Ana içeriğe atla

Şaşırmamak, mücadele etmek gerekir


Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Newroz'da "müzakere çağrısının" ilkesel ve ahlaki bir tutum gereği yapıldığını belirtti ve ekledi: "Bu Newroz elbette hem müzakereye kapı aralanan ve çağrı yapılan bir Newroz oldu; ama savaş politikasında ısrar edilirse de mevcut direnişin katlanarak devam edeceği de ifade edildi. Dolayısıyla bir çaresizlik haliyle ifade edilen barış çağrılarından çok ahlaki, ilkeli bir tutum olarak yapılmış çağrılar olarak anlamak, görmek lazım."

Demirtaş, Newroz kutlamalarının ardından gündemdeki konularla ilgili sorularımızı yanıtladı.



Newroz'da yine "müzakere çağrısı" öne çıktı ama iktidarın tutumu malum... Çağrınız kentlerin yıkıldığı, insanların katledildiği böyle bir sürecin içinde ne anlam ifade ediyor? Yine karşılık bulmazsa ne bekliyor bizi?

Tabii ki müzakere, sorunların çözümünün en makul, en ideal yoludur; olması gerekendir. O nedenle Kürt halkının, Kürt siyasetinin, önderliğinin her zaman ilkeli bir müzakereye hazır olduğunu, bütün dünya kamuoyunun bilmesi, siyasi meşruiyet açısından çok önemlidir. Çünkü hükümet, sürekli şu propagandayı yapıyor: "Terörle mücadele için tankla, topla, uçakla, en ağır silahlarla savaşmak dışında seçenek yok. O nedenle biz bu savaşı, şiddeti kullanırken meşru bir zemine dayanıyoruz." Oysa ki Kürt halkı ve onun temsilcileri, her zaman bu savaşın bir an önce bitmesi ve şeffaf bir müzakereden yana olduklarını ifade ettiler.

Çatışmanın, savaşın, operasyonların bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde, Newroz'a dahi saldırıların bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde Amed Newrozu'ndan bir kez daha diyalog ve müzakere çağrısı yapmak, bütün dünya kamuoyuna kimin barıştan, kimin savaştan yana olduğunu göstermek açısından çok önemlidir. Sadece bir taktik olarak da ifade etmiyoruz bunları. Hükümet içinde ya da yanlısı çevrelerde gerçekten bir müzakere imkanı varsa, onu da değerlendirmek istiyoruz.

Her savaşın bir barışı vardır ve önemli olan bir an önce barışa ulaşmaktır. Yıkımları, kayıpları en aza indirmek, siyasetin temel görevidir. Biz savaşın derinleşmesini ve yıkımın daha da artmasını oturup izlemek durumunda değiliz. Demokratik siyasetin temel görevi, her fırsatı doğru değerlendirip müzakereye doğru yol alabilmektir. Evet, bunun bugün koşulu olmayabilir; fakat koşulu olsun, olmasın müzakere ve diyalog yanlısı tutum, Kürtler açısından ilkeli ve ahlaki olan tutumdur. Bu Newroz elbette hem müzakereye kapı aralanan ve çağrı yapılan bir Newroz oldu; ama savaş politikasında ısrar edilirse de mevcut direnişin katlanarak devam edeceği de ifade edildi. Dolayısıyla bir çaresizlik haliyle ifade edilen barış çağrılarından çok ahlaki, ilkeli bir tutum olarak yapılmış çağrılar olarak anlamak, görmek lazım.

AKP içinde bazı tartışmaların olduğu da konuşuluyor. Başka bir ekibin olduğu, bu ekibin müzakereler konusunda da başka şeyler düşündüğü söyleniyor. Önümüzdeki dönemde devlet cephesinde böyle bir çatlak bekliyor musunuz?

Devlet şu anda savaş cephesinde bütünlüklü bir görüntü sergiliyor ama devletin içinde ciddi tartışmaların olduğu biliniyor. AKP'nin içinde de... Bu savaşın yürütülemez, sürdürülemez olduğunu, müzakerenin en doğru yol olduğunu söyleyen çevreler var elbette. Sadece AKP içinde değil, dediğim gibi, bütün diğer siyasi partiler, devlet ve hatta ordu içinde dahi bu tarz tartışmalar olduğu biliniyor. Fakat şu anda bütünlüklü bir görüntü halinde bir savaş bloku olarak hareket ettiklerine de hiç şüphe yok. 

Tabii ki biz umudumuzu oradaki çatlağa bağlayarak mücadele yürütemeyiz ama şunu da unutmamak lazım: Orada bir çatlak varsa, dışa vurabilmesi de ancak mücadeleye bağlıdır. Savaş bloku kazanırsa ve kesinlikle başarılı olacağı anlaşılırsa, o çatlağın derinleşmesi bir yana daha da bir bütünleşme, kenetlenme ortaya çıkacaktır; ama direniş büyür ve savaş cephesini geriletirse çatlak derinleşecektir.

HDP de direnişin bir öznesi... HDP'nin ettiği bütün sözlerin etkisi zayıflamış, güçsüzleşmiş gibi de görünüyor. Birçok HDP seçmeni de söylüyor bunları, o yüzden sormazsak olmaz. Siz bu süreçte HDP olarak ne yapıyorsunuz, ne yapmayı planlıyorsunuz ve bu yaptıklarınızı ve yapamadıklarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? En başta mesela Cizre'ye ikinci defa girememekle ilgili ne hissediyorsunuz?

HDP, askeri bir örgüt değil siyasi bir yapıdır. Karşısına asker, polis gücü, yığınağı çıktığında onunla savaşarak, çatışarak aşacak hali de, niyeti de yok. Fakat bunu siyaseten Türkiye ve uluslararası kamuoyunun gündemine taşımak ve hükümetin gayrimeşru, hukukdışı uygulamalarını teşhir etmek için HDP dışında hiçbir siyasi yapının olanağı yok.

Evet, parlamento bir darbeyle bypass edilmiş durumda, devlete el konulmuş durumda. 7 Haziran sonrasında bir darbe yapıldı. Darbeyi doğru tanımlamadan, darbe koşullarının yarattığı hukuksuzluğu anlamadan HDP'nin yapabileceklerini tanımlamak doğru olmaz. Zor koşullarda, siyasetin tıkandığı yerde HDP'ye gerek yoktur ya da demokratik siyaset çok işlevsizdir, orayı boşaltmak gerekir gibi tartışmalar kesinlikle çok yanlıştır. Demokratik siyaset zaman zaman tıkanabilir, mesafe kat edemeyebilir, zorlanabilir; ama aslolan demokratik siyasettir. Direniş de, savaş da, kahramanlıklar da, ödenen bedeller de demokratik siyasete bir gün geçebilmek, onu güçlendirebilmek için yapılır. Sonsuza kadar savaşmak için bir halk savaşmaz.

Demokratik siyaset üzerindeki özellikle psikolojik savaş oyunlarına, bizim kitlemizin, tabanımızın, gençlerimizin kesinlikle düşmemesi lazım. Zaten HDP'yi işlevsizleştirmeye çalışan bir psikolojik savaş merkezi var ve çoğu zaman HDP'nin demokratik siyaset alanını boş bırakması için devlet ve AKP merkezli bu tür çağrılar ve baskılar yapılıyor. Bu tür psikolojik davetlere Kürt gençlerinin icabet etmesi ve HDP'yi anlamsızlaştırmaya çalışması, çok doğru olmaz. HDP eleştirilmez değildir, mutlaka güçlenmesi için eleştirilmesi lazım; ama mevcut tablo içinde, "Bütün sorunların çözüm anahtarı HDP'dir" gibi yaklaşmak ve olup bitenin tüm faturasını HDP'ye, demokratik siyasete çıkarmaya çalışmak da bize bir şey kazandırmaz.

Şimdi, mesele Cizre'ye girip girememek değil. Daha önce de denedik. Yanımızda resmi olarak bakan sıfatını taşıyan arkadaşlarımız olmasına rağmen engelleme yapıldı. Bu, mevcut darbe koşullarının ne kadar ağır olduğunu teşhir etmek, göstermek açısından önemlidir. Yoksa partimizin, milletvekillerimizin, bizim işlevsiz olduğumuzu değil, karşımızdakinin ne kadar vahşi olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Burada HDP üzerinde bir baskı oluşturup parlamentodan, siyasetten çekilme gibi tartışmalara asla girmemek lazım. Belki bir gün gelir, onu da tartışabiliriz; ama o gün bugün değil, diye düşünüyorum. 

Elimizden gelen gayreti bütün arkadaşlarımızla birlikte gösteriyoruz ve bu alanı kesinlikle AKP'ye terk etmek niyetinde değiliz. Bu, AKP'nin bize bahşettiği bir alan ya da TBMM'nin bize sunduğu bir lütuf da değil. Demokratik siyaset alanı, halkın öz direnişiyle, emeğiyle ortaya çıkmış bir alandır. Biz seçilsek de seçilmesek de, demokratik siyaset alanı diye bir mecra vardır ve o mecrayı yıpratmamamız lazım. Kast ettiğim budur. Yoksa mesele milletvekilliği de değildir.

Siz de söylediniz, buna yönelik ciddi bir saldırı var. Bir yanda dokunulmazlıklar, bir yanda çok büyük bir  gözaltı ve tutuklama dalgası... Aslında gereğince gündem de olamıyor. Bu dalga sizi nasıl etkiliyor?

Siyasi soykırım, aslında 2009'daki KCK operasyonlarından daha kapsayıcı, daha ağır bir şekilde ilerliyor. Fakat bir yandan o kadar çok çatışma, ölüm, cenaze var ki, bütün bu darbe fotoğrafı içinde belki tutuklamaların ağırlığı çok görülemiyor. Dokunulmazlıklar da öyle...

Bunların tamamını, aslında tek bir kare içinde görmekte fayda var: 12 Eylül askeri darbesi gerçekleştiğinde, efendim şurada işkence var, şurada tank sokağa çıktı, öbür tarafta partiler yasaklandı, öbür tarafta gösteriler yasaklandı; her biri ayrı ayrı şaşırtıcı uygulamalar değildi. Darbe koşulları böyledir. Bütün hak ve özgürlükler askıya alınır; bir savaş ortamı şeklinde olağanüstü bir hukuk uygulanır; barbarlık, vahşet her alanda hakim olan politika haline gelir. O nedenle şaşırmamak lazım. 

Dokunulmazlıkların kaldırılması, tutuklamalar, etkinliklerin, yürüyüşlerin yasaklanması, gazetecilerin sürekli soruşturmaya tabi tutulması, televizyonların kapatılması... Bir darbede bunlar yapılır zaten. Bunları olağanlaştırmak için söylemiyorum; fakat şaşırmamak, darbeye karşı topyekün mücadele etmek lazım. Tutuklamalar, katliamlar, dokunulmazlık birbirinden bağımsız konu başlıkları değil. Bundan sonra daha ağırları da yapılacaktır. Bu hukuksuzluklara karşı topyekün bir direniş gerekiyor. Darbenin gerçekleştiricisi Saray ve AKP'dir. Onlara karşı amansız bir özgürlük mücadelesi yürütülürse ancak darbe geriletilebilir. Tek tek insan hakları ihlalleri ve uygulamalarla ilgili gündem yaratmaya çalışmak sonuçsuz kalabilir; bunun da moral bozukluğuna, yılgınlığa yol açmaması lazım. Bu tür dönemlerde sonuç alamamak normaldir. Burası İsviçre değil; ayda yılda bir insan hakları ihlali yaşanmıyor; her dakika, darbenin yarattığı facia ortamında yaşıyoruz. Kanıksamadan, ama şok da olmadan kararlı bir mücadele yürütmek gerekiyor.

İsviçre demişken... Burası İsviçre değil ama "İsviçre" de galiba işin içinde... Sizin de Merkel ile Erdoğan'ın gizli görüşmeler yaptığına ve Almanya'nın Kürt savaşına ortak edildiğine dair açıklamalarınız vardı. Bu açıklamalar, somut bilgilere mi dayanıyor ya da neye dayanarak konuşuyorsunuz?

Tabii ki görüşmenin detayları, tutanağı filan elimizde yok; ama sonuçta ortaya çıkan neticeler itibariyle bunu anlamak zor değil. Tıpkı 1. Dünya Savaşı'ndaki döneme benziyor: İtilaf ve İttifak devletleri saflaşmasında Osmanlı-Almanya nasıl bir araya geldiyse, bugün de Türkiye-Almanya hem Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesinde hem Suriye'de yeniden dizayn sürecinde daha yakın görünüyorlar. Hatta bu vesileyle daha stratejik bir ittifak ve ortaklık gibi görünüyor, Alman-Türk ortaklığı. Bu çerçevede özellikle Türkiye'deki Kürtlere dönük savaş ve saldırılar, tabii ki Almanya'nın sessizliğiyle karşılanıyor. Çünkü Almanya, stratejik müttefiğini zor duruma sokmak istemiyor. Hatta sessizlik bir yana, destek verdiği görünüyor. Almanya'da Kürt siyasetçiler tutuklanıyor; Almanya'nın özellikle Avrupa Birliği ve mülteci müzakereleri sürecinde Türkiye'yi desteklediği çok net anlaşılıyor. 

Yani sıkışmış olan Erdoğan, nefes almak için Almanya'nın Ortadoğu'da ve özellikle Suriye'de çıkarlarını koruma sözü verdi gibi düşünmek lazım. Çünkü başka türlü Almanya'nın Türkiye'yi desteklemesi mümkün görünmüyordu. Mülteciler konusunda Almanya'nın eli rahatlatılacak, Türkiye özellikle Almanya'dan mülteci alacak; yine zannediyorum Suriye şekillenirken birlikte Rojava'nın statüsüne karşı çıkacaklar ve Suriye'nin yeniden yapılanmasında Almanya'nın Türkiye üzerinden rol oynamasının önü açılacak. Yani bir pazar olarak Almanya'ya, Suriye peşkeş çekilecek ve bu tabii ki Türkiye üzerinden gerçekleştirilecek. 

Anlaşmanın detayları nedir, tam bilemiyoruz; ama bunun kirli bir anlaşma olduğu ve Avrupa Birliği değerlerini ve ilkelerini de hiçe sayan, insan hakları ve özgürlükleri hiçe sayan ahlaksız bir anlaşma olduğu çok iyi anlaşılıyor. Avrupa'nın genelinde de zaten bir ilkesizlik hakim şu anda. Avrupa Birliği'nden, Schengen'den söz etmek çok mümkün değil. Değerleri yıpranmış, liderlikten ve vizyondan yoksun, mülteci kriziyle bile baş edemeyecek acizliktedir. Böyle bir ortamda Avrupa Birliği'nden doğru ve ilkeli bir destek beklemek de çok yanlış olur. Kürtlerin özgücüne dayanarak, bütün bu çelişkileri de doğru okuyarak siyaset yapması gerekiyor. Kürt mücadelesine karşı uluslararası düzeyde başka ittifaklar da gelişebilir. Kürtlerin bu cendereden çıkmak için tedbirli olması ve hem ittifaklarını çoğaltması hem de özgücüne daha fazla dayanması gerekir.

Reza Zerrab'ın tutuklanmasını bu tablo içinde nasıl okumak gerekiyor sizce? 

Tabii ki bu tutuklama ve özellikle İran'da Zerrab'ın ortağı Babek'in idam cezası alması, İran'ın ABD ile anlaşmasının sonucudur; bu çok net anlaşılıyor. İran üzerindeki ambargonun anlaşmayla birlikte kaldırılması, yakın zamanda işlenmiş uluslararası suçların sorgulanması, soruşturulması ve cezalandırılması için bir fırsat yarattı. Görebildiğimiz kadarıyla İran'ın mevcut yönetimi de bunu destekliyor; Ahmedinejad döneminde işlenmiş ağır rüşvet ve hırsızlık suçları konusunda bir cezalandırma yöntemini seçiyor. Dolayısıyla Zerrab'ın Amerika'da tutuklanması, İran'ın desteğinden bağımsız değil. Hatta ortak bir operasyon da olabilir ve İran bilgi vermiş olabilir. Fakat nereye varır, kestirmek zor. Çünkü Reza Zerrab Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı aynı zamanda; suçların işlendiği yer de coğrafi olarak Türkiye... Olayın içinde pek çok hükümet yetkilisinin, hatta dönemin başbakanı Erdoğan'ın kendisi ve ailesinin de olduğu biliniyor. Amerika bütün bu elde ettiği kozları Türkiye'ye karşı bir pazarlık unsuru olarak mı kullanacak, yoksa açık bir hukuki soruşturmanın ucu Türkiye'ye mi ulaşacak, önümüzdeki günlerde göreceğiz. Fakat Amerika'nın kesinlikle bir koz ele geçirdiği ve bunu Erdoğan'a, Türkiye'ye karşı kullanacağı çok net anlaşılıyor. 

Erdoğan, Amerika'nın özellikle Suriye, DAİŞ ve benzeri konularda istediğini yaparsa soruşturma derinleşmez, üstü kapatılır; aksi takdirde Erdoğan ve AKP hükümetinin üstüne gidebilirler, uluslararası düzeyde bir soruşturma başlayabilir.

ABD Erdoğan'dan ne istiyor ki bu kozu kullanacak?

IŞİD'e karşı Türkiye etkili ve aktif bir mücadele yürütmüyor. İstihbarat paylaşımı konusunda Türkiye, samimi davranmıyor. Türkiye'deki IŞİD'lilerin yakalanması, takip edilmesi, cezalandırılması konusunda samimi davranmıyor. Yine Türkiye'nin lojistik üs ve geçiş üssü olarak kullanılmasını Amerika engellemeye çalışıyor ama Türkiye buna yanaşmıyor. Bunun dışında ekonomik çıkarları da var tabii ki. Özellikle Amerikan şirketlerinin Türkiye üzerinden Suriye ve Ortadoğu pazarlarına açılabilmesi, İncirlik'in sorunsuz şekilde kullanılabilmesi, yine PYD-YPG konusundaki düşmanca tutum Amerika'nın elini kolunu bağlıyor... Bütün bunlar Türkiye-ABD arasında çelişkiler yaratan şeyler... Tabii hangisini kullanırlar, kestirmek zor. Fakat Amerika gibi emperyal devletler, her zaman serinkanlı davranarak ülkelerin denetim altında olması için bütün kozlarını kullanırlar. Reza Zerrab da basit bir adli suçlamayla yakalanmamıştır. Mutlaka bu süreç içinden bir siyasi kazanç çıkaracak şekilde davranacaklarını tahmin etmek zor değil, diye düşünüyorum.


Yeni Özgür Politika, 24 Mart 2016

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Perinçek bülbül gibi!

Bugün İşçi Partisi Genel Başkanı sıfatıyla siyaset yapan Doğu Perinçek'in devletle kirli ilişkileri, artık ne giz, ne de şaşırtıcı. Mütemadiyen ortaya çıkan belgeler, kimi zaman "ortakları" tarafından geliştirilen ifşa kampanyaları, Perinçek'in ne olduğunu ve ne olmadığını yeterince gözler önüne seriyor. Fakat siyaset sahnesinde -kuşkusuz birilerinin koltuk çıkmasıyla- sürekli görünür ve "mide bulandırır" olan bu karşı-devrimci, halk düşmanı zât hakkındaki bilgilerin yeri geldikçe güncellenmesi, halen bir gereklilik.

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.