Ana içeriğe atla

Cizre, devletin 'azap çektirme' seremonisi ve halk


"Toplumumuz aynen Prell şampuanı ve Ford marka otomobiller ürettiği gibi şizofrenler de üretir, tek fark şizofrenlerin satışa çıkarılmamasıdır."
Gilles Deleuze

Wilhelm Reich, "Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı" adlı kitabında, uygarlığımızın hastalıklı olduğu iddiasını ortaya koyduktan sonra devam eder: "Hiçbiri dışarda kalmamacasına bütün zorba diktatörler, siyasal güçlerini kitlelerin sorumsuzluğu üstüne oturtmuşlardır." (1)


Reich'in işaret ettiği "hastalık", dönemsel de değildir; bu, "türlü tarihsel çağların getirdiği toplumsal ve pedagojik bozulmalardan ötürü" (2) ortaya çıkmış biyolojik bir hastalık halidir. Öyle ki bu hastalıkla insanlar, "özgürlük içinde yaşama yeteneklerini yitirmişlerdir; barış içinde bir arada yaşamayı yeniden gerçekleştirme yeteneğinden yoksundurlar." (3)

Bu nedenle, der Reich, politik manevralar ve alicengiz oyunlarıyla faşizmi alt etmenin yolu yoktur. "Faşizmle etkili biçimde savaşmanın biricik yolu, onun karşısına yaşam süreçlerinin nesnel ve objektif/pratik bilgileriyle dikilmektir. Siyasal gevezelik, elçilikler arası dolaplar, anlı şanlı geçit törenleri konusunda hiç kimse, hiçbir zaman onunla aşık atamaz." (4)

Türkiye, uzun süredir, giderek karakteristikleşen bir diktatoryal yöntemle yönetiliyor. Bunun faşizm olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı başka -ve daha büyük- bir konu; ama faşizmin yöntemlerinin propagandadan fiziki zora kadar birçok alanda kullanıldığı, su götürmez bir gerçek.

AKP iktidarı döneminde faşizmin toplumsal, ekonomik ve yönetsel aygıtlarını anımsatan pratiklerin tamamını irdelemek, böyle bir yazıyla kotarılabilecek bir iş değil. Bu yazıda yalnızca, 7 Haziran 2015'te yapılan Milletvekili Genel Seçimleri'nin hemen öncesinde başlayıp bugüne kadar şiddetlenerek ve boyutlanarak devam eden savaştaki, kitle psikolojisine dair pratiği irdelemeye çalışacağız. (Yazı, kimi kaynaklara atıfta bulunsa da, bilimsel yöntem/tutarlılık iddiasında olmayacak; zira bu, beni aşan bir bilgi ve deneyimi gerektiriyor.)

Suç ve cezanın 'toplumsallaştırılması'


"İnsanların hayal gücünün genişliğinin barbarlığı ve gaddarlığı bu hale getirmiş olması, açıklanamaz bir olgudur." (5)
Dr. Louis de Jaucourt

Michel Foucault, "Gözetleme ve Cezalandırma: Hapishanenin Doğuşu" kitabında, cezalandırmanın iktidarla ilişkisini ve cezaya toplumsal katılımı detaylarıyla irdeler. (6)

"Azap nedir?" sorusuyla başlar Foucault ve "binlerce ölüme" bölünmüş ölüm cezasından iktidarın umduğu çok yönlü yararı anlamaya çalışır. "...ceza azap çektirmeye yönelik olduğunda, bedenin üzerine rastlantıyla veya blok halinde inmemektedir; ayrıntılı kurallara uygun olarak hesaplanmıştır..." (7)

Bu hesapla azap çektirme, törensel bir ayine dönüştürülür. Yağlı bir urganla idam, giyotin veya çarmıha gerilme... Hangi yöntemle olursa olsun, idamın infazı mutlaka törensel olmalıdır. Zira cezanın amacına -hatta belki de esas amacına- ulaşması için suçlunun ölmesi yetmemektedir. "Azap çektirmenin 'aşırılıkları'nın içinde koskoca bir iktidar ekonomisi yer almaktadır." (8)

Tam da bu noktada, en önemli kavramlardan biri de canavarlıktır. "...bir suçun canavarlığı, aynı zamanda hükümdara meydan okumanın şiddetidir; işte bundan ötürü hükümdarın bu canavarlığı aşmaya, ona egemen olmaya, onu bir aşırılıkla iptal ederek üste gelmeye yönelik bir işlevi olan karşılığı harekete geçecektir." (9)

İktidar, suça canavarlık ("teröristlik") atfederken girdiği "riski", suçluya atfettiği şiddetin üzerine çıkarak, ona karşı hakim ve galip olarak ortadan kaldırmak ister. Bu niyet, azap çektirmenin en önemli gereğine işaret eder: Halkın önünde icra etme. "Bilinecek, ama nasıl cereyan ettiği bir sır olarak kalacak olan bir azap çektirmenin hiçbir anlamı olamazdı." (10)

Bu icraatın tek niyeti ise "ibretlik" bir gösteri sunmak ve dehşete düşürmek değildir. Bunlar da seremoninin önemli gayeleridir; ama asıl niyet, bunun çok ötesidir ve sosyal psikolojinin en ürkütücü konularından birine ilişkindir: Suça dahil etme.

"(Halk) Seyirci olarak çağrılmıştır: gösterilere, suçun herkesin önünde itiraf edilmesine davetlidir; kazıklar, darağaçları, idam direkleri meydanlarda veya yol kenarlarında kurulmaktadır; işkenceden geçenlerin cesetlerinin, büyük bir olasılıkla suçu işledikleri yer olan noktalarda günlerce bırakıldığı olmaktadır. İnsanların bilmeleri yetmez, gözleriyle görmeleri de gerekir. Çünkü korkmaları gerekir; ama aynı zamanda çünkü, cezalandırmanın kefilleri olarak tanık olmaları ve çünkü belli bir noktaya kadar bu işe katılmaları gerekir." (11)

Halkın izlediği temaşada üç belirgin özne vardır: Cezaya karar veren iktidar, cezayı infaz eden cellat ve cezaya maruz kalan canavar. Halk, canavarın akıbetinden ve iktidarın kuvvetinden kaçabilmek için cellatla özdeşlik kurmak zorundadır. Bu özdeşliğin niteliği, içinin asla ferahlamamasına ve giderek daha fazla çürümesine sebep olur. Ferahlayamaz, çünkü aslında icraatın öznesi değildir; çürür, çünkü "Yaşa! Varol!" sesleri kendisinden değil, iktidarın ondaki yansımasından yükselmektedir. (Kendini "sanık" ile özdeşleştirmekten kurtaramayan ise ya dehşet hissiyle dolacak ve hareketsiz kalacak ya da cellatın safına geçerek hayatını kurtaracaktır.)

Ne yaşıyoruz?

7 Haziran Seçimleri öncesinden bu yana Türkiye ve Kürdistan'da, şiddetin giderek artan bir yoğunlukta teşhirine tanık oluyoruz. Bu teşhir, bazen cezalandırmanın dolaylı/örtülü, bazen ise doğrudan/hukuki icraatlarına ilişkin oluyor.

5 Haziran 2015 HDP Amed Mitingi'ne saldırı ile 10 Ekim 2015 Ankara Barış Mitingi'ne saldırı, örtülü cezalandırmanın iki örneği olarak toplumsal hafızada yer edindi. Eylemler, her ne kadar başka bir cezalandırıcı güçle (DAİŞ'le) ilişkilendirilse de, toplumsal algının hiçbir formu, devletin cezalandırma menzilinde olanlara yönelik eylemi, devletten bağımsız ele almadı.

Ekin Wan kod adlı HPG gerillası Kevser Eltürk'ün cenazesinin 10 Ağustos 2015'te Muş'un Varto ilçesinde soyularak fotoğraflanması; Hacı Lokman Birlik'in cenazesinin Şırnak'ta panzer ardında sürüklendiği video kayıtlarının servis edilmesi; Taybet İnan'ın ve başka birçok cenazenin, herkesin bilgisi dahilinde, ailelerin açlık grevine varan çabalarına karşın sokak ortasında günlerce bekletilmesi, ardından bazılarının aileleri olmaksızın gömülmesi; Polis Özel Harekat (PÖH) ve Jandarma Özel Harekat (JÖH) timleri tarafından duvarlara, "TC burada", "Kızlar geldik, ininize girdik", "Ermeni piçleri" gibi yazılar yazılması; yıkılan evlerin, mahallelerin görüntülerinin servis edilmesi ve nihayet Cizre'de bir bodrumda, durumları kamuoyunca gün gün takip edilen çoğu yaralı 60 civarında (?) Kürt'ün öldürülmesi olayları ise, cezalandırmanın doğrudan/"hukuki" icraatlarının örnekleri olarak karşımıza çıktı.

Bu pratiklerin nihai amacına ulaşması için gerekli medya tahkimatı ise, Hitler faşizminin korporasyonunu andırır bir yöntemle (havuz) gerçekleştirilmişti. Korporasyonların dışı içinse korku ya da tarihsel Türk egemen ulus bilinci, "insandışılaştırmaya" (dehümanizasyon) katılmak için yeterli oluyordu. Fakat nihayetinde bu aygıtlar da bir ölçüde resmiydi ve uygarlık kriterlerine, evrensel hukuk normlarına uyum gösterisini sürdürürken bir yandan şiddet teşhirini hakkıyla icra edebilmek için daha fazlası gerekiyordu. Bu noktada sosyal medya devreye girdi. "JİTEM" gibi isimlerle, toplumsal hafızaya kazınmış bir şiddet imajını da geri çağırarak yola koyulan hesaplar, teşhirin temel aygıtına dönüştü.

Bizatihi içinden geçtiğimiz bu sürecin, toplumsal algının farklı formlarında dilenen etkiyi yarattığını, bu anlamda başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bugün toplum, tam da Foucault'nun betimlediği idam sahnesini andırıyor. Ama tabloyu daha da netleştirmek için bir kavramı daha derinlikli irdelemek gerekiyor: İnsandışılaştırma.

#Cizrede60Leş ve Türk ulusunun cezaya katılımı

TRT Haber, 7 Şubat gecesi bir haber geçti: "Güvenlik güçleri Cizre'de teröristlerin kontrolündeki bodrum kata girdi. 60'a yakın terörist etkisiz hale getirildi."

Haberin yayınlanmasının hemen ertesinde Twitter'da, "#Cizrede60Leş" etiketi, en çok konuşulan konular arasına girdi. Etikete yorum yapanlar sevinç çığlıkları atıyor, "Bodrum bodrum" gibi şarkılar paylaşıyor, Kürt halkını ise "etekli", "Ermeni", "eşeksevici" gibi sıfatlarla anıyordu. Yorumlara göre ölenler, ölmeyi hak etmişti; artlarından değil yas tutmak veya üzülmek, sevincini gizlemek dahi vatana ihanetle eşdeğerdi.

Bu ürkütücü "insandışılaştırma" örneğine yalnızca Foucault'nun belirlemeleri ışığında bakmak, elbette eksik olur. Evet, burada cezaya toplumsal katılım vardır; fakat bu fiil, Türk devlet geleneğiyle, dolayısıyla Kürt sorunu bağlamında sömürgecilikle ilişkilenerek daha da keskinleşmiş haldedir. (12)

Bugün gördüğümüz insandışılaştırma pratiklerinin her biri, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne yürütülen Kürt politikasının izlerini taşıyor. Feodal şakiden kuyruklu Kürt'e, oradan teröriste uzanan insandışılaştırma pratiği, toplumun geneline öldürme ve zulmetme eylemlerini meşru cezalandırma yöntemleri olarak kabul ettirmeyi ve hatta toplumu bu eylemlere katmayı; Kürt halkına ise dehşet salmayı, onu önce hareketsiz, ardından iktidarla tam uzlaşı içinde hale getirmeyi hedefliyordu. 

Dolayısıyla bugün yaşadığımız bütün sahnelerin ardında iktidarı görmek, yeterli değildir; bu sahnelerin her birinin ardında, Türk sömürgeciliğinin iktidarı vardır. Menzilinde halkı görmek de yeterli değildir; bu pratiklerin menzilinde, Kürt ulusu vardır. Bu anlamda yaşadıklarımız, Foucault'nun anlattıklarının sömürgecilikle harmanlanıp daha da koyulaşmış formudur. Sömürgecilik harmanı, azap çektirme ve insandışılaştırma ayinlerinin yarattığı dehşetin bazı Kürtlerde açığa çıkardığı "teslimiyet" semptomlarında belirginleşir.

'Siviller ölüyor!'

Türk sömürgeciliğinin insandışılaştırma pratiği, yalnızca cezaya katılan kitlelerde değil, ona maruz kalan, karşısında dehşet hissine kapılarak sinmesi beklenen Kürt ulusunda ve onun adına iktidarla irtibatlananlarda/politika yapanlarda da etkisini gösteriyor.

Bütün katliamlarda, aynı tartışma yeniden açılıyor: Ölenler sivil mi, değil mi?

Halkların Demokratik Partisi (HDP), rapor ve açıklamalarında "sivil" sözcüğünü, adeta insandışılaştırma pratiğinin mührü olan "terörist" sözcüğünün panzehiriymiş gibi, sıklıkla kullanıyor. Fakat bu çaba, iktidarın kuralları ve kavramlar dünyasıyla hakim olduğu gösteri içinde bir meşruiyet arayışı olduğu için mutlak yenilgiyle karşılaşmaktan kurtulamıyor.

Herhangi bir sürecin kavram ve tanımlamaları, sürece damga vuran temel çelişki göz ardı edilerek tayin edilemez. Devlet, propaganda ve eylem biçimi ile Başbakan Davutoğlu'nun açıkladığı "master planda" belirginleşen idari/siyasi planlamaları göstermektedir ki, sürece tam da temel çelişkiden anlam biçmekte, tahkimatını buna göre yapmaktadır. Bu temel çelişki, Türk egemen devlet-ulusu ile Kürt ulusu arasında, Kürtlerin ulusal hakları düzlemindedir. Dolayısıyla cezanın muhatabı, sivil olmayanlar veya "teröristler" değil, bizatihi Kürtlerdir. Çelişkinin öznesi olan da, "silahlı" veya "silahsız" Kürt değil, bizatihi Kürt'tür. 

Belki biraz keskin ama gerekli bir vurguyla söylersek: Kürt'e yönelen saldırıyı "sivillere yönelen saldırı" söylemiyle karşılamak, toplumsal algıdaki karşılığı itibariyle, iktidarın insandışılaştırma pratiğine, niyetten bağımsız olarak, tersten katılmak anlamına gelmektedir.

Bu açıdan HDP (Kürt siyasi hareketi) ile direnişçiler arasında da ciddi bir açı vardır. Direnişçiler, devlet saldırısının temel karakterinin antitezi bir duruş sergiler ve ulusal bir mukavemeti örgütlerken Kürt siyasi hareketinin iktidarın insandışılaştırma pratiğinin antitezini geliştirmeye çalışması, esasa dair ise birkaç "söylem" dışında hareketsiz kalması, toplumsal algıyı bir ölçüde "dumura uğratmaktadır."

Müzakere beklentisi

Foucault, idam betimlemesinde, iktidarın -gücünü ve meşruiyetini artıran- bir rolüne daha dikkat çeker: Affetme. 

Ceza seremonisinde hükümdar, infaz görevi verdiği cellata, hem de bütün gösterisine rağmen, af emri de verebilir. "Olağan durumda, karar ile infaz arasındaki kısa süre (çoğunlukla birkaç saat), affın tamamen son anda gelmesine yol açıyordu. Fakat herhalde törenin yavaş cereyan etmesi, bu olasılığın hesaba katılmasının sonucuydu. Mahkumlar bu olasılığın gerçekleşmesini ummakta ve işlerin uzaması için, darağacının dibinde bile bazı ifşalarda bulunacaklarını iddia etmekteydiler."

Bütün idamlarda idam edilenin gözü, af belgesini getirecek habercidedir. "Hükümdar infazda yalnızca yasanın intikamını alan güç olarak değil, aynı zamanda yasayı ve onun intikamının alınmasını askıya alabilen güç olarak da mevcuttur." (13)

Kürt kentlerindeki mevcut çatışma durumu, toplumsal algıda halen "müzakerelerin öngünü" imajındadır. Daha önce, sözgelimi Kobanê'nin DAİŞ tarafından işgal edilmesi girişimi ve buna karşı YPG öncülüklü direniş sırasında açığa çıkan ayaklanma enerjisinin toplumun büyük bölümünde bugün açığa çıkmamasında, bu beklentili halin payının olduğu da düşünülebilir. Fakat bu ayrıca, devlet şiddetinin de güç aldığı bir beklentidir. Zira bu, bir nevi "af beklentisi"dir ve "affetmek", nihayetinde "affedenin" galip geldiği bir eylemdir. Sürece politik müdahalesi en belirleyici Kürt öznenin, PKK'nin "affedilmekle" malul bir nihayeti kabul etmesi, iktidarın en üst beklentisidir. Bu beklentinin gerçekleşmesi içinse, önce PKK'nin müdahale alanının "af beklentisinden", müzakere isteğinden yararlanmaya çalışmaktadır.

Nasıl yapmalı?

Cezalandırma, iktidar için riskler de taşıyan bir eylemdir. Zira bu eylem sırasında patlayan enerji, hafızanın tazeliğinin ve fiilin şok ediciliğinin de etkisiyle, çok daha büyük sonuçlar doğurabilir. "Adaletsiz olarak kabul edilen bir infazı engellemek, bir mahkumu celladın elinden çekip almak, onun affedilmesini zor kullanarak sağlamak, cellatları daha sonradan izlemek ve onlara saldırmak, yargıçları lanetlemek ve kararlara karşı gürültü patırtı çıkartmak; bütün bunlar, azap çektirme ayinlerini çoğu zaman kuşatan, onların içinden geçen ve onları sarsalayan halk hareketlerinin içinde yer almaktadır." (14)

Dolayısıyla gösteriyi sekteye uğratacak olan, seyirci kılınarak cezanın infazına (canavar ya da cellat olarak) dahil edilen halkın "muktedir-cellat-sanık" dışında ama sanığı savunmak üzere özneleşmesinden başka bir şey değildir.

KCK açıklamaları doğruya işaret ediyor: Halkın topyekün ayaklanması, serhildana kalkması, azap çektirme ayininin sonunu getirecek tek formüldür. (Bir başka formül, itaat ve muktedire gücünü teslim etme olabilir.)

Sorunun esasına, temel çelişkiye dair tutum içermediği için halkı ancak seyirci kılabilecek bir barış aktivizmi, "sivil katliamları" örneğinde olduğu gibi iktidarın gösterisinden kopamayan bir kavramlar bulutu ve çelişkinin Kürt tarafında bulunan öznelerin "senkronizasyon sorunu", halkın müdahalesi ihtimalini güçleştirmektedir. Zira halk, yalnızca "karşı tarafın" görmesini istediği, bu amaçla teşhir ettiği şiddeti görmekte ve dehşete kapılmaktadır; çelişkinin esası ve talepler, "bizim mahallede" halen sürece damga vuran unsurlar değildir.

Halkın özneleşmesi ve azap çektirme seremonisine ayrı bir özne olarak müdahale etmesi, iktidarın dehşet menzilinden çıkması isteniyorsa, önce temel çelişkiye göre örgütlenmemiş ve iktidar damgalı konumlanmadan/dilden kurtulmak gerekmektedir.

Yazının en başına geri döner ve kulağımızı yeniden Wilhelm Reich'e çevirirsek: "Faşizmle etkili biçimde savaşmanın biricik yolu, onun karşısına yaşam süreçlerinin nesnel ve objektif/pratik bilgileriyle dikilmektir. Siyasal gevezelik, elçilikler arası dolaplar, anlı şanlı geçit törenleri konusunda hiç kimse, hiçbir zaman onunla aşık atamaz."

Kaynaklar ve notlar:

1, 2, 3, 4: Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı, Wilhelm Reich, Payel Yayınları, Aralık 1979
5: Aktaran Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, İmge Kitabevi Yayınları, Temmuz 1992
6, 7, 8, 9, 10, 11, 13, 14: Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, İmge Kitabevi Yayınları, Temmuz 1992
12: Türk devletinin insandışılaştırma pratiğine ilişkin iyi bir yazıyı, Elif Demirkaya ve Serhat Arslan, PolitikART'a yazmıştı: Bir TC politikası olarak insandışılaştırma ve öldürülebilir kılma. Şuradan ulaşılabilir: http://yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=47545

Yorumlar

  1. Boşuna nefesini tüketme burada 3-5 çocuğun aklını karıştırmaktan başka bisey yaptığın yok çok istiyorsan silahı al eline çık dağına durdur Türkün gücünü.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.