapmak isteyen bir hükümet var, bu seçenek orta yerde dururken gençler de gitmişler sokakları kazmışlar, barikat ve hendek oluşturmuşlar gibi bir algı da yanlıştır. Biz barikatları, hendeği ne AKP'nin ne de HDP'nin kaldıramayacağını söyledik. Onu ortadan kaldıracak şey ancak sağlıklı, karşılıklı ateşkesin ilan edildiği, gözlemci üçüncü bir gücün de olduğu bir müzakere masasıdır.

Evet, HDP içinde bu tartışma var ama bu da doğaldır, normaldir. Anlayabilmek, doğrusunu yapabilmek, siyasetçiler olarak siyaset üretebilmek için bu tartışmalar yapılıyor. Yoksa mahkum etmek, suçlamak veya gelişen bu direniş hamlesini hiçleştirmek için yapılmıyor bu tartışmalar.

Bu süreçte HDP'nin, HDK'nin, kurumsallaştırılması öngörülen ya da bazı merkezlerde kurulan meclislerin üzerine düşen rolü oynadığını düşünüyor musunuz peki?

Mutlaka eksikler var, eleştiriler de var. Bunu anlamaya da çalışıyoruz. Bu konuda eksik veya yetmezliğe düşen herkesin özeleştirel yaklaşması lazım.  Bu direnişi ortaya koyan bizzat halktır. Bu bir halk inisiyatifidir. Halk aslında siyasetsizliğe müdahale etmiş oldu.

Kürtler hiçbir zaman askeri seçeneği bir keyfiyet olarak kullanmadılar, bir mecburiyet ve meşru savunma temelinde ele aldılar ama bunu yaparken de kesinlikle siyasi hamle boyutu eksik yapılmaması lazım. Bize yönelik eleştirileri biz anlıyoruz ama bu konuda herkes kendini özeleştirel olarak da ele almalı. Nerde eksik varsa oranın düzeltilerek siyasi hamle sürecinin ilerletilmesi lazım. 

Süreç başladığından beri eskiye nazaran farklı bir üslup ve yoğunlukla "Kürdistan'ın statü sorununu" gündeme getiriyorsunuz. İşte Tahir Elçi'nin cinayetindeki "devletsizlik" vurgusu da aynı bağlamda... Ne söylemek istiyorsunuz?

Bir defa Kürtlerin ve Kürdistan'ın geleceğiyle ilgili mevzu, dünya genelinde de bir siyasi statü meselesidir. Bu, Kürdistan'ın dünya genelindeki, uluslararası toplum nezdindeki kabulüyle ilgili meseledir. Kürtlerin mutlaka şu veya bu şekilde siyasi statüsü olmalı. Bunun da ismi devlettir. Bu devletin içinin nasıl doldurulacağı ideolojik bir meseledir. Orada işte her Kürt hareketi kendi ideolojik rengini vermek isteyecektir. Biz demokratik özerkliği, konfederal örgütlenmeyi, demokratik ulus paradigmasını savunuyoruz. Ama Kürdistan'ın diğer parçaları, gerek yaşadıkları devletlerin, gerek uluslararası ilişkilerin, bölge dengelerinin ve konjonktürün etkisiyle başka federal, kantonal, eyalete dayalı veya bağımsız yapılara da bürünebilir. Her biri aslında devlettir. Kimi bağımsızdır, kimi federaldir, kimi kantonaldır. Kürtlerin bu eksikliğini gidermesi lazım. Kast ettiğim budur. Statüsüzlük, Kürtler için iyi bir şey değil.

Bu, "İlle de tekçi ulus devlet olacak" anlamında bir ısrarla yorumlanıyor. Biz bu noktada ideolojik olarak bağımsızlık karşıtı değiliz. Kürtler İran'da, Irak'ta, Suriye'de bir şekilde, konjonktür dayatırsa, mecbur kalırlarsa veya isterlerse bağımsız devlet de kurabilirler. Ama o devletin iç yönetim sistemi kantonal, özerk, federal ve demokratik ulusa dayalı bir toplum inşasıyla olursa ancak ayakta kalabilir, kendini yaşatabilir. Bu bizim ideolojik rengimiz ve bakış açımızdır. Bu ikisi birbirine çok karıştırılıyor. Sanki "Kürtlerin statüsü, devleti olmalı" dediğinizde "Klasik ulus devleti olsun" demişsiniz gibi, "Kürtlerin ulus devleti olmasın" dediğinizde de bağımsızlık karşıtıymışsınız veya Kürt statüsüne karşıymışsınız, "Kürtler köle gibi yaşasın" demişsiniz gibi eleştiriye tabi tutuluyor. Bunlar sığ yaklaşımlardır. 

Kürtlerin statüsü olmalı. Türkiye'de statü nedir? Özerk Kürdistan ve Türkiye genelinde de özerkliğe dayalı yerel yönetim reformu... Biz bunu açıkça savunuyoruz. İşte Suriye'de Kürt halkı, kendi sistemini geliştiriyor. Kantonların her biri bir devlettir aslında. Üç tane Kürt devleti var orada. İşte Federal Kürdistan bir devlettir. Kürtlerin uluslararası sistemde kabul görmüş siyasi statüye ihtiyacı var. Bunun yöntemini tek başına biz belirleyecek de değiliz. Tarih, mücadele belirler ama biz ne olursa olsun içi demokrasiyle dolsun diyoruz.

Ama gün geçtikçe özellikle Türk devlet geleneğiyle, Erdoğan rejimiyle bu esaslara dayanan bir çözümün kotarılamayacağına dair umutsuzluk derinleşiyor. Nasıl olacak bu söyledikleriniz?



Bunu tarihin akışı belirler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ortaya çıkmış çözüm fırsatlarını çarçur ederse, önümüzdeki on yıllar ne tür sonuçlar doğurur bunu bugünden kestiremeyiz. Ama Kürtler Ankara'dan, özellikle de Erdoğan'dan sürekli çözüm bekleyen bir politika izlemiyorlar artık. Bugün direnişin şehirlere kadar yayılması bunu gösteriyor. Kürtler artık statü istiyor. Dediğim gibi, bunun nasıl olacağını mücadele ve dünya dengeleri belirleyecek.

Öz yönetim direnişlerine dair ideolojik tartışmanın popüler tamlamalarından biri de "orta sınıf". Deniliyor ki mesela, "Öz yönetim direnişlerine karşı çıkan, orta sınıf anlayışıdır." Bu ne demek oluyor tam olarak?

Aslında bu konu, evet, sınıfsal bir gerilimin çok erken bir aşamada, Kürdistan coğrafyasında ortaya çıkmasıdır bence. Şüphesiz sınıf gerilimi, çatışması, tartışması önemlidir. Fakat ulusal mücadele bu kadar tarihi ve kritik bir süreçten geçerken yurtsever taban içinde sınıflar arası bir gerilim ve karşı karşıya geliş, Kürt Özgürlük Hareketi'ne ve mücadelesine yarayan bir durum değil.

Mücadelenin yükünü yoksullar çekti, hep çekti. Emekçi, işçi, köylü sınıflar üzerinde bu mücadele yükseldi, inşa edildi ve bedeli en çok onlar ödedi. Ama Kürdistan orta sınıfı da mücadeleden, özellikle son 20 yıldır kendini hiçbir zaman dışlamadı. Orta sınıf da çok büyük bedel ödedi Kürdistan'da.

Bakın işverenler, esnaflar, doktorlar, mühendisler, öğretmenler, bu mücadelenin çok önemli bir aktörü olarak yer aldı. Can verdi, emek verdi, zindan yattı, çok sayıda faili meçhul vakasında hedef alındı. Orta sınıf, mücadelenin bizatihi öznesi olarak dahil oldu.

Bu noktada son gelişen hamle sürecinde orta sınıfı karşı devrimci gibi bir pozisyonda görmek ve sınıf çatışmasını da bağrında taşıyacak bir mücadele seyrini yürütmek, Kürdistan'daki hamleye güç katan bir durum değil. Bunun bence tartışılması lazım. Sınıflar bu gibi dönemlerde, bir geçici uzlaşma şeklinde bir arada dururlar. Ulusal mücadelelerde hep böyle oldu, Kürdistan'a özgü bir durum da değil.

Orta sınıfı hedefleyen sert eleştiriler veya teşhir eden, rencide eden, karşıtlaştıran tutumlar yanlıştır. Bunun eleştirilmesi ve derhal düzeltilmesi lazım. Bu durum bize kazandıran bir durum değildir. Siyaseten de yanlıştır, dönemsel olarak da yanlıştır, Kürt hareketinin tarzına da uygun değildir. Bunu kim yaparsa yapsın ben doğru bulmuyorum. Bu, Kürt siyasi hareketinin sınıf karakterinden kaynaklı bir savunma da değildir. Bakın, çok büyük bir nüfus Kürdistan'da orta sınıftır. Küçük bir nüfustan söz etmiyoruz. Kürdistan'da burjuva yoktur. Yoksul, emekçi sınıflar ve orta sınıf vardır. Bunlar geçişkendir de. Dolayısıyla bunları karşı karşıya getirecek bir gerilimi tetiklemek herkese zarar verir. Buradan çıkılması lazım.

Fakat sanırım bir anlayıştan da bahsediliyor orta sınıf denilirken...

Ama bakın bu tür devrimci hamlelerde orta sınıfın karakteridir, böyle bir hamleye kendini adapte etmesi kolay olmayabilir. Burada öncünün, orta sınıfı hamlelere dahil edecek taktiği üretme, kanalı açma, yolu bulma görevi, rolü vardır. Halkı suçlayarak, orta sınıfı suçlayarak, "Sen niye bu mücadeleye katılmadın" diye karşıtlaştırmak devrimci bir tutum değildir. Yolu, yöntemi bulmak zorunda olan öncüdür. Nasıl ki emekçi, yoksul kitleyi bu direnişin öncüsü yaptın, yolunu yöntemini bulup dahil ettin, orta sınıf için de mekanizmalar, kendini mücadeleye katacağı taktikler bulmak zorundasın. Herkes barikatta, hendekte olmayabilir de... Orada olmayan düşmandır, diyemezsiniz. İnsanlar destek vermek istiyor, devrimci hamlenin öncülerinin de onlara kanal açması lazım.

Mesela akademisyenler destek vermek istiyor, nasıl destek verecek? Öğrenciler, esnaflar, işverenler destek vermek istiyor ama nasıl yapacağını bilmiyor. Bunları karşıtlaştırırsan, buradan iyi bir devrimci hamle çıkmaz.

Siz de öncülerden birisiniz. Şu dönemde mesela en büyük örneği Sur'da yaşandı: Kentin bir yerine helikopterlerle, ağır silahlarla saldırılıyor ama birkaç mahalle öteden çok uzun bir süre hiçbir ses duyulmuyor; eylemler olsa da gerçekten müdahale edebilecek güce erişemiyor. Neden böyle oluyor?

Şimdi bakın, Sur'da veya diğer ilçelerde saldırıya karşı görkemli bir direniş var. Sur'da veya başka ilçelerde direnenlerin talebi, saldırının durması veya sokağa çıkma yasağının kalkması değil. Direnenlerin talebi, öz yönetim talebinin kabul edilmesidir. Dolayısıyla sanki orada sırf bir insan hakları ihlali yaşanıyor ve o insan hakları ihlalini durdurursak sorun çözülmüş olacak gibi bir anlayış yanlıştır. Bunun siyasal talep alanına taşınması lazım. O nedenle diğer ilçeler direnişe katılamıyor. Direnen insanlar kendilerine acınmasını filan beklemiyorlar, direnişin siyaseten sahiplenilmesini bekliyorlar. HDP de dahil, özellikle Kürdistani hareketlerden, DBP'den, DTK'dan, bunu siyasi alana taşıyacak hamleler yapılamadığı için bir kısır döngü yaşanıyor. Buradan çıkmamız lazım. 

Bu bir insan hakları sorunu değildir, bu siyasi bir sorundur. Yani Sur'da sokağa çıkma yasağı kalkınca sorun çözülmüş mü oluyor? Dikkat ederseniz bütün talepler o noktalarda yoğunlaşıyor. Oysa bu çok eksiktir. Evet, insan hakkı ihlalleri olmamalı. İşkence, katliam, cenazeye, yaralıya zulüm olmamalı. Ama bu bitince sorun çözülüyor mu? Hayır. Talep sanki onunla sınırlıymış gibi kalıyor, bu durumda diğer kentler ve toplumun geniş kesimleri, ortada somutlaşmış bir siyasi talep olmayınca nasıl, hangi mekanizmalarla, taktiklerle sahipleneceğini bilemiyor; iki bitişik ilçe arasında siyasi gündem açısından bir uçurum ortaya çıkıyor.

Bu, halkın suçu değil. Kobanê direnişini hatırlayın. Kayapınar ve Yenişehir, Diyarbakır'da orta sınıf ve üstünün yaşadığı iki büyük ilçedir. Kobanê direnişi oralardan başlamıştır. Burada halkın yurtseverlik duygusunda bir sıkıntı yok. Burada öncünün eksikleri, yetmezlikleri var. Halkı mücadeleye dahil etme kanalları açılamamıştır. Bu, Kürt siyaseti tarafından tartışılıyor ve önümüzdeki günlerde sorunun siyasi alana taşınması ve geniş kitlelerin sahiplenmesi için yeni taktik hamlelerin ve planlamaların yapılması da söz konusudur. 

Öncüyle ilgili şöyle bir kafa karışıklığı da var: HDP var, HDK var, DBP var, DTK var... Bu dört siyasal öznenin pozisyonları hala net değil...

DTK ve DBP, Kürdistan coğrafyasıyla sınırlı siyasi hareketlerdir.

Aslında öz yönetim direnişleri meselesinin de esas öznesi onlar mı yani?

Tabii ki. DBP de, DTK da örgütlenme, faaliyet alanları itibariyle daha çok Kürdistan'da çalışma yürütüyorlar. HDK ve HDP ise Kürdistan'ı da içine alan Türkiye siyasi coğrafyasının tamamında siyasi faaliyet yürütüyor. HDK ve HDP, ağırlıklı olarak merkezi siyaset, merkezi temsil ve Türkiye'nin batısında örgütlenmeyi önüne koymuştur; diğer yapılarımız daha çok Kürdistan'da faaliyet yürütüyor.

Buradan bakıldığında bir karışıklık yok aslında. Hamle ağırlıklı olarak Kürdistan'da geliştiği için normal olarak DBP ve DTK'nın siyasi öncülüğü ve sorumluluğunda yürüyor. Fakat HDP, parti programı itibariyle Kürtler için özerkliği savunan bir parti olarak Kürdistan'da yaşanan duruma duyarsız kalmaz, kalamaz. Aynı zamanda Kürtlerin de en çok oy verdiği, desteklediği partidir. Dolayısıyla iyi bir koordinasyonla bütün bu direniş süreci örgütlenebilir ve büyütülebilir. 

Biz bu çatışma ve savaşın silahlı alandan çıkıp siyasi mücadele alanına evrilmesi için çaba sarf etmeliyiz. Hükümeti şiddet politikasından vazgeçirmek için çaba sarf etmeliyiz. Bugün AKP hükümeti mahallelere saldırmazsa kimse barikat da kurmaz, hendek de kazmaz. Hendekleri, barikatları ortaya çıkaran devletin şiddet politikasıdır. Siyasi mücadeleyi yükseltip hükümete geri adım attırırsak ilçelerdeki şiddet dozu da düşer, belki ortadan kalkar. Ama siyaset çözüm üretemezse, işte bu tür çatışmaların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor maalesef.


Yeni Özgür Politika, 15-16 Aralık 2015

* ÖNCEKİ DEMİRTAŞ SÖYLEŞİLERİ:


Demirtaş: Meclis'e KPSS'yle girmedik! (25 Eylül 2012)



Yorumlar

  1. “The Party Québécois (Kanada'nın HDP'si oluyor bu) helped Toronto supplant Montreal as Canada's financial capital in the 1980's” (Financial Times).

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.