Ana içeriğe atla

Jarowoy 36 yıldır Kürtlerle yürüyor



Almanya’nın tarihi işçi direnişleriyle, bugünü de solun toplumsallıkta güçlü etkisiye tanınan liman kenti Hamburg’da, o sırada evde olmayan eşi Beate’yle birlikte kaldıkları küçücük dairede karşılıyor bizi Robert Jarowoy. Evi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bir müzesi gibi; ufak hol, 80’lerden bugüne biriktirilmiş onlarca afişle kaplı. O, 1980 yılından bu yana Kürtlerle, Özgürlük Hareketi’yle birlikte yürüyen, en zor dönemlerde dahi harekete omuz veren ve 1992’den bu yana ise hiç atlatmadan her sene Kürdistan’a gidip gelen iyi bir dost. Hareketle tanışmasını sağlayan, onu “örgütleyen” isim ise, Hüseyin Çelebi.



Robert’i, Hamburg muhabirimiz Mehmet Zahit Ekinci ve çeviri konusunda sabırla yardımcı olan Ali Hoca ile birlikte ziyaret ettik.


8 yıl hapis yattı

Robert, 63 yaşında. Hayatının çoğunda Hamburg’da yaşamış. Devrimci hareketle tanışması, 68 Kuşağı’na rastlıyor. Bir lise öğrencisiymiş ama üniversite öğrencileriyle birlikte hareket ediyor, eylemlere katılıyormuş. Şöyle anlatıyor: “O dönemde Almanya’da bu sistemle ancak silahlı mücadele edilebileceğini söyleyen gruplar vardı. Türkiye’den gruplar da vardı: Maoistler, Komünist Parti/İnşa Örgütü... Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion, RAF) yeni kurulmuştu. Ben anarşist bir hareket olan 2 Haziran Hareketi’nde (Bewegung 2. Juni) örgütlüydüm. Kendimizi dünyadaki devrimci mücadelenin Almanya’daki parçası olarak görüyorduk. Vietnam’daki mücadele sürerken, ‘Biz de emperyalizm kalbinde mücadele etmeliyiz’ diyorduk. Bize göre RAF, tepeden organize edilmişti; biz ise, şimdi Rojava’da olduğu gibi, devrimi alttan örgütleme düşüncesindeydik.”

Robert, bu eylemlerinden dolayı 1973’te tutuklanıyor ve 8 yıllık uzun hapislik başlıyor. Bunun ilk 5 yılı, Alman cezaevleri için artık rutine dönüşmüş olan tam izolasyon...


Hüseyin Çelebi örgütledi

PKK’yle tanışması ise, 12 Eylül Darbesi sonrasına rastlıyor. 1980 yılının Aralık ayında, Hamburg’da bir yürüyüş düzenleniyor; tanık olduğu ilk eylem bu. O eylemde, eşi Beate’yle birlikte PKK’lileri tanıyor. O günleri, şöyle anlatıyor: “Buraya gelen mülteciler içinde çok fazla sol örgüt vardı. En çok da Dev-Yol ve Dev-Sol güçlüydü. Onlar, yeni gelen üyelerine yardım ediyordu; ama Kürtlere yardım eden kimse yoktu. Almanca bilmiyorlardı, bürokrasiyi tanımıyorlardı. Biz PKK’yi daha tanımamıştık ama Kürt mültecilere yardım etmek istiyorduk. Kürt mültecilerle ilgilenen bir avukat vardı: Enno Jaeger. Onun çevirmeni ise Hüseyin Çelebi’ydi. Hüseyin’le hemen çok yakın arkadaş olduk. Birlikte Kürt mültecilere yardım etmeye başladık.”


Semir ve ‘Eşekçiler’

Bu tarihten sonra Robert ve Beate, PKK’lilerle sürekli temas halinde kalıyor ve Kürtlerle de yoğun ilişki içine giriyor. 1984 yılının 15 Ağustos’unda PKK’nin ilk silahlı eylemi gerçekleştiğinde Hamburg’da da harekete büyük bir akın başlıyor. Fakat öte yandan, “Semir”in “tasfiyeci” çalışmaları, bazı insanlarda antipati de yaratıyor. Robert, “Semir burayı örgütlemek için gönderilmişti ama baktı ki burada hayat rahat, güzel... Önce, ‘Ayaklar neredeyse kafanın da orada olması lazım’ gibi şeyler söyledi. Sonra, ‘Devrim de neymiş, saçmalık’ demeye başladılar” diyor.

Aynı dönemde bir yandan da daha çok Dev-Yolculardan oluşan, öne çıkan ismi Taner Akçam olan başka bir grup, PKK’nin “Stalinist, silahlı bir şiddet örgütü” olduğu propagandası yapıyor; Alman bürokrasisini, solunu ve kamuoyunu da bu teze inandırmaya çalışıyor. Bu ekip, önce bir kafe, ardından bir dernek açıyor. İroni olsun diye ismini “Eşek Derneği” koyuyorlar. Fakat bir süre sonra ironi, başka bir hal alıyor; herkes alay etmek için onlardan “Eşekçiler” diye bahsediyor. Robert, bunları kahkahalar içinde anlatıyor.


Düsseldorf Duruşmaları başlıyor

Bir yandan kendini solcu olarak tanımlayanların, bir yandan ise Türk devletinin antipropagandası sürerken, Robert ve Hüseyin Çelebi’nin de aralarında olduğu arkadaşları ise tersi bir çalışmaya başlıyor. Bu çalışmayla Kürtlerin özgürlük mücadelesini tanıtmayı hedefliyorlar. 1986 yılında ilk büyük etkinliklerini düzenliyorlar. Hamburg’daki bütün gruplara giderek, PKK’yi ve Kürdistan’daki durumu anlatıyorlar. Dünyadaki diğer özgürlük hareketleriyle (Mesela Tamil Kaplanları ve Latin Amerika’daki gruplarla) PKK’nin ortak etkinlikler düzenlemesini sağlıyorlar. Böylece hareketi, kamuoyu algısında “doğru bağlama” oturtmak istiyorlar.

Tabii aynı dönemde, PKK güçlendikçe, Türk-Alman ortaklığında PKK düşmanlığı da adımlarını sıklaştırmaya başlıyor. 1985 yılında Hüseyin Çelebi, ilk defa tutuklanıyor ve para cezasına çarptırılıyor. 1988 yılında ise bu kez Hüseyin Çelebi, Ali Haydar Kaytan ve Selahattin Erdem’in de aralarında olduğu Kürtler tutuklanıyor ve meşhur “Düsseldorf Duruşmaları” başlıyor. Robert ile Beate, bu dönemde Alman solcuların dayanışma etkinliklerini düzenleyenlerin yine başında geliyor. Hamburg’dan bütün duruşmalar için otobüsler ayarlıyorlar.


İlk ‘Kürdistan’ seyahati

Hüseyin Çelebi, 1990 yılının başında bırakılmasından bir süre sonra Lübnan’a, PKK’nin Mahsum Korkmaz Akademisi’ne gidiyor; hemen ardından ise, bir 15 Ağustos yıldönümünde Robert ve eşini davet ediyor. Robert’in ilk “Kürdistan” seyahati de böylece, başka 12 kişiyle birlikte, 1991 yılında Lübnan’a ama Kürdistan toprağı gibi olan akademiye doğru gerçekleşiyor. Şöyle anlatıyor: “İngiltere, Avusturya ve Almanya’dan 12 kişi önce Şam’a uçtuk; oradan da bizi alıp dağa götürdüler. Bizi karşılayanlar, PKK’ye Almanya’dan katılanlardı. Bir hafta boyunca Apo’yla birlikte kahvaltı yaptık. Yanımızda Yunanistan’dan bir amiral de vardı, ayrıca NATO’nun Yunanistan temsilciliğini yapmıştı: Antonios Naxakis.”


NATO Amirali ve imam

Robert konuşmanın tam burasında, bazen gülmekten anlatamaz hale gelerek, “Amiral” diye bahsettiği Naxakis’le ilgili anılarına geçiyor. Amiral, daha sonra bir kurumun davetlisi olarak Hamburg’a geliyor. Almanya ve Türkiye solu, hemen fısıldaşmaya başlıyor: “Bunlar tamamen kafayı üşüttü. Emperyalistlerle iş yapıyorlar!” Tam o günlerde, bir de Kürt bir imam Hamburg’a, Şêx Saîd Camisi’ni kurmak için geliyor. Bir NATO amirali, bir imam... Fısıltılar, yüksek sese dönüşüyor: “Bunlar gerçekten kafayı yediler. Hem Stalinist hem dinciler, üstüne bir de emperyalizmle iş yapıyorlar!”

Bunları anlattıktan sonra Robert, “Şimdi bize ‘Kafayı yediniz’ diyenlerin bazılarıyla da birlikte iş yapıyoruz” diye ekliyor.


Bakur’a ilk seyahat

Robert ile Beate’nin Kuzey Kürdistan ziyaretlerinin ilki ise 1992’de, Petrol-İş Batman Şubesi’nin davetiyle olmuş. Aslında önce onlar, DGB Sendikası’ndaki yetkilerini kullanarak, Petrol-İş Batman Şubesi’ni Almanya’ya davet etmiş. Bu davete, SPD Almanya’dan, Petrol-İş Genel Merkezi ise Türkiye’den karşı çıkıyor, “Onlar PKK’li, nasıl çağırırsınız” diyormuş; ama yine de başarmışlar. Ondan sonra da iade-i ziyaret için 1992’de Batman’a gitmişler. Şöyle anlatıyor: “Batman’da faili meçhul cinayetler başlamıştı. Gitmeden iki hafta önce İHD Başkanı vurulmuştu mesela. 1994’te Lice yakıldı. RTL Televizyonu ekibiyle birlikte bu kez Lice’ye gittim. Kars, Şırnak, Amed, Cizre... Her yıl Kürdistan’ın şehirlerine tek tek gittim sonra. Genellikle Newroz günleri ya da başka önemli tarihlerde gidiyorduk.”

Robert, bu ziyaretlerinde elbette çok fazla hatıra da biriktirmiş. “Ne gördün?” diye sorunca, bir konudan diğerine atlayarak, soluksuz anlatıyor:


İtalyan cesareti!

“1992’de Batman’a gittiğimizde sokakta Kürtçe konuşmak yasaktı. HEP binası içinde Kürtçe konuşuluyordu sadece. Ama buna rağmen Petrol-İş öncülüğünde Newroz kutlaması yapıldı. Sanırım 96 yılıydı, Diyarbakır’da bu kez yarı-resmi bir kutlama yapıldı, oraya da gittik. Sahne filan yoktu, insanlar ateş yakıp etrafında toplandılar, ardından şehir içine doğru yürüyüş başladı. İlk üç kilometrede sorun çıkmadı, her şey yolundaydı. Sonra polis yolu kesip silahlarla ateş etmeye başladı. Biz kapı aralarına saklandık tabii o zaman; ama İtalyan grubu çok cesaretliydi. Bir anda ‘Bijî Serok Apo’ diye bağırarak polisin üzerine koşmaya başladılar.


Enteresan, komik...

Sonraki yıl sahne kuruldu, resmi bir kutlama yapıldı. Biz de gidip Dağkapı’daki Aslan Otel’de kalmaya başladık. Zaten her yıl aynı otelde kalıyorduk. Otelin altında bir müzik dükkanı vardı. Newroz gecesi hoparlörü bağladılar, tüm gece Kürtçe müzik çaldılar. 92’de bu mümkün değildi. Bu yıllardan sonra insanların sokakta daha fazla Kürtçe konuştuğunu duymaya başladık. Sonra MED TV kuruldu. Enteresan, belki de komik bir durumdu. Halk, evlerinin içinde oturup gerillayı izliyordu; kapısının önünde ise polis dolaşıyordu. Şırnak civarında asker, önce engellemeye çalıştı hatta antenlere kurşun sıktılar köylerde, ama insanlar antenleri saklamaya başlamıştı. Engelleyemediler işte, herkes bir yolunu bulup izliyordu.


Lüks otel çıkınca...

Sonra belediyeler güçlendi, halk güçlendi, öyle bir duruma geldi ki, Amed’de resmi bir statü vardı sanki. Bizi Osman Baydemir davet ediyordu, lüks otellere yerleştiriyorlardı. Ondan sonra biz, ‘Bundan sonra artık Amed’e değil başka yerlere gidelim’ dedik. Jan van Aken’le birlikte Cizre’ye gittik, orada bir konuşma yaptı. Zaten ilgisi vardı ama o günden sonra daha da ilgilenmeye başladı. Birlikte gittiğimiz herkes de böyle oluyordu zaten.

Bu yıllardan sonra birçok şey normalleşmeye başladı. İnsanlar sokaklarda sarı-kırmızı-yeşil kıyafetlerle gezmeye başladı. (Elindeki küçük örgü patikleri göstererek) Bunlar gizli gizli veriliyordu eskiden, çok büyük şeydi. Fakat giderek öyle bir hale geldi ki, Apo’nun fotoğraflarının işlendiği şeyler de veriliyor şimdi.”


Son gidiş: 7 Haziran öncesi

Robert, 2011’de Newroz Kürdistan’ın birçok merkezinde yasaklandığında da oradaydı:

“Batman Newrozu’na gittik. Devlet, bütün askerini, polisini getirmişti. Ahmet Türk’ün davetiyle partinin otobüsüne bindik. Polisler gaz atmaya başladı, nefes alamayacak duruma geldik. Bir gaz fişeğini de otobüsün içine attılar. Bazılarımız, ‘İşte sonumuz geldi’ diye düşünüyorduk. Almanya’dan 11 kişi oradaydık. Şimdi Hamburg Eyalet Parlamentosu’nda olan Cansu da bizimleydi. Kürtleri dövüyorlardı, işkence ediyorlardı; Ahmet Türk de hastaneye kaldırıldı. Polis bize ise, ‘Hemen burayı terk edin’ dedi; otogara yönlendirdiler bizi."

Son Kürdistan ziyareti ise, 7 Haziran 2015 seçimlerinin hazırlık çalışmaları sırasında olmuş. Amed, Nusaybin, Suruç, Ceylanpınar, Cizre, Karlıova, Antep, Mardin, Adana ve Mersin’e gitmiş. Kobanê’ye gidememiş ama Suruç’a gittiğinde oradan izlemiş ve Kobanê Kantonu Başbakanı Enwer Muslim’le görüşmüş.



Gülümseten hatıralar

Robert, Kürdistan ziyaretlerinde birçok komik hatıra da biriktirmiş elbette. Hepsini, gülmekten anlatmakta zorlanarak sıralıyor: 

“O yıl Newroz’un resmi kutlandığı yerler de vardı. Mesela Silopi’de beni de sahneye çıkardılar. Birdenbire elime bir güvercin tutuşturdular. Hayatımda bir kuşu avucuma almamıştım. Korkuyordum. Bıraksam, benimki diğerlerinden önce uçacak, olmaz. Güvercinin de kalbi atıyor, onu da fazla sıkıştırmak istemiyorum. Neyse, sonunda başardım işte, sahneden yolladık güvercinleri.”

“Buradan yıllarca dayanışma komiteleri ve delegasyonlar götürdük Kürdistan’a. Alman’ız ya, Kürdistan’da insanlar bizi görünce hemen Almanya politikasından şikayet ediyor. ‘Niye PKK’yi yasaklıyorsunuz?’, ‘Niye Türkiye’ye silah veriyorsunuz?’ gibi sorular soruyorlar. Önceleri tek tek anlatmaya çalıştık, emperyalizmi, Türk-Alman ortaklığını... Sonra baktık, bizi yetkili gibi görüyorlar, ‘Haklısınız’ demeye başladık.”

“Bir ara Amed’e biraz geç bir saatte indik. O zamanlar galiba DEHAP vardı, bürosunun yerini biliyorduk ama gittiğimizde büro yerinde yoktu. Bir de baktık, arkamızdan sivil polisler bize sesleniyor: Onlar taşındı.”



Kitaplardan değil insanlardan...

“PKK’yi 80’lerden beri tanıdım. Kitaplardan okumadım, insanlardan tanıdım. 84’teki PKK’nin ideolojisi, tabii bugünkü PKK gibi değildi. Ama bu problem değil, o Stalinist duruş da beni rahatsız etmedi. İnsanların duruşları, samimiyetleri, ciddiyetleri beni etkiledi. Mücadele için ellerinden gelen bütün gücü harcıyorlardı. Samimiydiler. Nerede bir şey yapılsa, hep beraber duruyorlardı. Türk solcularda böyle değildi, biri mutlaka, “Nasıl sıyrılırım da bir şey olurum” diyordu; ama Kürtlerde öyle bir şey yoktu. Kandil’de, Kürdistan’ın başka bir yerinde, Almanya’da... Her yerde gördüğüm resim, hep aynı oldu. Beraberlik, eşitlik, mücadele... Bu insanların yaşamıyla biz bu ideolojiyi benimsedik. PKK hareketi, her dönemde aktüel duruma göre kendini dönüştürebildi. Çağı görüyor ve kendini güncelliyor. Bu da benim için çok önemli bir özellik.”



İnsanların izleri...

Robert’e Kürt Özgürlük Hareketi içinde tanıdığı ve üzerinde en fazla iz bıraktıkları anlaşılan üç ismi, Hüseyin Çelebi, Abdullah Öcalan ve Sakine Cansız’ı özel olarak sorduk, şöyle yanıtlar verdi:

Hüseyin Çelebi: Hüseyin’i, anlattığım gibi, avukatın yanında tanıdım ve çok iyi dost olduk. Babası da buradaki dernekteydi ve çok sevilen biriydi. Hüseyin, iyi Almanca konuşuyordu, birlikte birçok çeviri yaptık. Tutuklanması ve ardından dağa gitmesine kadar birlikte çok vakit geçirdik.

Çok Kürt arkadaşımızı kaybettik. Hüseyin, hepsinden daha yakın bir arkadaşımızdı. Lübnan’dan Irak’a geçti, orada tifo hastalığına yakalandı. Bize fotoğraf göndermişti, orada da çok hasta görünüyordu. Zaten kısa zaman sonra da KDP’yle çatışmada yaşamını yitirdi. KDP tarafından sağ yakalanıp öldürülmüş. İyi bir dostu kaybettiğimizde ne diyebiliriz ki? Hüseyin ve diğer şehit düşen arkadaşlar için daha aktif olmalı, daha fazla çaba göstermeliyiz. 

Sakine Cansız: Çok güçlü bir kadındı, tarzı farklıydı. Onunla ailece samimi bir ilişkimiz vardı. Kandil’e gidip görüştüğümüzde veya buradaki bir kafede... Her yerde Sakine, candan kucaklardı insanı. Öyle bir insanı kelimelerle anlatmak zor oluyor.

Kandil’e 2011’de gittiğimizde, önce bir pikapa bindik, sonra yaya devam ettik. Yol üstünde Sakine bizi bekliyordu. Bir yere kadar götürdü ve eliyle dağı gösterip, Almanca, ‘İşte burası benim evim’ dedi. Çoğunlukla tercüman vasıtasıyla konuşuyorduk; ama bu şekilde bile hemen samimi, dostça bir ortam oluşturuyordu. Hiç kimse Sakine Cansız’ın yorgun olduğunu görmemiştir herhalde. Üstelik genç de değildi. 

Paris’in merkezinde böyle bir katliamın olacağını hiç tahmin edemezdik.

Abdullah Öcalan: Öcalan, güçlü bir kişiliğe sahipti. Görüştüğümüzde kendi fikirlerini söyledi; ama bizim de ne dediğimizi doğru düzgün dinledi. Bizimle tartıştı. Bizi oturtup ideoloji anlatmadı; karşılıklı ne düşündüğümüzü, ne yapabileceğimizi tartıştık. İlişki kurma biçimi beni etkiledi. 15 Ağustos’ta oradaydık. Bize Başkan’ın (Robert, Türkçe olarak “Başkan” diyor.) konuşacağını haber verdiler. Sanırım 3 saat boyunca konuştu ama meseleleri bütün yönleriyle anlattı. Ataerkillikten bugüne kadar getiriyordu. Sadece propaganda değildi, geniş bir bilgilendirme konuşması oldu.

Beni en çok etkileyen şuydu: İster köylü biri olsun, ister üniversite mezunu, herkesi dinliyor ve sorularına cevap veriyordu. 


Zizek değil Robert!


Slovaj Zizek’in geçtiğimiz yıl gazetemizde ve MedNûçe TV’de yayınlanan röportajı ardından Türkiye basını, yukarıdaki fotoğrafı “Zizek’in gençliğinde Öcalan’la çektirdiği fotoğraf” olarak dağıtmıştı. Fotoğrafın bir hayli gündem olması ardından Zizek bile açıklama yapıp “Maalesef ben değilim” demek zorunda kalmıştı. İşte o fotoğraftaki "sakallı", aslında Robert Jarowoy’den başkası değil. Fotoğraf ise, 1991’deki Mahsum Korkmaz Akademisi ziyaretinden...



'Kızıl Barikatlar' kapitalizmde eridi

Bir 68 Kuşağı devrimcisi ve bu uğurda bedel ödemiş bir Alman anarşist olarak Robert'le Alman solunu da konuştuk.

68 Kuşağı'na dahil hareketlerin Almanya'da da halk tarafından çok sevildiğini söyleyen Robert, devam ediyor: "Tabii bizde özgün bir durum da vardı. Hitler, belki 1945'e kadar iktidardaydı ama insanların kafasında halen yaşıyordu. Anne babalarımız, yaşlılarımız, o dönemden kalma duygulara sahipti. Faşizmi kabul etmiyorlardı, kötü olduğunu söylüyorlardı ama kafaları da değişmemişti. 68 hareketi Almanya'da, onları protesto eden bir hareket olarak da gelişti."

Peki sonra neden tuzla buz oldu? Bugüne gelindiğinde o hareketler, neden bu denli marjinalize oldu? Robert, şöyle yanıtlıyor: "Kapitalizm Almanya'da kendini kabul ettirdi, çekici oldu. Yeşiller ve Sol Parti gibi partiler de parlamentoda mücadele etmek istiyor. Türkiye'deki askeri darbeden sonra insanlar tutuklandı, öldürüldü, bir direniş gelişmişti; ama Kürdistan haricinde Türkiye'deki sol da kapitalizm tarafından kapsandı, eritildi. Almanya'da, bütün Avrupa'da da 'Kızıl Barikatlar', çoğunlukla kapitalizm içinde eridi."


Devrimcilerin umudu PKK oldu

Bugünkü Almanya solunun en fazla yüzde 10'unun gerçekten sistemi değiştirmek istediğini, kalanının sistem içinde makamlara sahip olduğunu savunan Robert, ekliyor: "Sol, sistem içinde kazandığı makamları kaybetmek istemiyor. Ama işte Yunanistan'da SYRIZA vardı, umut oldu, son halini biliyoruz. Almanya'da da sol sistem içinde başarı elde etse, SYRIZA'nın durumuna düşecek. Sistem böyle çalışıyor. Bu nedenle Almanya'daki radikal devrimci grupların umudu, PKK oldu. Çünkü Kürdistan'da sisteme karşı bir halk var ve buraya da umut veriyor."


Polisiye roman yazarı

Robert Jarowoy’un soluk soluğa yaşamı, PKK’yle dayanışma çalışmalarından daha fazlasını içeriyor elbette. Bir devrimci olarak sürdürdüğü yaşamında, işlerini de genelde buna uygun yapmaya özen göstermiş. Mesela 2004’e kadar “kolektif çiftlik” ile geçimini sağlıyormuş. Dostlarıyla bir peynir kooperatifi kurmuş ve organik peynir üretmeye başlamışlar. (Tabii yazık ki, birkaç yıl içinde batmışlar.)

Şimdilerde ise Sol Parti’nin Hamburg-Altona Belediye Meclisi Grup Başkanı. Şehir planlamasıyla ilgileniyor. Bu sırada bir sürü rant hikayesine ulaşıyor; ama birçoğunu ya kanıtlayamıyor ya da hukuki olarak sonuç alamıyor. Bunları da yazdığı polisiye romanlara taşıyor. Mesela son romanının konusu, bir tarihi evin rant için yakılmasının hikayesi...

Yeni Özgür Politika, 4 Haziran 2016

Beate ile "Düsseldorf Duruşmaları"nın düzenlendiği salon önünde...
Robert'in albümünden: Beata, Sakine Cansız, Robert ve Rojhat...

Hüseyin Çelebi'nin Güney Kürdistan'dan gönderdiği fotoğrafla...


Robert'in evinin girişi, küçük bir müzeyi andırıyor...









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.