Ana içeriğe atla

Cenazeleri bir tek Kürtler omuzladı


Antep'te katliama hedef olan Beybahçe Mahallesi, hemen yanında bulunan Barak, Akdere gibi mahallelerle birlikte, Kürdistan'dan göç etmiş/etmek zorunda kalmış ailelerin yaşadığı bir semti oluşturuyor. Nüfusun ağırlığını Siirt, Mardin ve Vanlılar gibi Antep'e görece uzak kentlerden gelenler ile kısmen Urfalılar ve Antep'in Araban ve Yavuzeli ilçelerinden göç edenler teşkil ediyor.



Bu mahalleleri de kapsadığı düşünülebilecek Düztepe, Antep'in nevi şahsına münhasır bölgesi. Antep'teki Alevilerin önemli kısmı, burada yaşıyor. Alevilerin çoğunu ise Maraş'ın Pazarcık ve Elbistan ilçesi ile Malatya'nın Kürecik ilçesinden göç edenler oluşturuyor. 80 darbesi öncesinde bu bölge, Antep'in 'küçük Moskova'sı. Başta Emeğin Birliği ve Halkın Kurtuluşu olmak üzere birçok örgüt, Düztepe'de oldukça güçlü imiş. Fakat darbe ardından sol, büyük oranda geri çekilmiş, halk içindeki mevzilerini birer birer yitirmiş. 90'larda -özellikle 20 bin işçinin katıldığı Ünaldı Direnişi'nde- ölü toprağı atılır gibi olmuşsa da, bazı sosyopolitik gerekçelerle yeniden korku duvarının ardına hapsolmuş.

Haki'nin Antep'i

Kürt Özgürlük Hareketi için Antep, aslında tarihsel önemi olan bir kent. PKK'nin kuruluş toplantılarının bir kısmı, burada gerçekleştirildi. 'Partileşme' kararının alınmasında etkili olan Haki Karer'in şehadetinin mekânı da Antep'ti. Fakat kent, kuruluş dönemi ardından, gerek sosyoekonomik ve politik ilişkiler, gerekse de coğrafi zorluklar dolayısıyla PKK'nin en zor örgütlenebildiği alanlardan biri oldu. Dağlar, gerilla mücadelesine olanak tanımıyordu; kentler ise zapturapt altındaydı. Devlet, bir yandan baskıyla, diğer yandan sosyoekonomik ilişkiler eliyle, Kürtleri 'kendine bağlamış', en derin asimilasyon pratiklerinden biri Antep'te gerçekleştirilmişti. Hatta Antep, bu yönüyle, her dönemde devletin 'Kürt sorununda çözüm' prototipi oldu.

7 Haziran ve 1 Kasım

Kürt Özgürlük Hareketi ile devlet arasındaki görüşmelerin yarattığı göreli 'rahat' dönem ise Antep'te ciddi kırılmalara yol açtı. Antep'teki Kürtler ve demokratlar, perdelerinin ardına çekilmiş, ellerindeki küçük olanakları da kaybedebilecekleri korkusuyla büyük oranda sinmişti; 7 Haziran Seçimleri ise ölü toprağını silkeleme dönemi gibiydi. HDP yüzde 15.2 oy alarak, kentteki 'alışıldık' seçmenlerini üçe katladı. Bu, yıllar süren ve başarısından kuşku duyulmayan asimilasyon ve sisteme entegrasyon politikası için soğuk duştu. Kentteki Kürtlerin ve perdesinin ardına çekilmiş tüm demokrasi güçlerinin bir araya gelebileceği, iradesini ortaklaştırabileceği böylelikle görülmüş oldu.

7 Haziran öncesinden başlayan çatışmalı süreç ve katliamlar dizisiyle 1 Kasım seçimlerine ulaşıldığında Antep'te HDP, yüzde 5 dolaylarında oy kaybetmişti. Kobanê Direnişi esnasında kentte 5 Kürt'ün öldürülmesiyle sonuçlanan linç dalgası ve ardından Kürtlere yönelik operasyonlar, Kürdistan'ın diğer kentlerindeki gibi bir örgütlülüğe dayanmayan, esnek HDP potansiyelini, bir miktar dağıttı; yüzde 5'lik bir oy kaybı yaşandı. Meydanları dolduran halkın bir bölümü, yeniden perdesi ardına çekilmişti. Bunda kuşkusuz, kentte giderek daha fazla görünürleşen radikal İslamcı tahkimatın da payı büyüktü. Antep, adeta felaketleri 'bekler' pozisyona geçmişti.

Sindirme konsepti

Mehmet Karayılan, HDP Antep eski il eşbaşkanı, hâlâ yöneticisi. DAİŞ'in Antep'teki düğün katliamı ardından Kriz Masası'nda çalışanlardan da biriydi. Düğün katliamının Antep'teki Kürtler özelinde tüm Kürtleri hedef aldığını, halkı iyice sindirmeyi amaçladığını belirtiyor. Kentteki HDP'lilerin bir bölümünün 'sinmesini', büyük vahşetin karşısında garipsenemeyecek bir refleks olarak değerlendiren Karayılan, devam ediyor: "Ama mücadelenin çevresinde olan, bedel ödeyen, fedakarlık yapan, değerlere sahip çıkan insanların partinin etrafında olduğunu söyleyebilirim. Mücadeleden kopmuyorlar, sahipleniyorlar. Bu konuda sıkıntı yoktur. Belki şunu söyleyebiliriz: Devlet bir konsept geliştiriyor, özellikle de IŞİD'in bu tür katliamlarıyla insanlara korku salıyor. İnsanlarda bir tedirginlik var."

'Halka 'durun' dedik, dinlemediler,
AKP'lileri cenazeden kovdular'

Karayılan, son katliamlarda yaşamını yitirenlerin cenaze töreninde oradaydı. Törende Kürtler cephesinde ciddi bir sahiplenme ve öfke olduğunu aktaran Karayılan'ın, AKP'lilerin kovulmasına ilişkin anlatımları ise özellikle ilgi çekici: "Biz HDP olarak bütün acılara, öfkemize, katliama rağmen halkların bir arada yaşaması üzerine kurduğumuz mücadele anlayışının gereğini dün de göstermek istedik. AKP'lilerin gözyaşının sahte olacağını biliyorduk ama her şeye rağmen reddetmedik. Selahattin başkan da 'Yan yana duralım' deyince, davet ettik. Ama orada halk, 'Biz AKP'nin temsilcilerini buraya bırakmayız' dedi. Tepkinin önünde durmaya, engellemeye çalıştık ama halk bize rağmen onları cenazeye bırakmadı. 'Bizim katledilmemize göz yuman, neden olan bunlardır; onların cenazeye gelmesine izin vermek onursuzluktur' dediler bize. Bizim bu kadar çabamıza rağmen halk bu tavrı gösteriyorsa, AKP'nin de politikasının halkımızı ne hale getirdiğini görmesi gerekiyor."

Alevi örgütleri bile 'temsilen'

Peki cenazede kimler bulunuyordu? Çoğu çocuk 50'den fazla insanın bir bomba marifetiyle katledilmesi, kentte nasıl karşılandı? Bu soru, oldukça çarpıcı bir duruma işaret ediyor. Katliamdan hemen sonra birçok medya organı, ölenlerin Kürt olduğunu (hatta bazıları 'PKK yandaşı' olduklarını) satır aralarından vermeyi ihmal etmemişti. Uzundur memlekette 'Kürt' olmanın -çocuk da olsanız- katliama meşruiyet kazandırdığını, 'insandışılaştırma' işlevi gördüğünü biliyoruz. Antep'teki emareler, bunca çarpıcı bir sivil ve çocuk katliamı ardından bile benzer bir durumun yaşandığını gözler önüne seriyor. Keza Suudi Kralı'nın ölümüyle bile ulusal yas ilan edilen ülkenin kara kaşlı çocukları, bir resmi yas gerekçesi bile olamadı. Karayılan, anlatıyor:

"Dünkü cenaze töreninde olanlar, canı yananlardı. İnanç örgütlerinden bile temsilen katılım vardı. Oysa böyle bir katliam karşısında Antep'in toptan ayağa kalkması gerekirdi. Beraber yaşama kültürüne karşı da yapılıyor bu katliam; o halde yanıt, hep beraber ayağa kalkmak olmalıydı. Şu anda 'Kürtler, size ölüm mübahtır!' anlayışı var ve bu, halkın birlikte yaşama iradesini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu gerçeği Antep'te dillendirmemiz gerekiyor. Bizce bütün halkların bu tepkiye katılması gerekiyordu. Ama maalesef cenazede bu olmadı. Şimdi, önümüzdeki dönemde, acılara ve öfkeye kimin ortak olacağını yine göreceğiz."

Linç tehdidi güncel

Antep'te Kürtlere ve Alevilere dönük linç tehdidinin de canlılığını koruduğunu belirten Karayılan, bunu uzun süredir çeşitli platformlarda dile getirdiklerini, Alevi inanç örgütleriyle paylaştıklarını belirtiyor ve devam ediyor: "Tedbirli, örgütlü hareket etmemiz gerekiyor. IŞİD'in bu kadar yuvalanmasına önlem alınmadı çünkü. Neden alınmadığını da biliyoruz. Lojistik üslerini deşifre etmek istemiyorlardı. Ama Minbic sonrası, lojistik hatlarının önemli oranda kesileceğini de biliyoruz. Ondan sonra Antep'te çok daha acımasız, provokatif eylemler geliştirebilirler. Önlem almamız gerekiyor ama nasıl önlem alacağız? Biz bir siyasi partiyiz, insanlara silahlanma çağrısı falan yapamayız. Örgütleniyoruz, teşhir etmeye çalışıyoruz. Halkın da kendini koruyabilecek önlemler geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz. İnanç örgütlerinin, diğer demokratik kurumların da bu konuda uyarıcı olması gerektiğini düşünüyoruz. Devlet mercilerine de bu kaygılarımızı defalarca ilettik."

DAİŞ ve Türk faşizminin gönül bağı

Karayılan'a, kentteki linç potansiyeli ile radikal İslamcı tahkimat arasında bağ kurmanın mümkün olup olmadığını da sorduk, katliam gününü hatırlattı. O gün, bombanın patlamasının hemen ardından bir güruh, tekbirler eşliğinde Kürt mahallelerine yönelmişti: "O acı, kaos içinde grupların bayraklarla, şehitler ölmez sloganlarıyla, tekbirlerle yürümesi, acıya acı eklemek istemesi, aralarında bir gönül bağı olduğunu gösteriyor. Tabii o grupları ideolojik, politik olarak yönlendirenler var, onlar için de bunu söylemek gerekiyor."

Yaşamak isteyen herkese çağrı

Bir yandan giderek kentin sosyolojisinde daha güçlü bir özneye dönüşen radikal İslamcılar, öte yandan Minbic'in özgürleşmesiyle birlikte Antep'e kaçan yenileri... Kentte tehlike ne kadar büyük? Karayılan'a göre, çok büyük: "Her an, her yerde IŞİD örgütlenmesinin olduğunu anlamak zorundayız. Her an bir şey yapabilirler. Koridor kapandığında, Türk'tür, Kürt'tür, Alevi'dir de demeden, herkesi öldürmek isteyecekler. Bir kaosu, karanlığı bu topluma yaşatmak isteyecekler. Rojava'da kaybettikçe, burada intikam almaya çalışıyorlar. Buna karşı Antep'teki Kürtlere, demokratlara, inanç örgütlerine, sendikalara, vicdan sahibi insanlara, hatta yaşama kaygısı olan herkese çağrı yapıyoruz: Örgütlenmeliyiz, halka anlatmalıyız, olabilecekleri teşhir etmeliyiz. Hatta bununla da kalmayıp, üzerlerine gidebilmeliyiz. Devletin de daha ciddi uyarılması gerekiyor. Ancak bu şekilde, elbirliği içinde bu durumu aşabiliriz."

Fırat Küçük:
Bugünler Antep'in iyi günleri!

Fırat Küçük, Antep'te bir eğitim emekçisi. Bir yandan da Gaziantepspor'a dair yazılar yazıyor. Kent kimliğine, yaşamına dair düşünen isimlerden biri.

Fırat Hoca, Haziran ayında gazetemize verdiği mülakatta, kentte iç savaş tehdidinin bulunduğunu gerekçeleriyle açıklamış; radikal İslamcıların güçlenmesine de dikkat çekmişti. Son katliam ardından tekrar ulaştık ve mevcut durumu konuştuk.

"Eğer toplumsal uzlaşı ve barış temelinde yaklaşılmazsa, bugünler Antep'in iyi günleri" diyor Fırat Küçük ve devam ediyor: "Özellikle kentin varoşlarında, Çıksorut, Hacıbaba, Karşıyaka, Cinderesi, Vatan, Barak gibi mahalleler başta olmak üzere, bu yapıların çay ocakları, küçük esnaf işletmeleri gibi yerlerde her türlü örgütsel çalışmayı yaptığı aşikâr. Bu faaliyetler, devlet kontrolü altında gerçekleşiyor ki, bu yapılar da zaten AKP'nin Suriye politikasıyla paralel biçimde 2011-12 sonrası süreçte daha da görünür hale geldi. Kent merkezinde düğün konvoyları düzenleyip malum IŞİD flamaları ile gezecek kadar... Kent varoşlarında yaşayanların açık bir biçimde gördüğü, hissettiği bir gerilim, zaten söz konusuydu. Zaman zaman küçük çaplı da olsa kavgalar, çatışmalar da oldu."

'90'ların Hizbullah'ı gibi'

Fırat Küçük, DAİŞ tahkimatının sola, Kürtlere ve Alevilere yönelik kullanımına dair şu tespiti yapıyor: "90'larda Kürdistan'da Hizbullah'ın kullanımını andırır bir tutum söz konusu. Kürt ve Alevi nüfusun hakim olduğu mahallelere ülkücü-alperen faşistlerle giremeyen devletin kamusal aklı, Kürt nüfusun İslami duyarlılıklarını kullanma ve Alevi kitlelerin yaşam alanlarını sınırlama niyetiyle bu yapıları besledi, buralarda var etti. Tabii lokalde biraz böyleyken, bunun genel iç ve dış gelişmelerle bağını da düşünmek gerekiyor. Qamişlo'daki büyük bombalı saldırıdan tutun da, YPG öncülüğünde Minbic'in özgürleştirilmesi ve Suriye rejiminin son Hesekê saldırılarına kadar..."

'Radikal uçlar güç kazanabilir'

Bu dönemde toplum içindeki 'radikal' uçların daha da güç kazanacağını, yaygınlaşıp meşruiyetini kuvvetlendireceğini söylemenin mümkün olduğunu, dolayısıyla tehlikenin arttığını belirten Küçük, bunun gerekçelerini şöyle açıklıyor: "Suriye savaşıyla birlikte kente gelen göçler ilk başta bir süreliğine rant çevrelerinin yüzünü güldürürken aynı zamanda kentin işçileri, emekçileri ve yoksulları için de gittikçe artan bir çatışmanın da nüvesi oldu. Nitekim kamplar dışındaki göçmenlerle 'ekmek kavgası' kaçınılmazdı. Bir de bunun güvenlik ve ahlak boyutu ortaya çıktı dolayısıyla gerilim, çatışmaya evrilmeye meyletti. Bir diğer durum, Kürdistan'da savaşın boyutlanması: Silvan, Sur, Cizre, Dargeçit, Yüksekova ve en son Şırnak ve Nusaybin kent merkezlerindeki YPS güçlerinin eylemlilikleri ve devlet güçlerinin yoğun saldırısıyla çatışma bölgesine yakın metropollerden biri olan Antep de bundan yine göçler üzerinden etkilendi. Rojava ve Şengal bölgesinden de azımsanmayacak bir göç kitlesi geldi kente. Bu kitleler halihazırda kendi yaşam alanlarında kendilerini 'tehdit altında' hissettiklerinden buraya göçmüşlerdi; ancak burada da devlet aygıtıyla onlarca yıldır problem yaşayan, çatışan Kürt ve Alevi kitlelerin mahallelerine (varoşlar çoğunlukla) yerleştiler. Dolayısıyla sosyoekonomik bir gerilim kaçınılmaz olduğu gibi, sosyopolitik gerilimler ve beraberinde mezhepsel gerginlikler de açığa çıkmaya başladı."

15 Temmuz sonrası:
Kentte militarizasyon

Bu noktada 15 Temmuz darbe girişimi ardından Antep'in, Erdoğan'ın çağrısıyla birlikte sokaklara en yoğun biçimde çıkılan kentlerden biri olduğunu da eklemek gerekiyor. Fırat Küçük, bunun da kent toplumsallığının militarizasyonuna katkı sağlayan bir süreç olduğunu düşünüyor: "Büyük kalabalıkların kendilerinin geleceği açısından durumun vahametinden bihaber olduğu kesin; ancak onları yönlendiren örgütlü yapının niyeti de aşikâr. Atılan sloganların da demokratik taleplerle uzaktan yakından ilgisi yok. Kullandıkları araç, Türk bayrağı; atılan slogan, tekbir; talepleri, idam. Militarizmin yeniden ve yeniden üretimi, militer güçlere milis yedekleme çalışması gibi..." 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.