Ana içeriğe atla

Ahmet Türk, o boku çoktan iade etti!




Diyarbakır Cezaevi. İki katlı bir ranza. Etrafını doldurmuş onlarca mahkumun ortasında, elinde sigarasıyla Ahmet Türk oturuyor. Karşısında, söyleşi yapabilmek için bir biçimde izin koparabilmiş gazeteci Mete Akyol. Star gazetesi, 4 Nisan 1993.



Mete Akyol, koğuşa girebilmek için, duvardaki ancak sürünerek geçilebilen bir deliği aşmak zorunda kaldıklarını anlatıyor. Ahmet Türk ise haberde, koğuşlarını şöyle tanıtıyor: “Burası yirmi metre uzunluğunda ve altı metre genişliğindedir. Tam 117 kişi kalıyoruz burada… Karşı koğuş, ikinci koğuş adıyla anılır. Orada da 240 kişi kalmaktadır. Her iki koğuşta kalanlar da, bu avludan yararlanır.”

Anlaşılıyor ki ardından, gazeteci ve mahkûm, ellerinde sigarayla rahat bir sohbete girişiyor. Ahmet Türk o sohbetin bir yerinde, “Neler söylediğim için burada bulunuyorsam,” diyor, “inanın, çıktıktan sonra da aynı şeyleri söyleyeceğim.”

Öyle ya, söyledi de. Başına gelen türlü işe rağmen ne ondan, ne bundan sakındı sözünü. Doğrusunun nasıl olduğunu düşünüyorsa öyle konuştu. Ne hamasetle sulandırdı, ne bilgiçlikle ekşitti, ne yalan dolanla küflendirdi.

Eh, son darbe de onu es geçecek değildi ya! 74 yaşındaki Ahmet Türk, 21 Kasım günü, bir kez daha gözaltına alındı. Bu yazı yazılırken, tutuklanıp tutuklanmayacağı henüz netleşmemişti.

***

Ahmet Türk’ün ilk rehin alınması, 12 Eylül 1980 darbesi günlerine rastlıyor. Milletvekiliydi, öyle çok “aşırı” fikirleri de yoktu ama olsundu; çünkü Kürt’tü, Kürt olmakta ısrar ediyordu. O, Esat Oktay Yıldıran koordinasyonunda kurulan zulüm düzeninin bok yedirdiği -mübalağa sanatı değil, gerçekten bok yedirdiği- Kürt tutsaklardan biriydi. Bir yerel gazeteye verdiği röportajda dönemin tutsaklarından Mekki Yassıkaya, şunları anlatıyordu:

“Asker gardiyan, koğuş mazgalından ana avrat söverek beni çağırdı, kapıyı açtı, koridora çıkardı. Az ileride birkaç kişi duruyordu. Yarı karanlık ortamda ilk anda ne olduğunu anlayamamıştım ama ‘Al lan’ dediler… ‘Bu Ahmet Türk, bundan sonra bu koğuşta kalacak.’ O zaman elinde bavul olan birinin sendeleyerek adım attığını gördüm. Düştü düşecekti. Gayriihtiyarı hamle yapıp tuttum… Koğuşa girdik. Adam çırılçıplaktı. Hiç ama hiçbir şey yoktu üzerinde. Ağzı burnu kan içindeydi. Yürüyecek mecali kalmamıştı. Zaten içeri girer girmez yere yığıldı. Hapishaneye girişinde onu, milletvekili olduğu için daha bir hınçla ezmişlerdi.”

Ahmet Türk ise, her zamanki vakurluğu ve şaşırtıcı düzeyde naifliğiyle anlatıyor bir seferinde: “Lağım üzerinde yattık, 56 marş ezberlemiş olarak çıktım. Dışarı çıktıktan sonra aylarca akşamları marşları tekrarladım, tekrar girersem hiç olmazsa marşlar hazır olsun diye.”

İşte Ahmet Türk, 1993’ün Nisan ayında Mete Akyol’la konuşurken de bunları geçiriyordu aklından belki de. Bok yemişti de susmamıştı -evet, galiba böyle açıkça yazmak gerekiyor, bakmayın kusuruma- daha ne ile susturulabilirdi ki?

***

Susmadı Ahmet Türk. Her şeyden önce, Kürt’tü; Kürt gibi yaşadı. 

Bir vakitler bazı solcular arasında Ahmet Türk’e “ağa, aşiret reisi” demek, böylece itibarsızlaştırmaya çalışmak modası vardı, bilen bilir. Özellikle DTP Eşbaşkanlığı sırasında bunu dergilerinde yazanlar da oldu. Hatta soykırım faili CHP’nin eski vekili Hüseyin Aygün, işi Ahmet Türk’ü “40 bin Alevi’yi öldüren Yavuz’un Kürt işbirlikçileriyle ve Hamidiye Alayları’yla aynı soya dayandırmaya” kadar vardırmış ve melodrama bağlamıştı: “Dersim halkı, dostunu da, düşmanını da iyi bilir.”

Fakat tek bir kimse de şöyle düşünmedi: Ortada duran, Kürt sorunuydu ve adlı adınca bir ulusal sorundu, sömürge sorunuydu. Ahmet Türk, ailesi, devraldığı miras, bir Avrupa ülkesi için bile zengin sayılabilecek gelir düzeyine rağmen, Kürtlüğünün diyetini ödemişti. Türk rejiminin direği CHP’den milletvekili olduğu dönemde bile Kürtlüğü peşini bırakmamış, bok yemekten kurtulamamıştı. Demek ki bu işte, başka bir iş vardı; demek ki Kürt sorunu, ulusal dinamiklere sahip bir sorundu ve ulusal bir mukavemeti gerektiriyordu; demek ki Kürt olmanın tek başına ve her durumda suç kabul edilebildiği yerde esas olan, Kürt’ün ulusal varoluşunu, Kürdistan’ı savunmaktı.

Ama işte, Kürt demek, Kürdistan demek bile meseleydi memlekette; karşıda bir T.C: devleti vardı, kafa-göz dinlemiyordu. Kimileri “Kürt” deyip koskoca bir yükün altına gireceğine, “Ahmet Türk, bir ağa, blyrsnz…” diye başlayıp komünist bile olsa Türk kalmayı becermenin bir yolunu buldu. Hoş, tarih, boku yiyenin Ahmet Türk’ten de daha fazla onlar olduğunu da çok kereler gösterdi.
***
Rivayet edilir ki Ahmet Türk, soyadının tuhaflığıyla ilgili de bir yerlerde şöyle söylemiş: “Bize, ait olmadığımız bir ırkın soyadını verdiler… Sanki Kürt olduğumuzu unutacağız da asimile olacağız. İşte, bir Kürt’üm ama emir cümlesi gibi soyadım var. Ahmet, Türk! İşte o kadar!”

Daha doğumundan itibaren emirlere uymadı Ahmet Türk. Bedelini kimi zaman malvarlığıyla, kimi zaman özgürlüğüyle ödedi; ailesinde, canıyla ödeyenler de vardı üstelik. Son darbe de onu rehin almış, peh! Hatta yetmemiş, yüzde 52’nin oyuyla seçildiği belediye eşbaşkanlığından alınmış, yerine de Çorum ilinin Osmancık ilçesinde doğma bir sömürge valisi atanmış; ne gam! Tarih, geriye doğru akabilir şey değil. Ahmet Türk, Amed Zindanı’nda yedirilen boku çoktan sahibine iade etti. Şimdi birileri yanına varsın, emin olun, aynı naiflikle yine söyleyecektir öyle: Aynı şeyleri söylemeyi sürdüreceğiz. Üstelik giderek, daha yüksek sesle.


Yorumlar

  1. Neden bu blog artık aktif değil? Yazılarınızı severek okuyorum, selamlar.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.