Ana içeriğe atla

Koryürek: Yakında ekmek lüks olacak!


İklim değişikliği, popüler adıyla "küresel ısınma", çok önemli ve öneminden önümüzdeki yıllar boyunca hiç yitirmeyecek gibi görünen bir gündem maddesi... Söz konusu olan, hepimizin dünyasının ve neslimizin bugünü ve geleceği... Bugünümüz ve yarınımızda, insan soyunun yanlışları yüzünden yaşanan, büyüyerek yaşanacak olan felaketler var, gibi görünüyor.

Defne Koryürek, iklim ve çevre konusunda başvurulabilecek en iyi isimlerden biri. İMC TV'de "Ne Yiyorsak Oyuz" programını hazırlayıp sunan, "Lüferi Koruma Hareketi"nin Türkiye temsilcisi olan Koryürek, ayrıca dünya genelinde alternatif tüketim alışkanlıklarını tartışan ve uygulamaya koyan "Slow Food Hareketi"nin de bir aktivisti. Adına birçok kampanyada rastlamak mümkün.

Koryürek'le İklim Zirvesi'ni ve yerküremizin, neslimizin geleceğini, yapabileceklerimizi konuştuk.



Öncelikle, küresel ısınma gerçekten de ciddi bir tehdit mi? Bazıları öyle olmadığını da söylüyor...

Son derece ciddi bir tehdit. Aşağı yukarı 60'lardan, 70'lerden bu yana biliminsanlarının kanıtlara dayalı telaffuz ettiği, tümüyle sanayileşmemizin, tüketme usullerimizin radikal değişmesinin karşılığı bir değişim, bir dönüşüm.

Küresel ısınma diye tarif etmek, herhalde yanlış aslında. Küresel iklim değişikliği diyoruz. Zira bazı yerler çok ısınıyor, bazı yerler çok soğuyor. Dünyanın önemli kısmında soğuk-sıcak arasındaki salınımlar şiddetleniyor. Örneğin bizim coğrafyamızda çok daha soğuk kışlar ve çok daha sıcak yazlar yaşanacağı; denizlerdeki akıntıların değişmesinden, kutup bölgesinin erimesinden, buzulların erimesinden dolayı rüzgarların, ısının ve dünyadaki hava döngüsünün bozulacağı ve bunun karşılığında da dünyanın ikliminin önemli bir şekilde değişeceği, zaten 60'lardan, 70'lerden beri öngörülüyor. Şu anda da bunu yaşıyoruz.

Somut konuşursak... Başımıza tam olarak ne gelecek? Önüne geçilmezse 50 yıl sonra ne olacağız?

* 35 yıla kadar zaten ciddi anlamda bugün gördüğümüz dünyayı görmeyeceğiz, yaşadığımız usulleri yaşamayacağız. 100 yıl kadar bir zaman içinde insan türü için bu gezegende yaşıyor olmak çok güçleşecek. Hiçbir tür anında yok olmuyor, o yüzden "insan yok olacak" demek çok kolay bir şey değil. Malum pandalar da iki taneye kadar düştü, ondan sonra bir gayrete girdi.

* İnsanın parçası olduğu omurgalıların yok oluşunda ciddi bir artış var. Yüzde 114'ten bahsediliyor, bu artışta. Dolayısıyla 15, 25, 35 yıla kadar aslında kendi türümüzün ve bunun yanı sıra pek çok türün yok oluşunu gözlemleyeceğiz. Çünkü değişen iklim koşulları, bir günde, iki günde, üç günde bu şiddetle değiştiğinde hiçbir organizmanın bununla halleşme, kendi düzenini götürme imkanı olmuyor.

* Biraz daha basit gidelim, yok olacağız korkusuyla konuşmayalım bunu: Ekmek mesela, dünyanın en lüks şeylerinden biri olacak, çünkü buğday yetiştirmek zor olacak. Makarna ve ekmek, bugün sıradan gıdalarımız gibi görünmekle birlikte çok yakın gelecekte lüks sınıfa geçecek. 

* Çıkacak savaşların suyun üzerinden olacağını onlarca yıldır konuşup duruyoruz. Net olan bir şey var: Su bulabilmek, büyük bir mesele olacak ve bunun üzerinden muazzam göçler yaşanacak. 

* Bugün Akdeniz'de yaşadığımız kahredici göç, şiddetlenerek artacak ve biz çok daha fazla kadının, çocuğun yollarda telef olduğunu izleyeceğiz.

* Kültürler bütün bu süreç içinde haliyle çökecek. İnsanın Bir coğrafyada yarattığı kültürü bir başka coğrafyaya taşıması çok zorken, hele de böylesine zorlu koşullarda, hayatta kalma, ekmeğini, suyunu bulma kaygısıyla göç ederken taşıması hiç mümkün olmayacak. Dolayısıyla çok övündüğümüz, insanlığın medar-ı iftiharı olarak değerlendirdiğimiz kültürlerimiz çöküyor olacak.

Önümüzdeki 15-20 yılda bunları şiddetlenerek yaşayacağız. Bunların hiçbiri de yönü değiştirilebilir görünmüyor.

Bunlar distopya gibi geliyor insana... Daha da somutlamak açısından: Bundan 50 yıl, 100 yıl önce insanlığın ya da yerkürenin sahip olduğu ama bugün küresel iklim değişikliği dolayısıyla kaybettiği neler var mesela?

Bu şekilde bir bilanço çıkarmak herhalde benim haddim değil. Eminim uluslarası ajanslar, örgütler bir takım envanterler tutuyorlardır. Ama yok oluşun hangi noktasında kayıplarımız küresel iklim değişikliğinden dolayı; hangi canlıyı, varlığı tüketmişliğimiz iklim değişikliğinin sebebi? Bunlar galiba biraz da iç içe geçmiş durumda.

Aslında belki de meseleye şuradan bakacak olursak, daha basit bir kavrayışı sunabiliriz: Benim doğduğum yıllardaki insan nüfusuyla -ki ben 50 yaşımı daha yakalamadım- şimdiki insan nüfusu arasında iki kat var... Evinizden hesap yapın: Kaç odanız olursa olsun, nüfusunuz ikiye katlandığı zaman sığamaz hale gelirsiniz. Tüm bunun üzerine evinizin eğer etrafındaki bahçeyi kullanma biçiminizi düzgün inşa etmediyseniz, yeterlilik üzerine değil daha fazlası üzerine inşa ettiyseniz, bu nüfus artışıyla beraber bahçenizde bir çöküş gözlemlersiniz. Toprağı tuzlanmaya başlar, kuyunuzu daha derine indirmek zorunda kalırsınız.

Sadece insan üzerinden konuşuyorum, diğer canlılar üzerinden konuşmuyorum dahi. Bizim gezegenemize şu anda yaptığımız, var olan kaynakları son derece kendimize dönük, gezegen sadece insana aitmiş gibi tüketme yoluna gitmek... 

Ne zamandan beri böyle yapıyoruz?

50 yıllık bir süreç değil bu, çok daha uzun... Coğrafi keşifler döneminden almalısınız. Değişik coğrafyaların doğal varlıklarını taşıma kültürüne, klişe deyimiyle kapitalist sistemin kuruluşuna bakmalısınız. Köle tacirliğine, esaret tacirliğine bakmalısınız. Şekerden yaratılan sermayeyle yaratılan sanayi devrimine bakmalısınız. Sanayi devriminin sirayet etmesiyle önce Avrupa'da, sonra dünyada tüketimin nasıl ilerlediğine, yarışın nasıl küreselleştiğine bakmalısınız. Küreselleşen dünyada artık bütün hükümetlerin el birliğiyle daha da, daha da, daha da yok etmek üzere yarış halinde olduğunu görebilirsiniz.

"Dolayısıyla geçtiğimiz 50 yıl içinde elimizden ne kayboldu"dan ziyade, asıl "Bu 50, 150, 350 yılda ne yaptık" diye bakmakta fayda var, diye düşünüyorum. Neyi kaybettiğimizin envanterinden ziyade bu dönüşüme neyin sebep olduğuyla yüzleşmemiz ve çok hızlı bir tavır almamız gerekiyor.

Fail olarak sıraladıklarınız, bu sene 21'incisi düzenlenen İklim Zirvesi'nde bir araya geldi, işte COP21 toplandı. Daha önceki COP toplantılarından çıkan kararların akıbeti malum; COP21 de kararlarını açıkladı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında hükümetlerden çok beklentimiz olamayacağını söylemem lazım. Hükümetlerin işi, var olan çıkar gruplarını yönetirken, onların varlığını devam ettirirken, ulus devlet dediğimiz sistemin de bekasının garantörü olmak. Bu zaten insanlığın iyiliği filan için bir duruş değil. Bu sistem zaten sokaktaki insanın onayıyla yapılacak bir şey de değil. Dolayısıyla hükümetlerin COP21'de toplanıp dünyanın gidişatına ilişkin zeki, adil bir karar alacağını beklemek kolay değil.

Burada iş bize düşüyor. Sokaktaki insanlara... Biz sokaktaki insanlar, aç kalacak olanlarız. Biz, iklim değişikliklerinden en sert zararı görecek olanlarız. Biz sokaktaki insanlar, yok olacak olanlarız. Bunun için de hükümetlere, şirketlere veya bu sisteme ulaşmak, onu değiştirmek konusunda tercihlerine başvurulmayanlarız. İş bize düşüyor.

Aslında Paris'te alındığını gördüğümüz herhangi bir gerçekçi karar yok. Deniliyor ki, herkes ne yapacağının tarifini yapsın. Malumunuz, pek çok uzman, minimum 2 derecelik ısınmayı artık geri dönülmez görüyor. COP21'de dediler ki hükümetler, "Biz bu ısınmayı 1.5'a çekebilmek için gayrete girelim. Bunun için de ne yapacağımızı oturup listeleyelim." Yani aslında hiçbir şeyde anlaşmadılar. Şunu yapacağız diye kesin, net bir karar almadılar. 

Bize, sokaktaki insana düşen, durumun vahametinin idrakıyla, 1.5'a düşürebilmek için gerekli hareketleri, kararları almak üzere yerel hükümetlerimize baskı yapmak. Ki bir sonraki toplantıda en azından 1.5 ya da 2'de durdurulması için gerekli önlemlerin alındığı bir anlaşmaya dönüşsün.

Nasıl yapacağız bunu?

Hükümetler, çıkar gruplarının varlığını sürdürmeyi, en az ulus devletlerin varlığını sürdürmek kadar önemsiyor. Dolayısıyla aslında tüketici gücü belki girecek devreye. Tüketmiyor olmamız bir çözüm olabilir. Tüketmediğimizi gördüklerinde büyük ihtimalle farklı yönlere gidecekler. Ya da tükettiğimiz ürünler üzerinden bunları üreten ulus ötesi şirketlere baskımız olması gerekiyor. Onların usullerine, örneğin fosil yakıt kullanım biçimlerine ilişkin... Tercihlerimizi çok sert ifade ediyor olmamız gerekiyor. Bunları teker teker, adım adım yapmak geciktiğimiz de bir şey. 

Her birimizin teker teker gelişmeleri izleyip, bir gün hepimizin göçmen, sığınmacı olacağını, ekmeği bulmakta zorlanacağını, taze-temiz suya ulaşmakta güçlük çekeceğini anlamamız gerekiyor. Bunun için de kendi yaşamlarımızda, ekonomik tercihlerimizde değişiklikler yapmaya yönelmemiz gerekiyor.

Bu konuya tekrar dönelim ama önce Türkiye... COP21'de yine "Günün Fosili" seçilmeyi de başardı. Türkiye'nin iklim değişikliği yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

Geçen gün Pelin Cengiz çok güzel bir yazı yazdı: Avrupa Birliği'nin çılgın projelerle kültür emanetlerinin başına gelenler umrunda değil, dedi. Hasankeyf işte... Sular altında kalıyor, hükümetlerimize derdimizi anlatamadığımız için oraya buraya şikayet ediyoruz, aslında hepsi aynı çıkar gruplarının, sistemin savunucusu, yürütücüsü. Dolayısıyla Türkiye'de duyuramadığımız sesi Avrupa Birliği de duymuyor.

Yani aslında burada Türkiye'yi ayırıp bir şey söylemek ne kadar adil, emin değilim. 

Türkiye, son yüz yıldır geride kaldığı sanayileşmiş Avrupa'ya yetişmek, küreselleşmeye başlayan ilişkiler içinde yerini almak için debelenmiş bir sistem. Bugün Tayyip Erdoğan'ın ya da Davutoğlu'nun yatırım politikalarıyla, evet biraz daha küçük ölçekli görünebilir ama, Demirel'in yatırım politikaları arasında çok büyük fark yok. Büyüme ekonomisi... Türkiye'nin çok uzun zamandır sürdürdüğü bir sistem. Biz de bunu hep alkışladık: "Aa bak görüyor musun, bu kadar krize rağmen yüzde 4.5 büyüdük, vaay aferin!"

Şimdi de durum çok farklı değil, o bağlamda. Dünyanın pek çok ülkesinden ayrı konuşulmaması lazım Türkiye'nin. Tabii şu var: Türkiye'nin hala geriye dönme kapasitesi, sanayileşmiş diğer ülkelerden daha yüklü. Neden? Çünkü aldığı yol, daha yeni bir yol. Geriye dönebilecek, toprakla, tarımla ilişkilerini yeniden tesis edebilecek donanımı var. Henüz o bilgi kaybolmadı. Amerika'da örneğin, üçüncü kuşak, diyorlar, yemek yapmayı bilmiyor. Bizde böyle bir şey yok. Biz hala kendi domatesimizi güneşte kurutup ondan salça yapmayı bilen insanlarız. Bu anlamda bilgiyi kaybetmedik. Kendine daha yeterli bir sisteme dönmesi, ekonomiyi böyle yönetmesi, planlaması, büyük ihtimalle başkalarına göre çok daha kolay. O anlamda sanıyorum, bizim tuttuğumuz yoldan dönmüyor oluşumuzun ağırlığı, sorumluluğu çok daha yüklü.

Ama bir enteresanlık da yok mu? İşte Dünya İklim Zirvesi'nde karbon salınımı hedefini azaltmayı değil artırmayı taahhüt eden bir Türkiye vardı mesela...

Beni çok şaşırtmıyor. Bu şuursuzluk, kaptırılıp gidilmiş bir süreç. Ama ben sadece Türkiye hükümetini dövme taraftarı değilim. Bütün bunun başlangıcına bakacak olursanız, onlar durmadıktan sonra hiçbir şey değişmez.

Bugün sular altında kalacak olan adalar var. Tek hatası olmayan, bütün bu gidişatta katkısı, dahli hiç olmayan adalar bunlar... 

Aslında G8 ülkelerinin ağırlığı var. Evet şuursuz, doğru; evet Türkiye arsız, idraksız kalıyor; ama ayırarak Türkiye'yi konuşmayı çok da adil görmüyorum. Aslında ulus ötesi, sınır ötesi bakıyor olmamız gerekiyor. Herhangi bir yerde tek başına kurtuluş yok. Her eylemde dediğimiz gibi: Ya hep beraber, ya hiçbirimiz. Türkiye hükümetinin, Amerikan, Alman, İngiliz, Fransız hükümetlerinin hepsinin aslında sokaktaki İngiliz, Fransız, Alman, Amerikalı, Türk insanlar tarafından hizaya sokulması gerekiyor. Bu da hiç kolay bir süreç değil. El ele vererek, bu gezegene odaklanarak ilerlememiz gerekiyor.

Peki ama nasıl? Öncelikle önüne geçmek mümkün mü? Ve her birimize bu sürecin önüne geçmek için ne düşüyor?

Ömer Madra'ya sorarsanız, "Enerji ihtiyaçlarımızın yönünü değiştirdiğimiz takdirde kurtarırız" diyor. Yani, "Fosil yakıttan vazgeçelim, tümüyle güneşe dönelim, bu iş zaten çözülecek" diyor. Ben o kadar kolay olduğunu düşünmüyorum.

Yeme içme biçimlerimiz, bundan 50 yıl öncesiyle kıyaslandığında olağanüstü lüks. Hepimiz böyle yaşıyoruz, ama hepimiz... Hiçbir sınıf ayırt etmeksizin söylüyorum. 

Geriye çekilmenin yollarını bulmamız, küçülmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Aşağı yukarı iki yıldır, "Şehirleri lağvetmemiz gerekiyor" diyorum, alay ediyorlar benimle. Biz karı-koca şehirden çıkmayı planladık üç yıl önce, bu yıl son yılımız. Çıkmak zorundayız, küçülmek zorundayız. Şehir, varlığı, biçimiyle, rant için kurulmuştur. Şehrin dışında hiçbir yerde, ikinci bir ev derdine düşmezsiniz, sekiz tane daha pantolonum olsun demezsiniz, sizin için araba bir statü meselesi değildir. Bütün bunlar, gezegenin tüketim biçimlerini bozuyor. Türkiye, benim doğduğum tarihten bu yana ciddi şehirleşme yaşadı. O yıllarda yüzde 75 kırsalda yaşıyordu, şimdi yüzde 70 üstü şehirde yaşıyor. Bunun karşısında tabii gezegenin tüketimi de ona göre oluyor.

Kanaatimce şehirlerden çıkmamız gerekiyor. Kırsalda yeni işbirlikleri kurmayı becermemiz gerekiyor. Hepimizin yeniden tarım insanı olabileceğinden çok emin değilim, yarattığımız zeki başka iş kolları da var, onların da yaşıyor olması lazım, kültürümüzün, varlığımızın bir parçası; ama şehirler bu halleriyle mümkün değil küresel iklim değişikliğini geri döndürmeye izin vermez. İster güneşe geçelim, ister geçmeyelim, fark etmez.

Genel itibariyle biraz umutsuz olduğunu intibasına kapıldım. Öyle mi?

Doğru. Çok parlak görmüyorum. Aslında türümüzden bir anlamda utandığımı da söylemem lazım. Bunu sıklıkla tekrarlıyorum: İnsan, çok kibirli bir varlık. Çok kendine dönük bir varlık. Bu halimizden hiçbir şey olacağını düşünmüyorum. Dolayısıyla da gezegen, işte yüz yıla kalmadan bizi tükürüp atacak, diye de tekrar ediyorum.

Tabii ne kadar umutsuz olursam olayım, bir de gururum, onurum var. Yok olabiliriz, insanlık sahiden bu gezegene yaptıklarından, paydaşlarına yaptıklarından ötürü dışlanabilir, atılabilir. Ama bu süreç içinde ihtimaldir ki, biz yaptığımızın idrakına varabilir ve onurlu bir şekilde yok olabiliriz. Düzelterek, onararak yok olabiliriz. Biraz oradan konuşmayı tercih ediyorum. "Bizden sonrası tufan" demememiz gerekiyor. Ne olursa olsun, bu gezegenin hakkını vermemiz, zekamızın, vicdanımızın hakkını vermemiz gerekiyor.


Hevsel ile Yedikule'nin kardeşliği mümkün mü?

Defne Koryürek'i "yakalamışken", sohbeti iklim değişikliği konusuyla sınırlı tutmamak istedik; bir de ülkeden başka bir vakıayı, Kürdistan'daki doğa ve tarih katliamının Türkiye'de önemine yaraşır biçimde protesto edilmemesini konuştuk. 

Bu, Koryürek'i oldukça "dertlendiren" bir konu... Öncelikle, büyük bir saldırı altında olduğumuzu hatırlatıyor, "Bazen etrafınızda onlarca şeyin olduğunu görüyorsunuz, bir tanesinin ucundan tutabiliyorsunuz" diyor ve devam ediyor: "Türkiye çok uzun zamandır büyük bir hoyratlığın pençesinde. Zannediyorum, bu büyüme ekonomisi, başkalarını yakalama, küresel ekonomide kendi yerini bulabilme gayreti; zarafeti, merhameti, muhabbeti ciddi anlamda unutturdu hepimize. Hepimiz çok sertleştik. Sadece tepeden aşağıya değil, kendi aramızda da kimse bir şey söylemek mümkün olmuyor. Dost ortamlarında bile sesimiz birdenbire sertleşiyor, hoyratlaşıyor."

Aktivistlerin doğu, güney, kuzey, batı diye ayırarak baktığını düşünmediğini belirtiyor Koryürek. Kendisinin de dahil olduğu "Slow Food" (Yavaş Yemek) Hareketi'nin Mardin'in Derik ilçesinde uluslararası bir "zeytin" buluşması organize etmeye çalıştığını, ancak yaşananlar dolayısıyla mümkün olduğunu anlatıyor ve ekliyor: "Çok fena sarılmış durumdayız. Bu duyarsızlık, nereye yetişeceğini bilememe, elini attığı şeyin yaşadığı yerde olmasına öncelik vermek zorunda kalma ve bu arada savrulup durma... Ben İstanbullu, büyük şehirde yaşayan, Avrupalı bir hareketin temsilcisi bir kadın olarak çok daha beyaz görünenlerden biriyim. Sizin bu sorunuzun karşısında ne kadar ezilip büzüldüğümü, nasıl utandığımı, mutsuz, hüzünlü olduğumu anlatamam. Elimden bir şey gelse, bir değil on beş gün yapacağımı bildiğim halde, buradakilere yetişme derdinden hiçbir yere gidemiyorum. Bilmemekten, görmemekten asla değil."

Soruyu sorarken niyetimiz, Koryürek ve onun gibi dünyanın her bir taşına verdiği kıymet ve uluslar, sınırlar ötesi yaklaşımı eylemlerinden anlaşılanları eleştirmek değildi; ama Koryürek, kendi çevresinde yaşanan ruh halini de anlatarak şunları kaydetti: "İstanbul'da yaşanan şiddet, çok güçlü bir reaksiyon göstermeyi gerektiriyor. Kuzey Ormanları, Yedikule Bostanları, sulak alanlar ve bu arada sürekli inşa edilen binalar, dönüşüm politikaları, pislenen sular, Kurbağalı Dere meselesi... Bütün bunların her birine aynı anda yetişmeye çalışırken aynı zamanda mahcup oluyor olmaktan yoruluyor insan. Duyurabilme şansım olacağı için altını çizerek söylüyorum: Her gün yeniden burada yan yana duran üç kişiden birinin neden oraya (Cizre, Sur vs.) gidemediğini, bir kişi olarak gittiğinde acaba bir iş yapıp yapamayacağını, burada okuduğumuzun oraya gittiğimiz zaman elimizde gerçekçi bir araç olup olamayacağını her gün sorgulayıp duruyoruz."

Aktivistler arasında bu konunun "travmalar yaratabilecek kadar" ağır bir gündem olabildiğine belirten Koryürek, sözlerini şöyle noktalıyor: "Kopacağız diye yüreğimiz çıkıyor. Hevsel Bahçeleri'yle Yedikule Bostanları'nın kardeşliği üzerinden bir şey yapmaktı, hep hayalimiz. Bunu yapamıyor olmaktan kahrolmuş durumdayız. Büyük bir hoyratlık var, bunun içinden ancak birbirimize muhabbetle çıkacağız, ona inanıyorum."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.