Ana içeriğe atla

ÇEVİRİ: “İnsanları döner etiyle eşitliyorlar ve özür dilemiyorlar”


Jasmin Siebert*
Süddeutsche Zeitung, 23 Kasım 2017

Mölln, Solingen ve Rostock-Lichtenhagen, yabancı düşmanı kargaşanın sembolü haline geldi. 25 yıl önce, 23 Kasım 1992’de 10 yaşındaki Yeliz Arslan, kuzeni 14 yaşındaki Ayşe Yılmaz ve büyükanneleri 51 yaşındaki Bahide Arslan, Mölln’deki evlerinde yakıldı. İki Neo-Nazi, Molotof kokteyli atmıştı. İbrahim Arslan, o günlerde 7 yaşındaydı ve saldırıdan ıslak bir çarşafa sarılarak sağ kurtuldu. O, yıllardır sempozyumlara ve okullardaki sunumlara katılıyor ve ırkçılık ve ayrımcılık kurbanlarının sesini taşıyor. Bu yıl ise Arslan, “Demokrasi ve Hoşgörü Elçisi” olarak onurlandırıldı.



23 Kasım yaklaştığında siz ve aileniz, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Oldukça gergin oluyoruz. Duygularımız kabarıyor, hikayemizi anlatmak istiyoruz. Ve bunların bir daha yaşanmaması için onları (kurbanları, Ç.N.) her seferinde yeniden anlatıyoruz.

Saldırıdan sonra sizi bir öksürük takip etmişti ve şimdi de öksürüyorsunuz…

Kronik öksürük, saldırının yıl dönümü yaklaştığında veya ırkçılığı deneyimlediğimde ortaya çıkan bir post-travmatik stres bozukluğu semptomu. Ama buna bir deva da buldum: Eğer hikayemle insanları ırkçılığa karşı toplumsal karşı koyuşa motive edebilirsem öksürüğüm de azalıyor.

2012’den bu yana siz ve aileniz kendi anma töreninizi yapıyorsunuz; çünkü Mölln Belediyesi tarafından yapılan törenin sizi bir yan figür haline getirdiğini söylüyorsunuz. Sizi rahatsız eden ne?

Biz, sahnelenmiş bir anma etkinliğinin figüranlarıydık. İsteklerimiz hiçbir zaman kabul edilmedi. Mölln’deki üç caddenin -saldırıda öldürülenlerin isimleriyle Ç.N.- isimlendirilmesini istedik; çünkü üç insan öldü. Bunu “imkansız” olarak tanımladılar. Antifaşist bir konser isteğimiz de kabul edilmedi. Önceleri Mölln’deki konuşmacıyı sürekli biz seçiyorduk; 2012’de ise programdan konuşmacı, “şehir için çok politik olduğu” gerekçesiyle çıkarıldı. O zamandan sonra kendi anma etkinliğimizi yapmaya başladık ve konuşmacımız da “Sürgündeki Möllnlü Konuşmacı” olarak anılmaya başlandı.

Bu yıl Auschwitz’in yaşayan son tanıklarından Esther Bejerano, Berlin’de konuşuyor. Ben de ilk defa yeniden Mölln’de konuşacağım. Tüm Möllnlülere, (saldırıyı) anma politikalarının yanlış olduğunu anlatmak istiyorum. Onlar, bizim arkamızda ve yanımızda durmalı; önümüzde değil.

Toplumun kurbanlara bakışının değişmesi gerektiğini söylüyorsunuz…

Haberlerde her zaman failler ön planda. Okullarda yaptığım sunumlarda her zaman soruyorum: Enver Şimşek, Halit Yozgat ya da Süleyman Taşköprü kim? (Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü [NSU] kurbanları) Kim tanıyor onları? Kimse. Ama eğer Beate Zschaepe (Cezaevindeki NSU üyesi) dersem, tüm parmaklar havaya kalkar. Failler, insanlar (kurbanlar) onlarla tanımlandığı için varlar. Ve bu, ırkçı olayların bitmemesini de beraberinde getiriyor. Bu durumu değiştirmek istiyorsak, olanları (saldırıları) kurbanlarla tanımlamalıyız.

Kimse gönlüyle kurban olmak istemez, değil mi?

Doğru. Ama büyük bir sorun daha var: Çok fazla Alman, suçlarla ilgili soru sormaktan korkuyor. İçlerinde duydukları kendi ırkçılıklarıyla buluşacak biçimde konuşabileceklerini hissediyorlar. Aynı zamanda konu, olayın kendisinden açılmıyor, sonrasında gelişen ayrımcılıktan açılıyor. Medya “Döner Cinayetleri” yazıyor, insanları döner etiyle eşitliyor ve bunun için özür dilemiyor. Herkesin ayrı ayrı kendine sorması gerekiyor: Kurbanların sağlığını kaybetmesinde benim ne katkım var? Hatta bazı kurbanlar ülkeyi terk ediyor ve bu, gayet açık ki olaydan dolayı değil sonrasında gelişen saygısız davranışlardan dolayı oluyor.

O gün yakıcı maddeleri (molotof kokteyli) atmış olan iki Neo-Nazi de uzundur yeniden özgürlüklerine kavuştu. Bununla ilgili ne hissediyorsunuz?

Faillerin sorunsuzca bir psikiyatri tedavisi almayı başarıp yeniden topluma katılmış olmasını utanç verici buluyorum. Kurbanlar açısından bu anlaşılır değil. Kurbanların tazminatlarıyla ilgili de benzer kötülükte bir süreç yaşandı. Ailem bunun için 11 yıl süren üç davayı yürütmek zorunda kaldı.

Okullarda konuştuğunuzda verdiğiniz en önemli mesajınız ne?

Haklarınızı kullanın! Demokratik bir ülkede yaşıyoruz, kendinizi dilsiz bırakmayın! Bu arada bütün Almanya’daki ırkçı şiddet kurbanlarıyla bir ağ kuruyoruz ki bir daha yok sayılmasınlar. Mesela hayatta kalanlardan biri, hatıra için bir “yıldız” istese dahi bir “hatıra taşı” yapılıyor. Böyle olmaz. Biz artık kurbanlardan gelen yeni bir kuşağız; çok iyi Almanca konuşuyoruz ve bir köşede her söylenene başımızı sallamaktansa onları rahatsız ediyoruz.

Orijinal metin: http://www.sueddeutsche.de/politik/interview-am-morgen-sie-vergleichen-menschen-mit-doenerfleisch-und-entschuldigen-sich-nicht-1.3761742

NOT: Bu, yaptığım ilk metin çevirisi. Eksikler, hatalar konusunda uyaran; daha sonraki çeviriler için yol gösteren olursa minnettar olurum.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Behzat... Behzat Firik...

Behzat’a ve 29 yıl sonra onun kara gözlerini yeniden kuşananlara…
"Kimsin?”  “Behzat… Behzat Firik.” 
Yüz hatları gerilmeye başladı yaşlı adamın. Eskiden, çok eskiden kalmış güçlü bir hatıraydı bu isim. Yıllardır duymuyor, hatta hatırlamıyordu. Ama o, aynı güçle tutunmuştu beyninde. Bazı hatıralar, unutuldukları sanıldığında dahi, gitmezler bir yere. Pusudaki düşman ne denli tehlikeliyse, o denli tehlikelidir onlar da. İşaret beklerler, küçücük bir işaret. Ve işaretle birlikte, nerden geldiği belirsiz bir kurşun gibi, gelir otururlar zihninizin baş köşesine. Ondan gayrı gerçek yoktur artık.

Kırımdan geriye kalan: Antep'in sahipsiz konakları

“Papirüs Kafe” yazılı güzel mi güzel bir kapıdan girilir içeri. Kışın mahzeni ve odalarında soba başında, yazın geniş avlusunda asma gölgesinde çay, zahter, kahve içilir. Kara taşlarla kaplı, büyük bir konaktır. Belediye, “Tarihi Antepevi” der; bahçesinde çay içen birini çevirseniz “Kafe işte” diye kestirip atar; işin aslı ise, Nazaretyan ailesinin geride bıraktığı Ermeni Konağı.

'Sara' belgeseli: Sakine Cansız kendini anlatıyor

Fransa'nın başkenti Paris, bundan üç yıl önce, 9 Ocak 2013'te yalnız Kürt'ün değil insanlığın tarihine notu düşülen bir katliama tanıklık etti. PKK'nin kurucularından Sakine Cansız ile PKK'nin öncü kadrolarından Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez, Kürdistan Enformasyon Bürosu'nda katledilmişti.