Ana içeriğe atla

Tren

Tuh! Bu ne mahşerdir, ne iğrenç!.. derken
Geldi geldi geldi, geçti bir tren.
(Ahmet Muhip Dıranas)



TREN CAMI

Tren yolculuğu, neredeyse bitti artık. Hayır, hızlı trenleri trenden saymıyorum. Benim trenden kast ettiğim, daha doğrusu benim zihnimde yer edinen tren, bambaşka bir şey çünkü.

8 saat süren tren yolculukları hatırlıyorum, çocukluğumdan. Antep-Mersin güzergâhında. Yolculuk öncesi börekler ve içecekler hazırlanırdı. Belki iki gün süren bir telaş evde. Özellikle biz çocuklar, yolun sonundan ziyade kendisinden dolayı heyecan duyardık. Tren yolculuğu yetişkinler için eziyet, çocuklar için şölendi.

Kompartıman, karşılıklı iki yatak ve koltuklarla, pencere önüne iliştirilmiş küçük bir masadan ibaretti. İki kompartımana yerleşirdik; birinde yetişkinler, ötekinde çocuklar. Hayatın tren camı kadar güzel göründüğü başka bir yer var mıydı, hatırlamıyorum. Trenin bitmeyen gürültüsü bile güzel gelirdi; o sesin tekdüzeliğinde bir çeşit melodi vardı sanki. Başımı pencereden uzattığımda rüzgâr, gelip saçlarımı yalardı. Uçsuz bucaksız kırların ortasına kurulmuş köyler, etrafta gezinen insan ve hayvanlar geçip giderdi önümden. Tren camı, başka bir uzam, başka bir zaman’dı.


TRENİN YÜZÜNDEKİ FAÇA

Adana’dan sonra ise, köyden tanıdığım çocuklar çıkardı meydana; trene taş atarlardı. Kuzenim yanımda küfrederdi onlara, analarına. Anlam veremezdim ben: Bir çocuk, trene niye düşman olur? Tren bu; insan değil, hayvan değil; trene nasıl düşman olunur? Çok sonra anladım. Tren, herkese heyecanlı bir yolculuğu anlatmazmış. Kimilerinin hafızasına, asker veya sürgün sevkiyatıyla kazınmış imgesi.

“Hasret kavuşturan” diyen de varmış eskiden trene; ama sesini işitince içine kurt düşen de... Dersim’i, Auschwitz’i hatırlamamak mümkün mü? “Bir yük vagonunda açtım gözlerimi” diye başlayıp, “Tarih öncesi köpekler havlıyordu” diye devam eden Cemal Süreya şiiri, trenin yüzündeki faça değil mi?


TREN GARI

Tren garları ise, öyle ya da böyle memlekete benzer, bu çağdan önce. Henüz “imaj” bu kadar kuvvetli değildir ve küçücük kentlerin işlek meydanları bile yalancı ışıklarla donatılmamıştır. Görüntü, hakikate bugüne göre biraz daha yakındır. Edip Cansever, ne güzel anlatır gar ile memleket arasındaki bağı: “dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar/ ve dağılmış pazar yerlerine memleket...”

Sonra otogarlar büyüdü, bir dönem onlara “şehrin aynası” diyenler de vardı; ama çok geçmedi, hepsi tekdüzeliğin, öğütücü bir modernleşmenin elinde birbirine benzedi. Tren garları ise boynu bükük kaldı, kentin kıyısında.

Avrupa’daki işlek garların da memleketteki otogarlardan farkı yok bugün. Alışveriş merkezleri, reklam panoları, medeniyetin kurallarına bağlanmış bir rutin...


HIZLI TREN

Tren, bir düşünme, kendine dönme ânıdır; veya söz’ün yurdu. Yol, gerçekten de bir gitme biçimi olduğu kadar “durma biçimi”dir.* “Yolculuğum bana kayboluşumun bazı gerekçelerini gösterir” der Enis Batur, Yolcu‘da. Bugünün otobüsü, otomobili veya treniyse, hızdan başka hiçbir şey göstermez insana.

Nâzım Hikmet, “Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım/ akşam oluyor/ dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer” diye başlar meşhur şiirine. Tren, bir silkelenme, kendini anlama ânıdır. Bugünün taşıtlarındaysa pencere, bırakın kendini, önünden geçilen yerleri bile göstermez insana.

Yine Enis Batur söylüyordu, kitabı, sayfayı hatırlamıyorum: Eskiden tren penceresinden hayat akardı, artık yalnızca hız akıyor.

Yoksa artık hayat, hız demek mi oldu?

* Yılmaz Erdoğan’ı pantolonum kadar sevmem ama hakkı olan yerde hakkını da vermek gerekir; “yol bir yere gitmez/ o bir durma biçimidir” dizeleri bir hayli güzel.

Yeni Özgür Politika, 12 Aralık 2016

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.