Ana içeriğe atla

Ali Amca'nın öyküsü: 38 içimde bir çıban başıdır


BAŞLARKEN...

Ali Başar, neredeyse 90 yaşında. 1930 ya da 32’de, Dersim’de doğmuş. Bunun anlamı hemen gelmiştir aklınıza: 38’i, soykırımı artık hafızası olan bir çocuk olarak yaşamış. Aslında daha doğru bir anlatımla, o günlerde tanık olduğu 38’i bütün bir hayatı boyunca yaşamış, denilebilir.



Ali Başar, 38 ardından İstanbul’a gitmiş, türlü işlerde çalışmış. O sırada daha sonra Dr. Şivan adıyla nam salacak Sait Kırmızıtoprak başta olmak üzere Kürt öğrencilerle tanışmış. Bu, hayatının bir diğer kırılma noktası olmuş. O günlerden sonra artık -işte, 90’ına merdiven dayayana dek- “komünist bir Kürt” olarak sömürgeci zulmü altındaki yurdunun ve halkının davasının takipçisi olmuş; motivasyonlarından ilki de, “38’in intikamı” imiş.


Ali Amca’yı (onu tanıyan herkes böyle hitap ediyor) ziyaret ettiğimizde “çok geç” olmuştu artık. Felç geçirmişti, yürümekte ve konuşmakta zorlanıyordu. Hatta laf arasında bunun için sitem ettiği de oldu. “Sömürge halk, canlı yaşayanları unutuyordu, onlarla ilişki kurmuyordu” dedi; “Bu, Politika gazetesinin suçu, eksikliğidir” dedi; “Delikanlı, daha evvel görseydin beni, daha evvel!” diye iç geçirdi, “Kitap yazardın, kitap!”


Yine de anlattı Ali Amca. Kesik kesik, arada molalar vererek, “Çok yorgunum” diyerek. Çünkü anlatmak istiyordu, hem de çok istiyordu. Onca yaşına, geçirdiği felce, ağrı sızısına rağmen hem vücudunu hem hafızasını zorladı. Ve saatlerce anlattı. Öyle güzel anlattı ki hem, zerre büyüklenme, abartı olmadan; vurucu olan, cümlelerinin süsü-püsü değil, aksine yaşadığı onca çarpıcı hatırayı müthiş bir soğukkanlılık ve yüreklilikle art arda dizmesiydi.


Evden çıktığımda ardımdan gözyaşı döküyordu Ali Amca ve eşi Gülten Teyze. Bir süre kendime gelemedim. Sürekli Ali Amca’nın sözleri gezindi etrafımda. Ses çözümü için yeniden dinlerken, Ali Amca’ya misafir olmakla üzerime büyük bir yük aldığımı daha iyi anladım. Bu hikâye, anlatılmalıydı; hakkı verilerek anlatılmalıydı. Bunu yapabildim mi, bilmiyorum; ama dileğim budur.


Hikâye üzerinde çalışırken bir de, Ali Amca’nın evinde not defterlerimizin karıştığını fark ettim. Onunkini kullanmış, sonra almış, getirmişim. Tek bir sayfası dolu, onda da zorlukla yazıldığı belli şu cümle var: “22-9-15. Bugün iki HDP’li bakan istifa etti. Televizyondan açıkladılar.” 90’ına varmış da halen öyle dikkatle kulak kesiliyor Ali Amca. Halen anlamaya, anlatmaya ve en çok da unutmamaya çalışıyor. Umarım ki yaptığımız iş, onun unutulmamasına da ufacık olsun bir katkı sağlar.


Üç gün boyunca Ali Amca’nın hikâyesini, mümkün olduğunca üzerinde hiç oynanmamış kendi cümleleriyle okuyacaksınız. Öyle ya zaten güçlü bir edebiyatla ve yorgunluğu artınca bir miktar zedelense de sistematikle anlattı o. Fakat su istediği ya da yorgunluk belirttiği cümleleri veya tekrarları, eksik kalmış cümleleri bile kesmeyeceğim. Kesmeyeceğim ki Ali Amca’nın anlatma arzusu, metinde de sesindeki heyecana yaklaşan bir görünürlükte olsun…


Söylediklerinin tamamının az ya da çok bir teyit süzgecinden geçtiğini de belirtmiş olayım. Fakat yine de doğru olan, bunları bir “belge gibi” okumak değil, “hissiyatı” anlamak niyetiyle okumak olur.


Çalışma sırasında ve sonrasında önerileri ve eleştirileriyle önemli katkılar sunan Rengin Azizoğlu’na ve Dr. Yektan Türkyılmaz’a teşekkür ederim. 


Ezcümle: Söz, Ali Amca’nın.



Ali Amca’nın saatler süren söyleşideki ilk cümlesi: “Dersimliyim.” Bu, “Kimsin” sorusuna verdiği cevap. Sadece memleket bildirmiyor; ağrı sızısına, özlemlerine dair ipuçlarıyla dolu. Çünkü onun kimliğini her şeyden evvel “Dersim” kuruyor.


Devam ediyor: “Çocukluğum Dersim'de geçti. Gençliğim İstanbul'da geçti. 1932'de doğdum. 38'de 6 yaşındaydım. Benim babam da şehit düştü. Babamın adı Mako'ydu. Demenanlı. Kutudere'de şehit düştü. Biz Kutudereliyiz. Bizim yerimiz orası. Komumuz, evimiz orası.”


Ali Amca, aşiretini babası üzerinden tarif ediyor. Annesiyle ise arasında ileriki anlatımlarından da anlaşılabilecek daha başka, özel bir bağ var. Annesi ki, yaman bir kadın. Adı, Mihriban. Alan Aşireti’nden. Ali Amca’nın babası olan Mako’yla evlenmeden önce Dersim-Palu sınırındaki bir köyden Evdal Ağa’nın oğlu Mamo’ya vermişler onu. Şeyh Sait İsyanı gelmiş. Evdal Ağa, Şeyh’in sadık takipçilerindenmiş. Önce ağa vurulmuş, sonra Mihriban’ın kocası Mamo. Anlatılan o ki Mihriban, “Teslim olacağıma ölürüm” deyip dağa çıkmış, Mamo’nun arkadaşlarını bulmuş ve çaprazları bağlayıp savaşa katılmış.


Şeyh’in Diyarbakır’da idamı ardından arkadaşları, Mihriban’ı getirip aşiretine teslim etmiş. Bir süre sonra onu, Demenanlardan Mako’ya vermişler. Demenanlar ki, Dersim’in koruyucusu, yılmazı. Dururlar mı, Dersim toprağını çiğnerken Türk askerinin postalı?


Mihriban’ın ikinci kocası da Dersim Soykırımı’na direnirken can verir böylece. İlki Şeyh Sait’te, ikincisi Dersim’de... İşte Ali Amca, Kürdistan’ın bu savaşçı ailesinin bugüne ulaşan ferdidir. O anlatsın gerisini.


“Dersim 38’i hatırlıyor musun” diye soruyorum Ali Amca’ya, “Hatırlamaz olur muyum ben” diyor ve devam ediyor: “38, içimde bir çıban başıdır. 38 rakamını gördüm mü babamın ölümünü hatırlıyorum, çocukluğumu hatırlıyorum. 38 rakamını gördüm mü...”


Duraksıyor Ali Amca. Gülten Teyze araya girip, “Babanın öldüğünü anlat” diyor. Ve Ali Amca bir müddet bekleyip alıyor sözü yeniden. Sonrasını, araya girmeden, sohbetin -daha doğrusu “tarih dinletisinin”- akışı içinde olduğu gibi aktarmak, sanırım en doğrusu:


Ali Başar: Babam iki defa yaralanmıştı. Çarpışmada. Türk askerleriyle. Anlatamıyorum, çok zor.


Benim babamın doğduğu yer, Kutudere. Mekanı orası. Kutudere'de görevliydi. Kol diyorlardı o zaman, bölük veyahut da başka şey demezlerdi. Kolê Demenanê, Kolê Kutudere... Benim babamın görevi, Kutudere'yi kapatmaktır.


Zel Dağı'ndaki Türk askerleri çadır kurmuşlar, yerleşmişler. En tepesinde Zel Dağı'nın, her tarafı gözetliyorlar. Fakat o zaman işbirlikçiler vardı. Ondan sonra katırı olan, beygiri olan, hayvanı olan Türk askerlerine malzeme taşıyordu. Benim babam orayı kapatmıştı. Zel Dağı'na kimseyi bırakmıyordu. Gelen kervanları, yani cephane taşıyanın, silah taşıyanın, kumanya taşıyanın yolunu kesip bütün yükünü alıyorlardı, suya döküyorlardı. Veyahut da kendileri yiyorlardı.


O dönemde bazı aşiretler Türk devletine kumanya taşıyordu, cephane taşıyordu. Motorlu araçların Dersim'e girmediği bir tarihti. Türk devletinin de motorlu taşıtları gelmiyordu, yoktu. Hep hayvanlarla. Dersim'i katlederken de en çok süvari birlikleri vardı. Çünkü atlar, her tarafa girebiliyordu. Vasıtalar olmadığı için süvari birlikleri vardı, onlar da at kullanıyordu. Süvari birlikleri köyleri sarıyordu, ondan sonra kurşuna diziyorlardı.


Benim babam, Kolê Kutudere'deydi. Kutudere'de yaralanmıştı. İkinci yaralanmada yarası ağırdı. Arkadaşları getirdiler. Biz Pirkanî'de yaşıyorduk, Alan aşiretinin içindedir. Benim anam Alanlıdır. Biz de Demenanlıydık. Onun için biz Pirkanî'de, dayılarımızın içinde yaşıyorduk. Çukur ağaları vardı. Onlar bizi kurtardılar ama kendileri öldü.


Gülten Başar: Babası direnenlere yardım ediyormuş. Yaralanmış. İkinci yaralanmasından sonra babasının dişi de ağrımış. Kendi kendine dişini iple mi neyle çekmişse, o gün bütün ağzı şişmiş. Bakmışlar ki ağırdır, gece yarısı babasını eve getirmişler. O zaman ölmüş babası, evde. 38'de babası ve kardeşiyle tarlaya toplamışlar, onu anlatsın.


Ali B.: 6 yaşındaydım. Süvari birlikleri köyün etrafını sarmıştı. Bir Pirkanî'deydik, kaçmıştık, Alan aşiretinin içindeydik. Benim babam dağdaydı. Yorgunum, konuşamıyorum ki. Yorgunum...


Askerler... Süvari birlikleri köyün etrafını sarmışlardı. Çok yorgunum.


Ben çocuktum, beni bağlamamışlardı. Zaten o zaman genç, yaşlı hepsini iplerle bağlamışlardı. Bizi... Kekliğim vardı benim. Ablam davara giderken bir keklik yavrusunu almış, büyüttük. O hayvan evimizde. Ortalık kalabalık oldu mu, atlar matlar filan kalabalık, baktım ki benim keklik kaçıp gidiyor. Arkasından koştum. Almak istedim. Ben bilmiyordum. Arkada bir darbe geldi bana yüzükoylu yere düştüm. Asker benim kaçtığımı zannediyor. Halbuki ben kekliğimi görmüşüm, onun için koşuyorum. Ağzım burnum yere geldi. Ondan sonra kan içindeydim. Annem benim üzerime kapandı. Kapandı. Bu sefer annemi dövdü. Benim ablam Besê, beni koltuğunun altına aldı, köyün içinde su harkı geçiyordu, su vurdu, kanı temizledi. Bir asker, tüfeğin harbesi var ya, çubuğu, çekti, o çubukla benim ablamı dövdü. Ablam su harkının içerisine yıkıldı.


Ondan sonra ben anneme dedim, "Anne" dedim, "Ben kaçacağım." Gideceğim şu aşağıda... Saklambaç oynuyorduk, söğüt ağacı vardı, kökü oyuktu. Giderim o söğüt ağacı oyuğuna gireceğim ben, orada dururum. "Yok, yok" dedi. "Bizi öldürecekler, sen acından ölürsün, gel" dedi. Beni götürdü annem. Pat küt Türkçe bilenler vardı o zaman... Komutan diyor ki, "Evlerinizi kitlemeyin, kapılarını açık bırakın." Annem kapıyı açık bıraktı, ondan sonra hepimiz köyün meydanına toplandık. Toplandık. Köyün meydanında. Öyle ki atlar, kişnemeleri, süvari birlikleri... Bizi Çukur'a götürdüler. Sağımızda solumuzda askerler yürüyor. Aynı bir duvar gibi yürüyor bizle. Biz nasıl ki bir su oluktan geçiyor ya. Öyle o şekilde biz de aradan gidiyorduk. Ekili bir tarlanın içine oturttular bizi. Buğday tarlasıydı. Etrafımıza makineli tüfekler kurulmuştu. O zaman kimse makineli tüfek bilmezdi, "tamatik" diyorlardı. Gösteriyorlardı. Diyorlardı, "Bak ha bir tamatik ordadır, bir tamatik burdadır, ha bir tamatik de bu taraftadır." Yahu diyorduk, tamatik nedir? Diyordu, tamatik çok mermi atıyor.


Tamatikler kurmuşlardı. Şimdi o zaman korktum ben. Korktum. Annemin kucağından indim aşağı. Böyle buradan oraya kadar uzandım ben, gittim ben. Annemden ayrıldım. Annem dedi ki, "Oğlum, gel buraya, yanıma gel." Ben dedim ki, anne orada tamatik var, bana kurşun değer, ben burada duracağım. Annem uzandı yere, beni bacağımdan yakaladı, çekti kendi kucağına aldı, beni bırakmadı bir daha. Beni bırakmadı. Dedi, "Gel, gel oğlum, gel ki kemiklerimiz birbirine karışsın." "Kaçma."


6 yaşındaydım. Niçin beni öldürmek istediler? Hani ya çocuk katilleri var ya... İşte bu. Benden küçük kardeşlerim de vardı. En büyük aile çocuğu benim, ötekiler ben daha da küçüktü. Hepimizi öldürmek istediler.


Yorgunum. Çok kötü. Kötü zamanımda geldin. Felç geçirdim. Bir damla su ver bana Gülten.


Bundan sonrası ilk mola. Ali Amca’nın anlattığı, Dersim Soykırımı’nın bugüne ulaşan çok az fotoğrafında da görülen vaziyet. Askerler, birer birer gezerler köyleri ve köylüleri sıraya korlar; götürdükleri dere ağzında, ovada veya kaya dibinde, ya kurşuna dizer ya insafa gelip salarlar. Bu sırada artlarında kalan evler de nasibini almaktadır, kıyımdan. Mola ardından da hikâyenin bu tarafını dinledik Ali Amca’dan.


Ali B.: Bizi toplayıp Çukur'a götürmüşlerdi. Güneş batıncaya kadar, yaz sıcağı... Dediler ki, "Siz affedilmişsiniz." İpleri çözdüler. Hepsini, milleti, binlerce kişi... Ayağa kaldırdılar, "Söyleyin, 'Yaşa, Yaşa, Mustafa Kemal Paşa', sizi serbest bırakacağız. Türkçe bilmediklerinden dolayı kimisi "Haşa, haşa" kimisi "Yaşa, yaşa" dedi.


Bizi bıraktılar. Susuzluktan... Çocuktum. Annemin elini bıraktım, koştum suya. Çeşme vardı. Böyle büyük su akıyordu. Bu evimizin iki misli büyüklüğündeydi, arı petekleri vardı. Arı peteklerinin hepsini suya vermişler, hepsi arı ölüsü dolu. Balı dökmüşler çeşmenin içerisine. Ha böyle bu kadar yüksek... O bal suyun içinde, su ikiye ayrılmış, yarısı sağda, yarısı solda akıyor. Suyumu içtim, elimi daldırdım bala, bal aldım.

Ablamla beraberdik biz. Gittik eve. Bizim ev yok. Kabımızı, kacağımızı, tenceremizi, leğenimizi... Ne varsa hepsini Pax’ın Nahiye Müdürü Latif Keleştemur götürmüş. Askerlerle beraber. Kaplarımızı, diğerlerimizi. Keko vardı. Biraz Türkçe biliyordu. "Keko, keko, bu kaplarımızı niye götürmüşler?" Dedi ki, "Beylik malıdır." Kaplarınız, beylik malıdır. Annem beylik malının ne demek olduğunu bilmiyor. "Keko" diyor, "bu beylik malı ne demektir? Bunlar bizim tencerelerimizdir, bizim kap kacağımızdır, beylik malı nereden çıktı?" Diyor, "Devletin malıdır." Ganimet. Ondan sonra aldılar, götürdüler.

Komşulardan yardım istedik. Kimse bize yardım etmiyor. Kimse devletin kapısına gitmek istemiyor. Korkuyorlar.

Keko, annemin amcasının oğludur. Kardeşi vardı. Böyle iyi kötü, biraz Türkçe biliyorlardı. Keko, kardeşi Hüseyin'e söyledi. Dedi ki, "Mihriban'ı götür Nahiye Müdürü'ne." Annem için. "Nahiye Müdürü'ne git, kaplarını istesin. Bunlar beylik malı değildir." Annem bizi aldı, hepimizi, çocukları topladı. Ablalarım da vardır. Hepimiz toplanıp gittik Latif Keleştemur'a. Nahiye Müdürü'ne. Tercümanımız Hüseyin Dayı'dır. Dedi ki, "Paşam, paşam, aha bu kadın var ya, gelmiş diyor ki 'Benim kaplarımı versin. Kaplar benimdir, beylik malı değildir.'" "Kimdir bu kadın?" Benim küçük kardeşim vardı, annemin kucağında daha halen meme emiyordu. Annem de çocuğunu kucaklamış, çömelmiş, böyle duvarın dibinde duruyor. Müdür bey geldi. Bu Araplar gibi, böyle fistan gibi uzun bir şey giymiş, bir de başına bir şey koymuş. Arap kılığı. "Kim bu kadın" dedi. Anneme tekme tokat vurdu, dövdü annemi. Kucağındaki bebeği düştü, ta buradan oraya kadar yuvarlandı gitti. Annemi dövdü. Telefon etti karakola müdür. O zaman manyetolu telefonlar vardı, böyle büküyorlardı, büküyorlardı, filan. "Alo, karakol. Alo, karakol." Büküyorlardı, gene büküyorlardı. "Alo, karakol." Karakol cevap verdi. Dedi ki, "Jandarmaları gönderin, bu kadını götürün." Jandarmalar geldiler. Üç-dört kişi, beş kişi. Annemi götürmek istiyorlar. Çok afedersin, haşa sizden, dedi "Götürün" dedi, "Sabaha kadar kullanın" dedi. Hüseyin Dayı, yüzü koylu yere düştü. Annemin amcasının oğludur. Yere düştü, sürüne sürüne gitti, müdürün çizmelerini kucakladı. Çizme vardı ayağında. Çizmelerini kucakladı, dedi ki, "Paşam, paşam, affet. O benim bacımdır" dedi, "jandarmalara verme." "O benim bacımdır, jandarmalara verme." Zor, güç bela, benim ablalarım daha büyüktü, çığlık atıyorlar, ağlıyorlar, ortalığı velveleye vermişler.

Ondan sonra annemi aldık jandarmaların elinden. Bağırtımız, çağırtımız, ağlamamız... Annemizi geri aldık. Eve gittik, bir daha da gitmedik artık.

Devlet. Beylik malı. Hepsi gitti.

Bir süre duraksıyor Ali Amca ve babasına dönüyor yeniden:


Ali B.: Babam Kutudere'de yaralandıyken, gece arkadaşları getirdiler. Siyah bir çulun içine sarmışlar, iki ağacın arasına koymuşlar. Ondan sonra getirdiler yanımıza koydular. Bu boğazı şişmiş, böyle buraları şişmiş, her tarafı. Benim babam bir gece yanımızda kaldı, öldü. Kimse babama mezar kazmadı. Korkuyorlardı. Şimdi terörist diyorlar ya… O zaman da eşkıya diyorlardı. Babama mezar kazmadılar. Tam bir hafta babamızın ölüsünün yanında yattık biz. Bir hafta. Kimse babama mezar kazmadı. Dağdaki arkadaşları duyuyor. Ondan sonra geldiler, ormanın içerisinde bir çukur kazıyorlar, gece geldiler, babamın cesedini aldılar, götürdüler. Anneme tarif ettiler, filan yerde, filan yerde, ormanda. Filan yerde büyük kaya vardır, taş vardır, orada gömüyoruz biz. Gel zaman git zaman... Ondan sonra gittik, annem bana dedi ki, "Gel gidek babanın mezarını bulalım." Gittik biz. Onların tarifi, annemin söylediği, aradık, hiçbir şey bulamadık biz orda. Babamın mezarı, Dersim'de. Ondan sonra bulamadık. O ormanın içerisinde.


Ondan sonra. Gülten biraz su ver bana.
Ben unutmuşum ama sorularını söyle. Başka ne söyleyeyim ben.


2. BÖLÜM



38 sonrası: 
Annem Kürtçe konuşuyordu, ben Türkçe...



Ali Başar'ın annesi Mihriban
Soykırım ve toplu şiddet çalışmaları denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Dr. Yektan Türkyılmaz’la görüşmemiz, Ali Başar’dan kısa bir süre önceydi. O söyleşide Yektan hoca, soykırım travmasını “süreklilik halinde bir kopma ânı” olarak tanımlamış ve eklemişti: “Vücudunuzun bir parçasının koptuğunu düşünün ama acısının sürekli devam ettiğini. Kolunuz kopmasına rağmen kolunuz varmış ve sürekli kanıyormuş gibi acısını hissettiğinizi.”

Ardından, travmanın mağdurlar açısından en sancılı kısmının “mana verebilmek” olduğunu anlatmıştı. Bunları anlatırken de çok defa ağıtlara, mesela Çukur Ağıdı’na ya da Derê Laçî Ağıdı’na referanslar vermişti. O sohbetin hemen ertesinde Ali Amca’yla konuşmak, teorinin yaşamdaki yankısıyla yüzleşmek gibiydi.

Bugünkü bölümde Ali Amca, soykırım sonrasını anlatıyor. Ne yaptı, yaşamaya nasıl devam etti? Ve soykırım, nasıl sürekli peşinde gezindi?


Ali Başar: Açtık, sefildik. Göç ettik. Çarşancak Ovası'na gittik. Annem bir teneke un için beni satıyordu. Orada ağalar vardı. Annem ağaya diyordu, "Bana bir teneke un ver." Mart ayı oldu mu da un bitiyor, ekmek yok. "Un ver, ben Alimi sana vereceğim." Yani beni ona verecek. Ağa oflaya puflaya bir teneke un veriyor, hasat zamanı oldu muydu, tarlalar biçildi miydi, ağa geliyordu kapına dikiliyordu, "Ali'yi ver." Beni alıyordu, tarlalarını otarıyordum, hayvanlarını otarıyordum ben. Hep öyle hayvanların içerisinde büyüdüm. Başka bir şey yok.

Akşam oldu mudu, ahır var ahır, orada yattığımı hatırlıyorum.

Sefildik biz. Açtık. 13 yaşına geldim, İstanbul'a gittim. Çok uzun. Doğru İstanbul'a gitmedim, mümkün değil. Yanlış. Elazığ'da dayılarımın evine gelmiştim. Okula gidiyordum. Dayımın karısı ineğin yularını elime veriyordu, diyordu ki inek otar. Dayım da diyordu ki, okula git. İkisinin arası açıldı karı koca, ben evi terk ettim. Baktım ki tren duman çıkarıyor, kuf kuf kuf filan çıkarıyor, hareket haline girmek istiyor. Gideceğim okul istasyona yakındı. Bir okula baktım, bir de trene baktım. Çantam... Bir bez torba vardı, bez torbanın içinde kitabım, alfabem vardı. Ben istasyona gittim, tren istasyonuna gittim. Kitaplarımı böyle dayadım duvara, koydum oraya, gittim trene bindim. Kondüktör geldi, dedi ki bilet. Dedim, "Amca, çoluk çocuğunun sadakası olsun, nolur. Benim param yok." "Ulan" dedi, "sen nereye gidiyorsun?" Dedim, "Malatya'ya gideceğim." "Malatya'da kimin vardır?" "Akrabalarım vardır." Akrabam makrabam da yok, yalan söylüyorum. Gideceğim. Elazığ'ı terk ettim.

Gittim Malatya'ya. Tren istasyonunda indim, şehrin içine gittim. Açım. Yalınayak, çıplak. Güneş Oteli vardı, o Güneş Oteli'ni hiç unutmuyorum. O Güneş Oteli'nin önünde, kaldırımda gittim, duvarın dibinde uzandım, yattım. Yattım. Birisi geldi, tekmeyle vurdu bana. Dedi, "Kalk oradan ulan, burası otel" dedi. Neyse, yerimden fırladım. Adam biraz ileri gitti, tekrar geri döndü. Dedi, "Ulan yatacak yerin yok mu?" "Yok" dedim. Baktı bana. Dedi, "Gel benle." Beni götürdü otele. Temizlik malzemesinin koyulduğu bir, küçük bir şey var. Beni götürdü, orada yatırdı. Orada temizlik malzemesi vardır, paspas var, süpürge var, bilmem ne var. Sabahleyin kalktım. Adam geldi, beni buldu. Dedi, "Ula bulaşık yıkayabiliyor musun?" Dedim, "Hee, ben çok iyi yıkıyorum." "Yıkıyorum bulaşık" dedim. Beni götürdü. Bir lokanta. Lokanta da lokantaya benzemiyor, böyle birkaç tane masası vardı, burada da (yeri gösteriyor) delik açmışlar, bodrumda yemek yapıyorlar, iple yukarı çekiyorlar.

(Gülten, Gülten, burada yanımda dur, benim anlayamadığım, bilmediğim şeyleri bana hatırlat Gülten. Ben bilmiyorum.)

Neyse, aşevidir. Yani lokanta, üç dört tane masası var ama ucuz yemek veriyor. Kuru fasülye, doldurup veriyor. Ondan sonra ben bodrumda bulaşık yıkıyorum. Benim bu yanlarım ağrıyor. Yukarıda dolu dolu tabak, bulaşık tabak geliyor, aşağıda da yemek gidiyor.

Orada iki ay çalıştım, üç ay çalıştım, bana otuz lira para verdiler. Otuz lira. O parayla bilet aldım, İstanbul'a gidiyorum. O parayla. Nasıl aldım bilet? Hatırlamıyorum pek fazla. Trenin koltukları tahtadandı. Yani bugünkü gibi değildi. Ağaç. Tahtalardan. Ondan sonra bindim, İstanbul'a gittim. İstanbul'da ilkin denizi... İzmit'i geçtim, İzmit Körfezi'ni geçtim, ben suyu, denizi gördüm, trenin penceresinden bakıyorum, "Wey baboo, ula bu nedir?" Deniz gördüm ben.

Gittim Haydarpaşa'ya. Haydarpaşa'da trenden indim ben. Millet gidiyor, kapıdan giriyor, çıkıyor, başka bir kapıdan içeri giriyor. Ben de onları takip ettim. Ben gittim. Tren boşalmış, akıntı neyse orada gidiyorum doğru. Gittim, gemiye binmişim, benim haberim yok. Birden baktım ki gemi rıhtımdan ayrıldı, çıktı, sallantı sallantı, bilmem ne. Neyse. Ağlamaya başladım. Adamın biri geldi yanıma, dedi, "Oğlum niye ağlıyorsun?" Dedim, "Ben İstanbul'a gidiyorum." Dedi, "Burası İstanbul'dur." "Nereye gidiyorsun?" "İstanbul'a gidiyorum." Dedi, "Oğlum" dedi, "Bu gemidir" dedi. "İleride" dedi, bilmem nerede, "Galata Köprüsü'nde, orada" dedi, "duracak" dedi, "orası da İstanbul" dedi, "orada ineceksin" dedi.

Ondan sonra gittim, orada indim,  gideceğim yer yok. Mısır Çarşısı var, orada, duvarın dibinde sabahladım, yattım. Sabahleyin kalktım, geziyorum ben, İstanbul'u geziyorum. Hiçbir şeyim yok. Paranın hepsini trene, bilete vermişim. Ondan sonra gittim, baktım ki bir adam bıyıkları güzel, bööyle bıyıklı, tam bizim o tarafın adamlarına benziyor. Bıyıklı, aslan gibi, sırım gibi delikanlı. Bir sandık sırtlamış ki, böyle iki büklüm olmuş. Hamal. Böyle baktım, alttan baktım, onun bıyıklarını gördüm, dedim "Tamam." O gidiyor, ben de yanında yürüyorum, onun bıyıklarına bakıyorum. Adam beni azarladı. "Ne ulan" dedi, filan dedi. Bağırdı bana. Ben geriledim. Benden uzaklaştı. Arkasından koştum, tekrar gittim, yetiştim ben. Mısır Çarşısı'nın orada Yeni Camii var, akşam yattığım yer. Gittim oraya. Yarım duvar var. Sandığı böyle duvara dayamış, ondan sonra dinleniyor adam. Ben yine gittim, karşısında durdum. Dedi, "Ula sen nesin? Ne istiyorsun?" Dedim ki, "Amca, sen bizim taraflılara benziyorsun, onun için bakıyorum." Adam bana baktı. "Senin kimsen var mı?" Dedim ki yok. "Sen niye geldin." Dedim ki, "İstanbul'a geldim." Adam baktı bana, razı oldu. Dedi ki, "Tamam ula, benle beraber gel." Sandığı götürdü, ambara bıraktı, nakliye ambarları filan vardır, bıraktı, döndü, o gün hep onun peşinde gezdim. O yük taşıyordu, ben de yanında yürüyordum.

Adam bana ekmek verdi, bir de kuru fasülye verdi bana. Beni bir aşevine götürdü. Lokanta, aşevi. Pek fazla lokantaya benzemiyordu. Hamalların yediği yer, Unkapanı'nda. Bana ekmek verdi, karnımı doyurdum, bir de fasülye verdi, beni götürdü hana. Handa otun içinde, üzerinde yatıyoruz. Böyle böyle cesirleri (?)düzmüşler -tahta mahta değildir- onun üzerine ot sermişler, onun üzerinde yatarsın. Gittim orada yattım ben. Bir gün oldu, iki gün oldu, adam dedi ki, "Ulan sen ne iş yapmak istiyorsun." Dedim, "Amca" dedim, "ben her şeyi de yaparım." "Tamam" dedi, "gel." Beni götürdü, Unkapanı'nda pazar yeri vardır, bir küfe buldu bana. Bana küfe aldı adam, kendi parasıyla. Omzuma yerleştirdi, böyle kayışları hepsini ayarladı bana, sırtıma verdi, "Gel benle beraber" dedi. Gittik. Beni sebze haline götürdü. "Burada" dedi, "hanımlar gelip alışveriş yapıyorlar. Sen hanımların arkasında gezeceksin, diyeceksin ki, “Hanım, küfeci lazım mı? O eğer lazım derse, ondan sonra gidersin, lazım değilse tamamdır.” Neyse, hanımlar geliyor alışverişe, yaklaşıyorum, diyorum ki, “Hanım, küfeci lazım mı?” Birisi diyor ki “Yok”, öbürü diyor ki, “Gel oğlum gel.” Karpuzu alıyor küfeme atıyor, salatalık alıyor küfeme atıyor, domates alıyor küfeme atıyor, bulguru bilmem nesini alıyor küfeme atıyor. Sırtımda yük.

Ben sana desem ki Taksim'e kadar, Beyoğlu'na kadar yük getiriyordum ben. O zaman asansör yoktu. Dördüncü, beşinci katta oturuyorlar, çıkarıyordum yukarıda veriyordum, bana on kuruş veriyordu. On kuruş. Böyle gömleğimde, bu ön tarafta, kendime cep yapmıştım, on kuruşları cebime atardım. O zaman ben sana şunu da söyleyeyim ki, on kuruş ne kadar kıymetli... Altın yirmi dört liraydı.

Ondan sonra, ben kuruşlarımı böyle biriktiriyordum, o amca kağıt paraya çeviriyordu, bana veriyordu, ben götürüyordum, ondan sonra anneme gönderiyordum ben. Kardeşlerime gönderiyordum. Tarla yok, ekin yok, öküz yok, hepsi gitti babam öldükten sonra. Ondan sonra kaldık açıkta. Ailenin en büyük erkek çocuğu benim. Ben İstanbul'da büyüdüm. Yavaş yavaş bıyıklarım terlemeye başladı. Bu sefer Kürtçe'yi unuttum, Türkçe öğrendim.

Neyse, biraz para biriktirdikten sonra... Hep küfecilikten. Köye gittim. Kendime elbise aldım. Mavi renk. Annemin yanına gittim. Annem beni gördü, kendi saçını yoluyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor, bağırıyor. Baksana, diyor, senin sakalın da çıkmış, diyor bana. Benim annem. Kaç sene aradan geçti ondan sonra. Biraz zor. 13 yaşında gittim, genç delikanlı, bıyıkları yeni yeni terlemiş, ondan sonra gittim annemi gördüm. Bu sefer annem Kürtçe konuşuyor, ben Türkçe konuşuyorum. (Uzunca suskunluk) Yaşamımız böyle.

Bir mola. Ali Amca yine bastonlarına ve eşine tutunarak, küçücük adımlarla kısa bir tur yapıyor evin içinde. Fazlaca oturunca hem sıkılıyor hem de rahatsız oluyor. Kasları tutmaz hâliyle böyle olanın gençliğindeki enerjisi nasıldı acaba diye düşüyor, insanın aklına.

Sonra oturup yeniden başlıyor anlatmaya, Ali Amca. Tarih, 1950’li yıllar...

Ali B.: İşte genç delikanlı oldum ya, artık yavaş yavaş. Doğan Kılıç isminde birisiyle tanıştım. Hamalların kahvesi var. Doğan. Hamalların kahvesinde oturuyoruz, başka kahvelere gitmiyoruz. Yakası terli, kirli, hepsi orada. Ben de oradayım. Baktım ki birisi gelmiş. Bana dedi ki, "Sen nerelisin?" Dedim, "Dersimliyim." Dersimli, Dersimli. Doğrudur.

"Anan var mı", "Var", "Baban var mı", "Yok", "Ne oldu baba, öldü mü", "Hayır, savaşta vuruldu, öldü". Dedi ki, "Ben gazete muhabiriyim" dedi. "Ben seninle röportaj yapacağım, resmini de çıkaracağım." Diyor ki, "Diyeceğim ki, İstanbul'a bir genç gelmiş, babasının katilini arıyor." Katilini arıyor. Dedim, "Yaz, amca, yaz. Tabii, tabii." Resim de çektiriyor. Yaz. Yaz.

Öyleydi. O adamla samimi olduk. Bir kişi daha geldi yanımıza, üç kişi olduk. Dedi ki, "Biz Dersim'in intikamını alacağız." Dedim ki, "Tamam, alalım, nasıl alalım?" Dedi, "Banka soyacağız." "Tamam," dedim, "ben varım, soyalım.” Artık genç delikanlıyım.

Banka soyalım. Nasıl soyacağız? Dedi ki, "Ben Rus Konsolosluğu'yla anlaşmışım, demiş ki 'Bize 1 milyon Lira getirin, size silah vereceğim.'" Dedim, "Çok iyi ya! Vallahi çok iyi! Bir de radyo alalım, dağda dinleyelim, bizim için ne diyorlar..." "He, he, tabi, tabi" dedi. Peki nereye gideceğiz? Sirkeci'de bir banka var, bankanın bekçisi Malatyalı bir Kürt'tür. "Onu hafif," dedi, "vuracağız, kafasını kanatacağız, elini kolunu bağlayacağız, bankayı soyup gideceğiz." "Tamam" dedim, "aha ben de tamam diyorum." Bir de Musa isminde birisi var, o da diyor ki "Tamam". Sapı tahtadan bir tane de tabancamız var.

Neyse. Bu olay gelişti. Banka soyacağız. Soyalım. Şimdi Doğan bankanın şeyini çizmiş, etraftaki kaçma yollarını filanlarını yapmış, bu yoldan kaçacağız, buradan gideceğiz, bilmem nerede buluşacağız. Bunu yapan Doğan. Meğer ki üniversite talebeleri bu Doğan’ı sevmiyorlarmış. Namık Gedik vardı, o zaman İçişleri Bakanı'ydı. Namık Gedik, gidiyor Doğan’ın evinde yatıyor. Neyse, talebeler duyuyorlar. Ben birisine söyledim, dedim ki, "Vaziyet böyle böyle." Dedi, "Yok" dedi, "Yahu olmaz." Sait Kırmızıtoprak. Tanımıyordum ben o zaman.

Talebeler. Ondan sonra karar alıyorlar, bizi yakalayacaklar. Üç kişiyiz, üçümüzü de yakalayacaklar. Neyse, Unkapanı'nda bir han var, hanın çatısının altında, orada eğitim görüyoruz. Parayı getireceğiz, böyle yapacağız, şöyle yapacağız, şu yoldan gideceğiz, şu yolda buluşacağız. Buluşacağız. Birden baktım ki bir grup öğrenci içeri girdi. Onların en fazla hedefi Doğan'dır. Doğan’ı yakaladılar. Onlar Doğan’ı döverken ben birisinin koltuğunun altından kaçtım, merdivenden indim aşağı, orada hamalların tasları, tarakları da vardır, merdivenden yuvarlanıyorum, o taslar da hep peşimden geliyor. Ondan sonra kaçtım, ben kurtuldum. Musa'yı yakaladılar, Doğan’ı yakaladılar, ben kurtuldum.

Gülten Başar (Eşi): Musa'nın soyadı neydi, biliyor musun? Hatırlıyor musun?

Ali B.: Bilmiyorum Gülten. Musa. İsmi Musa'ydı.

Gülten B.: Ondan sonra? Anlat.

Ali B.: Dur hele. Ben İzmit'e gittim. Öğrenciler beni yakalamasın diye. Gittim, iki üç hafta kaldım, tekrar döndüm, Unkapanı'na döndüm, beni yakaladılar. Ondan sonra "Gel" dediler. Beni götürdüler, Edebiyat Fakültesi'nin arkasında, Beyazıt'ta, orada polis karakolu da vardı, sokağın içine. Baktım ki böyle kravat bağlı, dudakları kalın, efendime söyleyeyim yakışıklı bir genç... Çıktı karşıma. Bir tane bana yapıştırdı, hem de nasıl, biliyor musun? Dedi, "Ulan" dedi, "Sen Doğan’ı tanıyor musun?" Dedim, “Tanıyorum.” "Doğan nasıl, biliyor musun?" "Doğan," dedi, "ajandır."

Ben ajanın ne demek olduğunu bilmiyorum ki. Diyorum, "Yok, Doğan abi çok iyidir abi." Bir tane daha vurdu bana. Bir tane daha vurdu. Ondan sonra o beni dövüyor, ben de diyorum ki "Doğan Abi iyidir." Bana dedi, "Ulan" dedi, "seni öldürürler" dedi. "Götürürler" dedi, "eşek sudan gelinceye kadar sana işkence ederler" dedi. "Gebertirler seni. Cezaevine gireceksin" dedi. "Bundan sonra tehlikeli şeylerden uzak duracaksın" dedi.

Neyse. Bana attığı tokat... Bu sefer benim boynuma sarıldı. Bana "Gel, gel" dedi. Bu sefer nasihat etti. Beni götürdü, Şark Kıraathanesi vardı Beyazıt'ta, Musa Anter, Medet Serhat, o zaman öğrenciler, Dr. Şivan, Sait Elçi, hepsi oraya geliyorlardı. Orada çay ısmarladı. Dr. Şivan. Tokat attı ilkin, sonra orada çay. Bana nasihat etti, dedi ki, "Seni öldürürler oğlum, seni öldürürler." "Seni yaşatmazlar" dedi.

“Doğu'dan birisi gelmiş, 38'de babamı kim öldürdü, babamın katilini arıyorum İstanbul'da... Ula kimdir?” dedi, “Celal Bayar, İsmet İnönü, işte aha orada duruyorlar” dedi. “Seni sağ bırakmazlar.” Sağ bırakmazlar.

Neyse. Dağıttılar. Banka soymaya ulaşmadık. Öğrenciler dağıttılar. Şimdi benim ismim orada geçti. Banka soyguncusu. O öğrenciler hepisi beni tanıdılar. "Ula" diyorlar, "bankayı soymak isteyen bu mu?" Diyorum, budur. Halbuki arkamızda başka birisi vardır, Doğan'dır. Biz genciz. Tahtadan yapılmış tabancamız var.

Dr. Şivan'la böyle tanıştım. Sonra Dr. Şivan bana görev verdi. Tunceli Gecesi'ni yapacağız, folklorda çalışacağım. "Oynayacaksın." Tamam, ben çok güzel oyun oynarım. Ondan sonra folklor grubuna girdim. Artık o banka soygunculuğu geride kaldı, yok artık. Başka adam oldum.

Sait Elçi'yi tanıdım. Musa Anter'i tanıdım. Medet Serhat'ı tanıdım. Dr. Şivan'ı tanıdım. Çok.

Musa Anter çok iyi bir insandı. Antep Lokantası vardı, merdivenden iniyorsun aşağı, bodrumda. İstanbul'da. Patlıcan kebap yapıyorlar, bilmem ne yapıyorlar. Beni oraya götürdü, yemek ısmarladı Musa Anter. Ondan sonra arkadaşım oldu. Bana dedi ki, nasihat ediyordu, "Çok erken, çok erken, çok erken, vazgeç, uslu ol, yavaş yavaş, yavaş yavaş." Bana çok nasihat ediyordu. Bana yemek ısmarlıyordu, yemek parasını da hep kendisi veriyordu.

Öğrenciler içerisinde tanındım ben. Tanındım. Artık o Şark Kıraathanesi'ne gidip gelmeye başladım...

Dr. Şivan bana iş buldu. Hamallıktan kurtuldum. Beni kapıcı yaptı. Elazığ Lisesi'nde Yetişenler Cemiyeti Uluova Talebe Yurdu. Orada kapıcılık yaptım. O zaman durumum daha da iyileşti. Yemem içmem oraya ait, yatmam da oraya ait, 20 Lira veriyorlar bana ayda. 20 Lira'yı biriktiriyorum, 40 Lira yapıyorum, anneme gönderiyorum.

Uluova Talebe Yurdu'nda epey çalıştım. Turgut Özal oradaydı, Korkut Özal oradaydı, Mehmet Aytuğ oradaydı.

Gülten B.: Hani tutuklanmanı anlat arkadaşa...

Ali B.: Tutuklandım, ya, ya. Dur, dur, onu unuttum ya. Sait Elçi ve bir de Dr. Şivan, bana dedi ki "Fatih 52'ye gel." Fatih 52 de bizim buluşma yerimiz. Artık ben de bunların grubuna girdim...


3. BÖLÜM

Avrupa’nın ilk derneği kuruluyor...

‘Hayatımda ilk kez Kürt görüyorum!’


Ali Başar, Türkiye’yle yapılan anlaşma ardından Almanya’ya gelen ilk işçi kafilelerinden birinde yer almış. 1961 yılının Kasım ayında, İstanbul’dan Almanya’ya doğru hareket eden ve “misafir işçileri” taşıyan ikinci trenin yolcuları arasındaymış.


Ona bu aklı veren, Dr. Şivan olmuş. Dr. Şivan, onun da tutuklanması ihtimali dolayısıyla haber salmış: “İş Bulma Kurumu’na git, Elazığlı Ziya Engür’ü bul, seni Almanya’ya göndersin. Ama bir şartla: Sana mektup yazdığımda hemen geri döneceksin.”

Ali Amca’nın işlemleri -içeride bağlantıları olması nedeniyle- çok hızlı tamamlanmış ve başvurusu üzerinden birkaç gün geçince yola düşmüş.

Almanya’ya gelen “misafir işçiler”, meslek hastalığı riski en yüksek, iş güvenliği en az işlerde çalıştırılmış ya hep, Ali Amca’nın payına da maden işçiliği düşmüş. Duisburg çevresindeki madenlerde 15-16 yıl çalışmış; ardındansa bir fabrikadan emekli olmuş.

Dr. Şivan’dan bu dönemde mektuplar da aldığını anlatıyor Ali Amca. “Ama bilmiyorduk, saklamadık hiçbirini” diyor, iç çekerek. “Geri dön” diyen mektubu ise hiç almamış. Bir gün gazetenin birinde okumuş Dr. Şivan’ın katledildiğini de...

Ali Amca, Kürtlüğünü her daim yanında taşımış. Fakat Avrupa’ya ilk geldiğinde yaygın olan, Türkiye Komünist Partisi’ne bağlı örgütlenen derneklermiş. Zaten Ali Amca’ya yıllar boyunca çevresindeki birçok kişi “Komünist Ali” dermiş. “Neden komünist oldun?” diye sorunca ise şöyle yanıtlıyor:

“Ben kendim komünist oldum. Nasıl komünist oldum? Köyüme bakıyordum, şehirlere bakıyordum, insanların farklı yaşamı vardı. Anneme bakıyordum. Efendime söyleyeyim, halkıma bakıyordum, insanlarıma bakıyordum. Gariban bir toplum. ‘Bunların kurtuluşu Türkiye Komünist Partisi’dir’ diyordum. Eşitlik ilkeleri. Beceremedik. Çaba harcıyorduk ama beceremiyorduk, kulak asma.”


Halkına ve yurduna yaslanan bu saf inancına rağmen Ali Amca, Türkiye Komünist Partisi denetimindeki dernekten ihraç edilmiş. Neden mi? Kürtlüğü sebebiyle elbette... Çünkü -vaktiyle Murat Kılınç’ın Twitter’dan yazdığı gibi- Kürt sorununun öyle bir kimyası vardı ki, kemalisti, dinciyi, komünisti, bir bakıyordun aynı kavşakta buluşturuyordu. Ali Amca anlatsın...


“Bir plak vardı, plak. Ceketimin altına, böyle cebime koyuyordum. Evlere gidiyordum, birisinin gramofonu varsa, kordum o plağı çalardım. Zaralı Hasan. Lo, lo, lo, lo... Çok uzun bir hava, güzel söylüyordu. Bir gün dernekte de açtım. Geldiler, dediler, ‘Bu nedir, biz anlamıyoruz.’ Dedim, ‘Kürtçe’dir.’ ‘Kapat’ dediler, ‘kapatmam’ dedim. Bana dediler ki, ‘Sen Kürt propagandası yapıyorsun.’ Dedim ki, ‘Kürt propagandası yapıyorsam iyidir.’ Beni ihraç ettiler. ‘Bölücülük yapıyorsun.’ TKP’lilerdi. Kaç defa da dayaktan kurtuldum. ‘Utanmaz, terbiyesiz, sen bölücülük yapıyorsun, beraber devlet kuracağız, ondan sonra size de bir şey vereceğiz.’ diyorlardı.”


Ali Amca’nın bu söylediğine benzer vak’aları, Almanya’nın farklı kentlerinde dinlediğim dönem tanıklarının hemen hepsinden işittiğimi de buraya not düşeyim.


Daha sonra Ali Amca, Avrupa’da örgütlenmeye başlayan KOMKAR’cılarla da ilişki kurmuş. Fakat ülkede aydın olduğu kadar fedakar bir devrimciliğe aşina olduğundan mıdır, bilinmez, bir türlü içi ısınamamış tam olarak. Derneklerinde aktif görev de almış ama hep rahatsızlık hissetmiş. Kürt Özgürlük Hareketi’yle ilk tanışması da bu dernekte çalışma yürütürken olmuş.

“PKK Avrupa’ya geç el attı. KOMKAR her tarafta dernek kurdu. PKK, en sonda geldi. Bir grup geldi bana. Ben şiddetten yana değildim. Direnişten ve mücadele etmekten yanaydım ama şiddeti sevmiyordum. Ben dedim, ‘Gelin, bu dernekte kaydolun, elimde imkan var, ben sizi kaydedeyim, derneği bunların elinden alalım.’ Orada birisi çıktı, dedi, ‘Bu dernek Almanya yasasına göre mi kurulmuş?’ Dedim ‘He, doğrudur, Almanya tescil etmiştir.’ Dedi ki, ‘Biz emperyalizmin emriyle kurulan dernekte hiç görev almıyoruz.’ Yanıma gelmediler.”


Bu karşılaşma ardından bir süre görüşmemişlerse de uzun sürmemiş. Ali Amca, KOMKAR’la ters düşüp ayrıldıktan sonra ‘UKO’cularla birlikte dernek çalışmalarına başlamış. Sene, 1978. Bu dernek, Avrupa’nın Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğünde açılan ilk derneği olacak. Dernekçiliği bildiği için tüzüğü hazırlamış Ali Amca. Sonra da belediyeye hem dernek kuruluşu hem de yer tahsisi için başvurmaya gitmiş...


“Dernek yeri için belediyeye başvurduk. O zaman belediye başkanı beni odasına aldı. Ben dedim, ‘Kürt’üm, dernek açacağız.’ Adam elini böyle masaya dayadı, bana baktı, dedi, ‘Hayatımda ilk olarak Kürt görüyorum.’ Kira 300 Mark’tı, bizi sevdi, 200 Mark’a verdi.”


Bundan sonrası, yoğun bir çalışma dönemi. Duisburg’da halen işleyen derneğin o günlerdeki en önemli uğraşı, Kürtleri tespit etmek ve dernek etrafında birleştirmek. Gülten Teyze, “Ali’nin bir arabası vardı, gezer, nerede Kürtler varsa toplardı. Kimi Ulm’den, kimi Frankfurt’tan, kimi Aschaffenburg’tan... Hepsini topladı, buraya getirdi” diye anlatıyor.


Peki Ali Amca, TKP’liler ve KOMKAR’cılarla uzun süre uyuşamadı da PKK’yle birlikte neden o günlerden bugüne aralıksız sürdürdü yürüyüşünü? “Neden sevdin PKK’yi?” diye sorunca, çok kısa yanıtlıyor: “Çünkü PKK direnişçiydi. PKK militandı. PKK, tam benim imajıma uyuyordu.”


‘Fatih 52’de verilen görev


Kürt davasını savunan İstanbul’daki öğrenciler için 1950’lerde “Fatih 52”, adeta bir parolaya dönüşmüştür. Önemli toplantıların birçoğu bu evde yapılmakta, işler burada organize edilmektedir. Ali Amca da bu adresi bilenler arasındadır ve artık hâlâ net bir organizasyonu olmasa da örgütlü hareket eden bu öğrencilerle birliktedir.


İhtiyarlığına ve geçirdiği felce rağmen “Fatih 52” ibaresini net hatırladı Ali Amca. Ama bunun bir şifre mi, yoksa ev numarası mı olduğunu çıkaramadı. Bu konuda da yardımımıza 49’lar Davası İddianamesi yetişti. Oradan anlaşıldı ki Ali Amca’nın hatırına gelen o ev, Fatih semtinde bulunan Kıztaşı Caddesi’nin 52 numaralı eviydi. Burada görünürde İstanbul Hukuk Fakültesi’nin Diyarbakırlı Kürt öğrencisi ve 49’lar sanığı Ziya Acar ikâmet ediyordu ama ev, toplantılar için kullanılıyordu.

Anlatımına göre Ali Amca’ya örgütlü yaşamının ilk görevi de o evde verildi...

Ali Amca: Ben Fatih 52'ye gittim, Sait Elçi orada, bir de Dr. Şivan orada. İstanbul’da kırmızı afişler yapıştırmışlar, her taraf böyle kıpkırmızı. Duvarlara, ağaçlara, ağaçların köküne, direklere. Afişler. Vatandaş Türkçe konuş. Bana dediler ki, Dr. Şivan, Sait Elçi'yle beraber, dediler, "Sana bir görev versek, yapar mısın?" Dedim, "Yaparım abi." Dedi, "Sabah kalk" dedi, "bu afişleri yırt." “Hepsini yırt, yırt at” dedi. Dedim, "Tamam" dedim, "yırtar atarım." Ne var ki onda? "Ama yakalandığın zaman de ki, 'Annem Türkçe bilmiyor', başka hiçbir şey ağzından çıkarma." Tamam, artık her şeyi anladım ben.


Neyse, sabahleyin kalktım, Fatih'ten başladım, o afişleri yırtıp atıyorum. Millet görüyor, hiç kimse ses çıkarmıyor. Hiçbir şey yok. Yırttım attım, yırttım attım, yırttım attım. Biraz temizledim. Ondan sonra indim Sirkeci'ye, Sirkeci'yi temizledim. Nereye gittim, gittim Eminönü'nde yakalandım. Polis geldi. "Niye yırtıyorsun?" Dedim ki, "Annem Türkçe bilmiyor." "Nedir ki bunlar" dedim, "Vatandaş Türkçe konuş." "Aaa" dedi, "gel gel sen, beraber gel" dedi. Beni götürdü birinci şubeye. Şubeye götürdü, orada beni sorguladılar. "Niye yırttın?" Dedim ki, "Annem Türkçe bilmiyor." "Ula kim sana dedi yırt?" Dedim ki "Hiç kimse. Ben kendim yırttım. Annem Türkçe bilmediği için yırttım." Bir Emniyet Müdürü vardı, kalktı birkaç tane bana vurdu, beni dövdü, ondan sonra beni attılar, nezarete attılar. Nezarete attılar, ben içeride kaldım. Bir haftadan fazla kaldım.

Ondan sonra bir baktım ki birisi geldi, kapıyı açtı, beni çıkardı, Emniyet Müdürü'nün yanına götürdü. Emniyet Müdürü, bir kartvizit bana gösterdi. Dedi ki, "Ula" dedi, "sen" dedi, "bu kartvizitin" dedi, "ismini biliyor musun?" Neyse, yaklaştım, böyle baktım, okudum dedim, "He, Dr. Hayrettin Dalokay." "Nereden tanıyorsun?" “Ben gidiyorum kahveye, kıraathaneye, bana çay ısmarlıyor, iyi adamdır, başka bir şey yoktur.”

Neyse. Dedi, "Bu Dalokay bu kartı göndermiş" dedi, "sen okul görmemişsin, aptal kalmışsın" dedi, "bizim suçumuz değil" dedi. "Dalokay bu kartı göndermiş, seni serbest bırakacağız, bir daha bu kapıya gelirsen kurtulamazsın, seni bırakmayacağız." "Tamam" dedim, "olur" dedim, "bir daha gelmem."

Ondan sonra beni bıraktılar. Bıraktılar. Dr. Şivan sevindi. Dr. Şivan gitmişti, Dalokay'ı görmüştü, Dalokay kart göndermişti Emniyet Müdürlüğü'ne. "Okul görmemiş, cahildir, bilmem nedir, işte serbest bırakın, mahkemeye intikal etmesin." İşte beni orada serbest bıraktılar. O da Dr. Şivan, Sait Elçi, onlar Dalokay'ı gidip görmüşlerdi.

Burada Ali Amca’nın -belki yaşlılıktan ve uzun süre konuşturarak yormamızdan gelen- bir kafa karışıklığının olması muhtemel. Zira İstanbul’daki Dâr’ül-fünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin 13 Ocak 1928’deki kongresinde aldığı karar ile başlattığı ve özellikle “azınlıkları” hedef alan ve 1930’lara varılmadan tedavülden kalkan “Vatandaş Türkçe Konuş” sloganlı kampanyanın İstanbul’da yeniden meydana çıkışı, kayıtlara bakılırsa, 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasına rastlıyor. Darbeyi takip eden Ağustos ayında bir grup üniversite öğrencisi, aynı sloganla kampanyayı yeniden başlatıyor ve şehri afişlerle donatıyor.* (Bu sloganlı kampanya ile Kürdistan’da yaygınlaştırılan “Türkçe Konuş Çok Konuş” sloganını karıştırmamak gerekir.) 27 Mayıs Darbesi sırasında ise Sait Kırmızıtoprak ve Sait Elçi, 49’lar Davası’ndan dolayı tutuklu bulunuyor. Bu çelişkili duruma rağmen Ali Amca’nın anlatımını olduğu gibi aktarmayı uygun gördük. Ali Amca’yı teyit için zorlamanın önündeki fizikî engeller de mâlum... Eğer aynı sloganlı afişler, 27 Mayıs’tan önce de İstanbul sokaklarına asılmışsa (bunun dijital kaydını bulmayı başaramadık, ancak tanıkları teyit edebilir), buradaki çelişki de ortadan kalkar.


* Rıfat N. Bali; Vatandaş Türkçe Konuş-Sunuş Yazısı; Kebikeç Yayınları; 2000



Almanlar kelaynak kuşları gibi!



Gülten Teyze anlatıyor:


“Ali Amcan Almanya’ya geldikten sonra tanıştık biz. Halasının kızı, bizimkilerin kiracısıydı. Geldiler, istediler. 8-10 gün geçti, geldik buraya. Burada da o zaman hiç aile yok. Her taraf bombalanmış, ev yok, daha koyunları otarırlardı buralarda. Hiçbir şey yok.


Kimse bize ev vermiyor, zaten ev de çok az. Savaştan çıkmışlar, her aileye birer oda dağıtıyorlar. Biz de burada Dersimli bir ailenin yanında kaldık. Bir tek oda.

Sonra bir eve çıktık. Bir bakkalımız vardı, aynı memleket usûlü bir bakkal. Komşu beni götürdü, tanıştırdı. Gittim, bir tane domates, bir tane biber. Biz alışmışık domatese, bibere, şuna buna, burada yok. Biberler de her biri bu kadar, ayakkabı gibi. Ama komşularımız çok dürüst insanlardı, çok iyilerdi.

Amcan bi’ gün bana dedi, ‘Git muz al.’ Gittim bakkala, tanıdığım kız vardı, dedim ki, ‘Ein kilo muz.’ Kadın bana baktı, dedi, ‘Banane?’ Gene söyledim, yine ‘Banane?’ dedi. Almadım muzu, çıktım geldim. ‘Niye almadın?’ ‘Kadın vermiyor, diyor ki banane!’ Dedi ki ‘Burada muzun adı banane.’ E ben nereden bileyim onu?

Başka bir gün... Sigara içiyordu amcan. Bana dedi ki, ‘Git, kibrit al.’ Ben gittim kadına. ‘Monika’ dedim, ‘kibrit.’ Ben ‘Kibrit’ diyorum, o diyor, ‘Was denn?’ (O da ne?) Sonra durdum, durdum, kadına dedim ki, ‘Feuer, feuer!’ (Ateş, ateş!) O da zannetmiş ki ben koşmuş gelmişim, yangın çıkmış, yardım istiyorum. ‘Ay, ay, ay’ dedi, baktım kaldırdı telefon melefon ediyor. Birden kocasını çağırdı, çıktılar kapının önüne, bizim eve doğru bakıyorlar. Ben elimi kaldırdım, böyle ‘püf, püf’ yaptım, kibriti anlattım. ‘Ah, Gott’ (Aman Allah’ım!) dedi. Bana böyle kocaman bir paket kibrit verdi, aldım getirdim. Amcana dedim, ‘Bir daha beni bir yere gönderme.’ Sonra da oturdum, Almanca öğrenmeye. Öğrendim de...

Ama şimdi de bir kelime Almanca bilmiyorum, unuttum hepsini. Çünkü doktora gidiyorum Türkçe, yanında çalışanlar Türkçe, mağazalarda Türkçe. Almanca’ya gerek yok ki! Almanların öğrenmesi lazım Türkçe’yi. Eskiden bu binada hep Almanlar otururdu. Kalkıyordun ‘Guten Tag’ (İyi günler), yatıyordun ‘Gute Nacht’ (İyi geceler). Şimdi yok. Üstümde Bulgar, en alttaki Türkiyeli, bir alttaki Alman. Artık Almanlar yok. Hani derler ya, kelaynak kuşları gibi, Almanlar birkaç kişi kalmış bu muhitte.”


Ali Amca, 80’li yıllarda Suriye’ye, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı ziyarete de gitmiş. Bir süre kalmış oralarda. Sonunda geri dönüp Almanya’daki çalışmalara devam edene dek şoförlük yapmış, Rojava yerleşimlerinde toplantı toplantı gezmiş. Bu fotoğrafı da o günlerden...

25, 26 ve 27 Eylül 2017 tarihlerinde Yeni Özgür Politika'da yayımlandı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.