Ana içeriğe atla

Gölgeye eyvallah da kimin silahının gölgesi



Geçen seçim sonrasındaki kutlamalarda HDP gönüllüsü, oğlu özgürlük yolunda şehit düşmüş bir abimiz, büyük bir heyecan dalgasıyla, “Cumhuriyetin temellerine dinamiti koyduk, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” demişti. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a değişmeyen, hatta bazı yönleriyle daha da derinleşen en önemli vaka bu.
“Enseyi karartmayalım.” Parlamentonun en büyük üçüncü gücü olarak HDP’nin vahşet düzeyinde baskılara rağmen korumayı başardığı düzey, Kürdistan’da özgürlükçü çizginin kazandığı toplumsal ve siyasal mevzilerle birlikte, antidemokratik/tekçi devlet çizgisinin ve “sömürgeciliğin” eskisi gibi devam etmesinin olanaksızlığını garantilemeye devam ediyor. Kuşkusuz gerek Ortadoğu gerekse de Türkiye siyaseti açısından konjonktür, büyük emekleri ve bedelleri gerektiren bir mücadele sürecine işaret ediyor; fakat potansiyel kazanımlar da eskiye göre büyük, somut ve kısa vadede erişilebilir.
HDP’nin oy grafiğine bakıp hiçbir yenilgi görmemek, nikbinlikle değil körlükle açıklanabilir elbette. Fakat göreli başarısızlığa, seçim çalışmalarının olağanüstü bir baskı eşliğinde sürdürüldüğü gerçeğini gözardı ederek bakmak da hakikati kavramaktan uzak olur. Doğaldır ki, öncelikle göreli başarısızlığı tüm hatlarıyla ortaya koymak, ardından gerekçeleri üzerine düşünmek, dönüşmek, dönüştürmek gerekiyor.
Seçimlerin ülke sathında yaratması muhtemel gelişmeler, AKP’nin yeni tek başına iktidarının tahkim edilmiş bir “Erdoğan rejimine” dönüşüp dönüşemeyeceği, bu sırada Kürt sorununun ne olacağı, çatışmaların devam edip etmeyeceği, bu yazının konusu değil. Bu yazının derdi, HDP’nin göreli başarısızlığının en önemli gerekçesi olan “silah gölgesini” netleştirmeye çalışmak ve oy kaybını öz yönetim direnişleriyle açıklamaya çalışanlara yanıt vermek olacak.

Silahların gölgesinde seçim

1 Kasım seçimleri, sadece Türkiye tarihinin değil, belki de dünyanın en enteresan seçimlerinden biri oldu. Öyle ki, gelişmeleri takip etmek için Türkiye’de bulunan Avrupa Parlamentosu heyetinde yer alan Martina Michels, gördüklerini şöyle tarif ediyordu: “Burada yaşananlar, hiçbir demokrasi kriterine uygun değildir. Bu, kesinlikle demokrasiye uymayan bir görüntüdür. Bu şekilde militarist bir atmosferi dünyanın hiçbir yerinde görmedim. Gerçekten inanılmaz bir görüntü var burada.”
Avrupalı parlamenterin tanık olduğu baskılar, seçim süreci boyunca HDP’ye uygulanan sindirme, susturma, işlevsizleştirme politikasının en düşük yoğunluklu haliydi. Baskılama, AKP’nin bir taktik olarak “gerilimi yükseltmesi” sebebiyle vuku buldu ki bu, seçim sonuçlarına dair yapılacak herhangi bir değerlendirmede asla “arkaik unsur” olarak görülebilir bir vaka değil. Hatta 7 Haziran’la 1 Kasım karşılaştırıldığında en önemli değişkenin bu olduğu da söylenebilir.

Peki ne oldu?
*  Öncelikle, HDP’nin seçim çalışması yapması, yurt sathında engellendi. Ankara Katliamı ardından parti, güvenlik kaygıları dolayısıyla miting dahi yapamadı. Partinin kendini seçmene anlatma kanalı, binlerce gönüllünün birebir ilişkilerinden başkası değildi.
*  “Hukuken” bütün partilere eşit yaklaşmak zorunda olan TRT başta olmak üzere bütün medya organlarında, HDP başta olmak üzere AKP dışındaki tüm partiler sansürlendi. TRT’de yayınlanan seçim özel yayınlarına HDP ve diğer partilerden hiç temsilci katılmazken, AKP’nin 37 temsilcisi 25 saat boyunca parti programını anlattı; diğer partileri eleştirdi. Aynı durum, haber bültenlerinde ve rutin tartışma programlarında da devam etti.
* Vakayı adiye: AKP, bütün devlet olanaklarını seçim kampanyasına seferber etti. Çalışmalar, birçok kentte üst düzey mülki amirler eliyle yürütüldü.
*  HDP Genel Merkezi de dahil olmak üzere 200’ün üzerinde HDP bürosuna saldırı düzenlendi. Saldırılar, münferiden veya refleksle gerçekleşmiş değildi. Öyle ki 7-8 Eylül tarihleri, “kristal gece” olarak anılacak denli organize saldırılara tanıklık etti. Saldırganlar, kendilerini gizlemeye dahi gerek görmeyen AKP üye ve yöneticileri ile Osmanlı Ocakları üyeleriydi.
* Tescilli “organize suç örgütü lideri”, Türk devlet geleneğinin “has adamı” Sedat Peker, “operasyonel” gücüyle AKP seçim çalışmalarının neferi oldu. Her yerde AKP’ye de değil Erdoğan’a oy toplayan Peker, Rize’de düzenlediği mitingde ise “Oluk oluk kan akacak” sözleriyle halkı tehdit etti.
* Kürt sorunu dolayımıyla üretilen şiddet dili, ülkenin dört bir yanında Kürtlere ve HDP’ye yönelik ırkçı bir dalgaya dönüştü. HDP’liler, Batı kentlerinde çalışma yapamaz hale geldi. Dolayısıyla seçmene, devlet olanaklarıyla yaygınlaştırılan düşmanca propaganda karşıtı tek söz edilemedi. HDP’liler sadece dar çevreleriyle sınırlı bir seçim çalışması yürütmek durumunda kaldı.
* Kürdistan’da şiddet tırmandırıldı. Varto, Cizre, Silopi, Gever gibi birçok merkezde halk, özel harekat timlerinin katliamcı kuşatmasına “öz yönetim direnişleriyle” yanıt verdi. Onlarca insan, sivil, çocuk, genç, yaşlı ayrımı yapılmaksızın katledildi. Kentleri kuşatmaya alan özel harekat polisleri, duvarlara provokatif, ırkçı sloganlar yazmayı da ihmal etmedi; adeta “kurtarıcı Mesih” misali şiddet çağrıldı.
*  Süreç boyunca HDP çalışmasını yürüten herkese, Kürt halkının temsilcilerine ve yerel yönetimlere, 2009’daki KCK operasyonları dalgasıyla yarışır bir kriminalizasyon uygulandı. HDP’nin yüksek oy aldığı merkezlerde, yirminin üzerinde belediye eşbaşkanı tutuklandı; dört eşbaşkan görevden uzaklaştırıldı. Ayrıca binlerce parti üye ve yöneticisi gözaltına alındı; bunlardan yüzlercesi tutuklandı. Dünya literatürüne geçecek bir vaka da yaşandı: 7 Haziran seçimlerinde 6 milyon oy alan HDP’nin seçim beyannamesi de yasaklandı!
* HDP’ye destek vermek şöyle dursun, “normal bir parti gibi” yaklaşan medya organları dahi büyük karalama kampanyalarına ve gayrihukuki dayatmalara maruz kaldı. Bu medya organlarının önemli kısmı, HDP’lileri haberleştirmekten, ekrana çıkarmaktan vazgeçti. Muhalif basının ise yayınları, sansürlerle engellenmeye çalışıldı. Onlarca yayın organının internet sitesi, defalarca kez kapatıldı.
* AKP, başta Kürdistan’da olmak üzere her yerde, “beyaz eşya dağıtımı” gibi sadaka yöntemlerine yeniden ve büyük kaynaklar ayırarak başvurdu. Adıyaman’daki “oy satma işlemine” dair görüntüler, ifşa da oldu.
* AKP’nin korku ve gerilime dayalı “seçim kampanyası”, Ahmet Davutoğlu’nun “beyaz Toros” tehdidiyle resmi söylemde de yerini buldu. “İktidar olamadığımız için çözüm süreci akamete uğradı, yeniden savaş gündeme geldi” argümanı, 90’ların korkulu fenomeniyle buluşturulmuştu. Niyet ise açıktı.
* Bu sürecin spesifik yönlerinden biri de elbette, askeri operasyonlardı. Savaş uçakları, Kuzey Kürdistan’daki birçok alanı ilk defa bombaladı. Bir gecede 400 sorti yapılan operasyonlar gerçekleştirildi. Bu sırada mezarlıklar dahi bombalandı; yaşamını yitiren Kürt gerillaların cenazelerine basılan görüntülerle Ekin Wan’ın çıplak cenazesi servis edildi. Şiddetin teşhiri konusundaki taktiğin DAİŞ’ten farkı yoktu. “Karşı-teşhir” yeterince başarılı olamayınca, AKP’nin bu taktiği de başarı kazandı; korkuya katık oldu.
* Saldırılar seçim günü de durmak bilmedi. Kürdistan’da halk sandığa, silahların gölgesinde gitti. Birçok merkezde sokağa çıkanlar, kar maskeli, silahlı özel harekat timleriyle, panzerlerle, akreplerle, TOMA’larla karşılaştı. Birçok kentten, halkın “açık oy” kullanmaya zorlandığı haberleri geldi. Yaşananlar, uluslarararası gözlemciler tarafından da kaydedildi, aktarıldı. Kürt halkı, bütün baskılara rağmen büyük bir duyarlılıkla sandığa gitti, HDP’nin net hegemonyasını tasdikledi; fakat en çok oy aldığı kentlerin bazılarında, “sıkıyönetim” dolayısıyla, katılımın yüzde 2-3 dolaylarında düştüğü de görüldü.
* Ankara Katliamı, AKP’nin gerilim ve korkuya dayalı seçim kampanyasının en kanlı hali oldu. AKP, bu saldırıyı da kendi sorumluluğunu hasıraltı ederek, “Aziz vatanımız, istikrarımız çok derin güçlerin saldırısı altında” söylemiyle bir mağduriyet argümanına dönüştürmeyi -ne yazık ki- büyük oranda başardı. Katliamın yarattığı korku atmosferinden oy devşirilmek istendiği o kadar açıktı ki, Davutoğlu “hesabı” ağzından kaçırdı: “Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptık ve kamuoyunun nabzını tutuyoruz, oylarımızda bir yükseliş trendi var... Önemli olan burada bizim hedefimiz Ak Parti’nin tek başına iktidarı getirecek sonucu elde etmesi.”
*  Oy kaybının yoğunlaştığı merkezler de göstermektedir ki, tüm bu saldırı konsepti, korku ve gerilime dayalı seçim kampanyası, HDP’nin sesini ulaştırmakta da zorluk çektiği orta sınıfın bir kesimini partiden -hiç değilse şimdilik koparmıştır. Yine, kaybın “yeni seçmenden” olduğu anlaşılmaktadır. Bu veri, HDP’nin çatışmaların gerekçesi ve biçimine ilişkin güçlü bir propaganda yapamamış olmasının oldukça etkili olduğunu bir kez daha teyit etmektedir.

Oy kaybına sebep ‘hendekler’ mi?

Seçim sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından yapılan bazı değerlendirmelerde HDP’nin yaşadığı oy kaybı, PKK’nin tavrına ve Kürdistan’daki “öz yönetim direnişlerine” bağlandı. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun’un değerlendirmesini, -bazıları kendini HDP’nin yanında da konumlandıran- liberal cenahın örneklemini oluşturması açısından aktarabiliriz: “PKK’nin çatışma stratejisinin aynı zamanda HDP’yi de vurduğunu, HDP’ye de çok büyük bir zarar verdiğini, seçmen desteğinin örselenmesine, siyasi olarak olgunlaşmasının engellenmesine sebebiyet verdiğini yazmıştım. Bunu gördük. PKK bu yola evrildiğinde (çatışma) HDP kararlı bir şekilde bunun yanlış bir yol olduğunu, sorunun siyasetle çözülmesi konusunda seçmenin güçlü bir mesaj verdiğini söylemeli, siyasi alanı güçlü bir şekilde savunmalıydı. Ama maalesef HDP siyasi alana sahip çıkma iradesi göstermedi. Bu da HDP’nin oylarının düşmesine neden oldu.”
Bu değerlendirme, çok büyük açmazlar, yanlışlar barındırıyor.
*  Birincisi, HDP’nin programını -mesela öz yönetim talebini- yeni ve mevcut seçmenlerine anlatmasının nasıl engellendiğine dair yukarıda sıraladığımız maddeler, Demirtaş’ın seçim sonrasında yaptığı değerlendirmede de belirttiği üzere, “başka bir partiyi siyasetten silecek ölçüde” bir vahşete işaret ediyor. Bu vahşeti temel belirleyen olarak görmeyip faturayı kendini savunana kesmek, liberal eblehliğin sıradanlaşmış tavrı; fakat doğru olmadığı gibi vicdanlı da değil.
*  İkincisi, bu sav, çatışmalı süreci Kürtlerin/PKK’nin başlattığı, sürdürdüğü veya hiç değilse bu sürece entegre olduğu ön kabulüne dayanıyor. Oysa PKK, AKP rejiminin adeta dayattığı savaş konseptine angaje olmamak için tek taraflı ateşkes dahil her yolu denemiş, kendini savunma dışında şiddet kullanmamaya özen göstermiştir. Bu doğrultuda ortaya çıkan refleksler dahi örgütün kendisi tarafından eleştirilmiş, durdurulmuştur. Dolayısıyla, “hendekleri” (daha doğru ifadeyle “öz yönetim direnişlerini”) kapsayan süreç HDP’nin -özellikle Batı’da- oy kaybetmesinde etkili olmuşsa dahi, bu gerçeğin sevk edeceği nokta, “dayanışma”dır. Zira Kürt’ü (liberallerin kullanmayı çok sevdiği tamlamayla söylersek eğer) “şiddet sarmalından” kurtaracak olan, katliam yapmak üzere saldıranlara direnen halkın değil, “beyaz Toros siyasetinin” durdurulmasıdır.
* Üçüncüsü, HDP öz yönetim direnişlerinin gerçekleştiği, katliamlara sahne olan, yollarında hendekler kazılan, eşbaşkanları tutuklanan, çocuklarının cenazeleri buzdolaplarında saklanan merkezlerde (bazılarında sıkıyönetim koşulları dolayısıyla katılım oranındaki düşüşe rağmen) oylarını korumayı veya artırmayı başarmıştır. HDP’nin oy oranı, Cizre’de yüzde 91.9, Silopi’de yüzde 89.3, Varto’da yüzde 93.5, Lice’de yüzde 96, Silvan’da yüzde 88.9, Sur’da yüzde 81.5’tir. Yalnızca bu veriler bile, öz yönetim direnişlerinin (“ilan/inşa” tartışmalarında da işaret edilen bazı handikaplara rağmen) mekanlarında çok büyük bir kabul gördüğünü; dolayısıyla “zorunluluğunun” halk tarafından teyit edildiğini göstermektedir. Bu ahval içinde liberallerin söylediği, akademik ciddiyetten de, politik sorumluluktan da uzaktır.
* Dördüncüsü, devletin topyekün yönelimi, şiddete dayalı seçim kampanyası, öz yönetim talebinin de yoğunlukla, can kaygısıyla kazılmış hendekler ve fiziki öz savunma üzerinden görünür olmasına sebebiyet verdi. HDP, hem kendisinden hem yoğun baskılamadan kaynaklanan sebeplerle, talebin Türkiye’nin bütünü için bir demokratikleşme projesi olduğunu anlatamadı. Fakat halkı analizin “detayı” sayan liberaller, eğer gerçekten isterlerse, talebin muhtevasını ve güncel pratiğin muhtevayla arasındaki zorunlu açıyı tetkik edebilirler. Bu açının devlet terörüyle, silahın, şiddetin, savaşın “çağrılmasıyla” bağını ortaya koymadan yapılan her yorum, halk gerçeğinden, dolayısıyla doğrudan uzak olmak zorunda kalır.

Hile muamması

Mükerrer oy kullanımı, boş tutanaklara atılan imzalar, yanlış girilmiş tutanaklar, plakasız araçlar, değiştirilen oy pusulaları, eve taşınan sandıklar, erkenden açıklanan sonuçlar… 1 Kasım seçimleri, yüzlerce hile ihbarına sahne oldu. HDP Bilgi İşlem’den Haluk Ağabeyoğlu vaziyeti, “Türkiye tarihi boyunca yapılmış en büyük hile ile karşı karşıyayız” sözleriyle anlattı. Fakat ilginç olan, seçimin hemen ardından HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ tarafından yapılan açıklamada da, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından yapılan açıklamada da hileyle ilgili bir ihtimale dahi yer verilmemesi oldu. Açıklamalar, “kabul edilmiş sonuç” üzerine kuruluydu; “yarını” tarif ediyordu. Hal böyle olunca hile iddiaları da yeterince gündem olamadı. HDP, adeta kendi Bilgi İşlem Merkezi’ni boşa düşürmüş oldu.
Kuşkusuz ki yapılması gereken, hile/usülsüzlük iddialarına ilişkin tez zamanda derli toplu bir rapor yayınlamak, eğer Ağabeyoğlu’nun söylediği gibi bir durum varsa da, bunu asla geçiştirmemek olmalı. Bu, bir “darbeye direniş” görevidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.